babaziz

Bab’Aziz: Ruhunu Tefekkür Eden Prens

 Nur sarnıçları ballar koydun çöllere ruh eşiklerine
Senden kaynıyordu yine sana kapılıyor ırmakların
Ahmet Cahit Zarifoğlu

Bir siyah noktaya uzanıyor bu kalabalık, suyun sırrı toprak, aynanın sırrı ‘nurusiyah’ (Asaf Halet Çelebi). Nesnesini kendinde gördükçe akan  bir okyanus ayna lakin o bir damla su, toprağın kendinden varoluş olarak uzak olanın kalbinde bulmaya çalışıyor kendini , insan gibi.İshtar maşukların dudakları gül değil sanayi artığı kokuyor İshtar âşıklar gündüzleri kör, geceleri uykulu çün sadece güvercinler görüyor göğü. Camdan bir Zülfikar prensin aşık olduğu, kendi sırtında seyrediyor alemi yani kendini, yol yola çıkamayışların nikotin nefesi. Kumdan bir kul suyun dudağına bırakıyor ardını, arayışında gözlerini şaşı bırakan dünyayı,kendi-dışılığını.

Bu babta bir aziz aşığın kucağında buruşturup buruşturup kör kuyulara attığı  lavanta çiçeklerini yeşertiyor uykusundan uyanır uyanmaz.
Bir aziz ölümün nefesi ile alıyor lezzetini LÂ’nın.

Suya bırakıyor nefesini, gözleri bir Güvercinin kayıp gerdanlığı , işaretleri aramak için aklının ötesinde gönül denen çölü düşlüyor. Maşugunu düşlediği gecelerde yaktığı mumun ateşinde yanıyor ve yanıldığının farkına varıyor dünyanın,işaretler çöl diye katları olan bir fanusa götürüyor onu , camdan baykuşlar yol gösteriyor varoluşa giden yolu.

Lâ.  Mekan diye sesleniyor bu babta bir aziz şehri terk et ki sen kurban olan kuzuyu arıyorsun İsmail’i değil.Yakasında lavanta taşıyan kadın ve erkekleri, evladını gözyaşları ile  sırtında taşıyan Meryem ana taşıyacak çöle, acının aşkın annesi Meryem onları çöle götür çün şehir bir plastik insan mezbelesi.
bab-aziz-le-prince-qui-contemplait-son-ame-2006-11-g
Bu babta bir aziz rüyasında görüyor lavantaların solmadığı o son mevsimin gecesinde; kanatları servi ağacı uzunluğunda gagası merihten düşmüş sırrı bilinmez bir taştan,çölün göğsünü yırtıp – dağılan kumlar şehrin ucunda uyuyan bir kız çocuğunu uyandırmıştı – yürümüştü semaya  ola ki bir prens aşık olsundu suyun akışına değil ki suda onu görüyordu ama o bilmiyordu bedenini süsleyeni de değil ruhunu ve varoluşunu süsleyeni gördüğünde. Çırptıkça kanatlarını şehre yağmur yağıyor, insan ki boyasını arayan , aslına dönüyor.

Ve şöyle diyor rüyasında sesine hiçbir alfabeyi layık görmeyerek ;  “Yolu bilmediğimi, ve kanatlı atım olmadığını unutuyor, ebediyen unutuyorum. Tedirginim. Kalbimin içinde bir gezginim. Uzayan saatlerin güneşli sisinde, semanın mavilikleri içinde hayalin ne engin şekiller alır. Ey en uzak son, ey flütünün tiz çağrışları. Yalnız başına oturduğum evin her tarafındaki kapılarının kapalı olduğunu unutuyor, ebediyen unutuyorum”.(Tagore, Bahçıvan)

Ve Şu ağaç bilge bir Kızılderili şu akan su bir prensin rüyası şu ağlayan kız ebem kuşağından açık bir lavanta. Şimdi akmayan saatlerde varoluşa mıhlanmış çöl yürüyüşü. İshtar bu babta bir babanın aziz duasını bekliyor yola çıkmak için ,şehri arkasına alıp ufka koşuyor. Islak bir ruj izi bu karanlık şu gül o gaybdan habersiz insanoğlu. Mumlar eriyor İshtar günahlarından insanın , eriyor erilliğin tüm gücü ; turkuaz bir yaprak da elbet bakmaz , ona bakmayan  insan ve onun çirkin elleri olan oğul ve kızlarına , ruhun ufkuna miyop insan oğlu’na.

Gün şivekâr , gül şuh , gece şu’le insanın tenhasında. İbrahim’in su’da seyre daldığı bir suzan ruh ,dünya ki terketti attı sırtından varoluşunu kirleten dünya kiri hırkasını , kapattı gözlerini bakmakta olduğu insan denen sanem’e, kalbini değil artık putlarını yıkmıştı yani insanı ; bu babta büyük babası İbrahimî andı İshtar, Hayali gazelleri okuyan seher nefesli delikanlıya az evvel yanından geçip gidenin Yunus Emre mi olduğunu sorarken. Dünya denen riyadan vazgeçip rûya riyazında (bahçeler) saba kelebekleri avucunda nefsi ve nefesi boğan ölümü anmak; kendini anlamak belki anmak ve çokça anmaktı aşkın kayıp isimlerini.
BabAziz10
Dünya bir divan, heceleri hevesleri heyecanları hep yarım bırakan hecelerle süslenmiş gece vezniyle nihayete erdiriyor günü güneşi gülleri. Leyla ve leyl gökyüzünün rahminden Mecnun ve meczup olanın kalbine ilham olan günbegün Yenidoğan ; ıstırapla malihülya ile.

Bir bardak çay ile serinliyor suskunluğunu babanın, sonsuzluğa bulanması ve iki aynanın kesiştiği ,mekan ve zamanın öpüştüğü mekandaki kalbine kavuşmak ve sevinci gözlerini kapattığında gördüklerinin. Bu bir düğüm değil nefesin sonsuz lisanla düğünü, şimdi konuşmak ihya edecek alfabeyi.

Ve güvercilerin taşıdığı suyla yıkadı çöl yorgunu bedenini  baba , oysa kayıp sanıyordu insanlar o güvercinleri. Ve sesi artık bir lisana kavuşmuştu, varoluşu sonsuzlukla öpüştüğü anda.

uyudum 
büyüdüm 
ve nûrusiyâha ağladım 
ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım 
nûrusiyâaah 
nûrusiyâaahhh
 
Asaf Halet Çelebi

 

 Nur sarnıçları ballar koydun çöllere ruh eşiklerine Senden kaynıyordu yine sana kapılıyor ırmakların Ahmet Cahit ZarifoğluBir siyah noktaya uzanıyor bu kalabalık, suyun sırrı toprak, aynanın sırrı ‘nurusiyah’ (Asaf Halet Çelebi). Nesnesini kendinde gördükçe akan  bir okyanus ayna lakin o bir damla su, toprağın kendinden varoluş olarak uzak olanın kalbinde bulmaya çalışıyor kendini , insan gibi.İshtar …

Genel Puanlama

Senaryo - 75%
Yönetmen - 75%
Oyunculuk - 70%
Teknik - 75%
Müzik - 80%

75%

Okuyucu Oylaması İlk olun!
75

Semih Alkan Hakkında

1985 yılında Ankara da zaman hokkasının içerisindeki farklı renklerin arasında yerimi aldım.Fotoğraf sanatı ile iştigalim.Hikaye anlatmanın kısırlaştığı bir çağda , modern çağın en önemli hikaye anlatma aracı olan sinema ile “Açık hava sinemalarının” son demlerine yetişerek tanıştım.İnsan,zaman hokkasına daldırdığı divit ile hikayesini anlatmaya devam etmekte;sözle-yazıyla- mercekle.Senin hikayen ne ?

Bir Cevap Yazın