Battle of the Sexes (2017)

20 Ekim 1973’te tenis tarihinin en önemli olaylarından biri olan “Battle of the Sexes” gerçekleşmiştir. O dönemde Amerika Açık’ta ücret ayrımı yapılmasıyla birlikte kadın-erkek tartışmaları alevlenmiştir. Eski bir Grand Slam şampiyonu olan Bobby Riggs’in kadın tenisçilerden herhangi birini yenebileceğini söylemesi ile başlayan meydan okumalar ise tenisteki “cinsiyet savaşını” hepten uç noktalara taşımıştır. Riggs’in meydan okumaları sonucunda Billie Jean King ile karşılaşması ise günümüzde “Battle of the Sexes” olarak bildiğimiz tarihi maçın gerçekleşmesini sağlamıştır. Bu tarihi maç kadın tenisinin saygınlığının ve bilinirliğinin artmasını, teniste kadın-erkek eşitliğinin oluşmasının temellerinin atılmasını sağlamıştır. Günümüz tenisinin bu hâle gelmesi adına belki de en önemli olaylardan biri olan “Battle of the Sexes”, tenis tarihinin en çok seyirciye ev sahipliği yapan maçı ünvanını da hâlâ korumaktadır. Temelde gösteri maçı olarak gerçekleşen bu maç, tenis tarihinde devrim olacak nitelikte bazı gelişmeler olmasını sağlamıştır. Yönetmenliğini Jonathan Dayton ve Valerie Faris‘in yaptığı film, bu maç ve çevresinde gerçekleşen önemli olayları bize oldukça keyifli bir anlatımla sunmayı başarıyor. Başroldeki Emma Stone ve Steve Carell ise muazzam performanslarıyla oldukça dikkat çekiyor.

King ile Riggs’i karşı karşıya getiren maç filmde odak noktamız belki ama arka planda yaşanan bazı olaylar da filme katılmış ve hikayeye bu sayede derinlik verilmeye çalışılmış ki bence bu seçim çok başarılı bir sonuç vermiş. Özellikle Margaret Court’un olduğu bölümler oldukça çarpıcıydı bana göre. Öncelikle, Margaret Court’un bu meşhur “cinsiyet çatışması”nda önemli bir rolü bulunmakta. Riggs, King’e yaptığı teklif kabul edilmeyince Court’a aynı teklifi götürüyor ve ilk olarak onunla maç yapıyor. Bir anneler gününde yapılan bu maçı Riggs neredeyse hiç zorlanmadan kazanıyor ve bunun ardından bu maçtan da “Anneler Günü Katliamı” (Mother’s Day Massacre) diye bahsedilmeye başlanıyor hatta.

Margaret Court’un, o dönemde kadın tenisi denince Billie Jean King ile birlikte akla gelen ilk isim olduğunu da belirtelim. Şimdilerde ise bu ikili tenis tarihinin efsaneleri arasındalar. Kariyerlerini tamamladıklarında tüm zamanların en çok Grand Slam kazanan oyuncularından ikisi olmayı başarmışlardır. Hatta Grand Slam’lerde Court ile King’in adını taşıyan kortlar bulunmaktadır. İki tenisçinin de ne kadar büyük olduğunu buradan daha net anlayabilirsiniz. Ancak bu ikili hakkındaki en ilginç detay neredeyse birbirinin zıttı karakterlere sahip oluşlarıdır. Billie Jean King, kadın hakları savunucusu olmasının yanında LGBT hakları açısından da oldukça önemli adımlar atılmasına öncü olmuştur hep. Margaret Court ise filmde de görebileceğiniz üzere hiçbir zaman diğer oyuncularla sosyalleşmeyi sevmeyen ve bunu da pek tercih etmeyen biridir. Ayrıca her zaman açıkça ortaya koyduğu LGBT karşıtı bir tutumu vardır. Tenis tarihinde çok önemli yere sahip bu iki oyuncunun arasındaki bu ilginç dinamiğin filme yansıtılması da oldukça güzel bir karar olmuş.

Günümüzde hâlâ çokça tartışılan konulara değinen film, bunu çoğu noktada başarıyla gerçekleştirse de zaman zaman eksik kalabiliyor. Bunu biraz “memur yönetmenlik” mantığına sahip olması ve biraz da formül Hollywood senaryosuna sahip olmasına bağlayabiliriz. Film birbirinden farklı birçok konuya değinmeye çalışırken biraz dağılsa da sonda toparlanıp başarıyla sonuca bağlanıyor. Konusu itibarıyla kadınları yücelten bir anlatıma sahip olması gerekirken erkek egemenliğinin bazı noktalarda yüzümüze çarpılarak gösterilişi ve erkek tarafını destekleyen bazı yanları nedeniyle kadınları küçük düşürücü bazı durumlarla karşılaşabiliyoruz zaman zaman. İşte bu anlar nedeniyle kadınları yücelten bir hikâyeye sahip olmasına rağmen feminist bir film olma şansını kaçırıyor. Oysaki alt metin biraz daha farklı olsa ve ortaya daha feminist bir film çıksa ne güzel olurdu, ne çok da konuşulurdu.

Tenis dünyasını günümüzde de meşgul eden kadın-erkek eşitliği tartışmaları ortaya çıktıkça akla gelen bu tarihi maç ve olaylar devrim niteliğinde bazı sonuçlar getirmiştir. Ancak bunların kadın-erkek eşitliği açısından sadece bir başlangıç olabildiğini hatırlatalım. Dört Grand Slam’in hepsinde eşit ücret uygulamasına geçiş 2007’de en son olarak Wimbledon’ın da buna geçmesiyle birlikte tamamlanmıştı ancak benzer uygulamaya sahip olmayan turnuvalar şimdi de mevcut. Buna ek olarak kadın tenisine karşı olan ön yargı da hâlâ tam olarak sonlanmış değil. Hatta çok yakın zamanda kendi döneminde “tenisin kötü çocuğu” olarak görülen eski Grand Slam şampiyonlarından John McEnroe, kadınlar tenisinde günümüzün, hatta belki de tüm zamanların en iyisi olan Serena Williams hakkında şöyle bir şey söylemişti:

“Eğer erkekler turunda olsaydı en fazla dünya 700 numarası olabilirdi.”

Bu açıklama üzerine McEnroe, tenis dünyasından fazlasıyla tepki çekmişti ancak benzer açıklamalarla hâlen çokça karşılaşmaktayız. Geçtiğimiz sene önemli tenis turnuvalarından biri olan Indian Wells’in finalinin ardından turnuva direktöründen benzer tarzda ev yine fazlasıyla tepki çeken bazı yorumlar gelmişti. Billie Jean King’in “Battle of the Sexes”ten galip ayrılması kadın hakları açısından çok önemli bir simge olsa ve bu konuda büyük bir farkındalık yaratsa da benzer olayların 40 küsur yılın sonunda bile hâlâ devam ediyor oluşu üzücü bana kalırsa. Bu filmin bu alanda farkındalık yaratmak açısından da önemli bir yere sahip olma şansı olacaktır bu yüzden.
Bu tüm bu konularla ilgili, bu maçın, bu filmin esas olayıyla ilgili en güzel açıklamalardan biri ise filmde Billie Jean King’i canlandıran Emma Stone’dan gelmişti bence. Şunları söylemişti bir röportajında:

“Billie Jean’in savunduğu şey, filmde savunulan şey asla kadın tenisinin erkek tenisinden daha iyi olduğu gibi bir görüş değildi. Amacımız hepimizin eşit olması gerektiğini göstermekti. Eğer birisiyle aynı işi yapıyorsanız eşit ücret kazanmayı da hak ediyorsunuzdur.”

Benzer durumlarla kendi sektöründe de karşılaşan ve orada da benzer bir görüşü savunan birisi zaten Emma Stone, bu açıdan da rolüne çok uygun olduğunu söylemeliyim. Hatta Billie Jean King de “Emma da tıpkı benim gibi kendi sektöründe benzer konuları savunuyor ve bu açıdan oldukça benziyoruz.” demişti. Bu benzerliklerinin gerçekten çok güzel olduğunu düşünüyorum ben de.

Filmde Billie Jean King ve Bobby Riggs’i canlandıran Emma Stone ve Steve Carell’in performanslarıysa fazlasıyla övgüyü hak ediyorlar. Harika makyajları altında canlandırdıkları isimlere fazlasıyla benzeyen Stone ve Carell’i, bu sezon ödül törenlerinde bolca göreceğiz gibi duruyor. Özellikle yardımcı erkek oyuncu kategorisinin bu sezon çok güçlü adaylara sahip durmaması göz önüne alındığında Carell’in adaylıkları çok mümkün duruyor. Kendisinin en sevdiğim performanslarından biri bu olabilir açıkçası, Bobby Riggs’in aşırı itici karakterine rağmen. Geçen sene La La Land ile kariyerinin en iyi performansını sergileyen ve bununla Oscar kazanmayı başaran Emma Stone’u da ödül sezonunda görürsek hiç şaşırmamak lazım çünkü buradaki performansının da ondan aşağı kalır yanı pek yok. Bana göre yine kariyerinin en iyi işlerinden birine imza atmış Stone, tam olarak muazzamdı. Kendisinin Oscar kazandıktan sonraki sene yine böyle güçlü bir performansla karşımızda olması da ayrı bir sevindirici açıkçası, hele ki son dönemde Oscar kazanmış isimlerden bir sonraki sene bu tür güçlü performanslar gösterdikleri takip projeleri gelmediği düşünüldüğünde.


Karnaval atmosferine sahip, şov amaçlı olan ancak kadın tenisi açısından bir devrim niteliğine sahip bu tarihi maçın komedi ağırlıklı bir atmosferde anlatıldığı Battle of the Sexes, elindeki potansiyeli sonuna kadar kullanamasa da bana göre yılın iyi filmlerinden biri. Kadın hakları ve az da olsa LGBT hakları hakkında söyleyeceği birçok önemli şey olan ama bunu zaman zaman tam olarak söyleyemeyen filmi, Emma Stone ve Steve Carell’in muazzam performansları bir tık üste taşıyor. Bu film, kadına değer veren, filmdeki olayı merak eden herkesin keyifle izleyebileceği bir film. Hele ki benim gibi sıkı bir de tenis severseniz bu filmi beğenmemeniz pek olası değil.

20 Ekim 1973’te tenis tarihinin en önemli olaylarından biri olan “Battle of the Sexes” gerçekleşmiştir. O dönemde Amerika Açık’ta ücret ayrımı yapılmasıyla birlikte kadın-erkek tartışmaları alevlenmiştir. Eski bir Grand Slam şampiyonu olan Bobby Riggs’in kadın tenisçilerden herhangi birini yenebileceğini söylemesi ile başlayan meydan okumalar ise tenisteki “cinsiyet savaşını” hepten uç noktalara taşımıştır. Riggs’in meydan okumaları …

Genel Puanlama

Genel Puanlama - 81%

81%

Okuyucu Oylaması 4.5 ( 2 Oylamalar)
81

Sesil Yersu Uncu Hakkında

İstanbul’da doğup büyüdüm. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde sevdiğim iki bölümü okumaktaydım. İlk bölümüm İşletme Mühendisliği’nden yeni mezun olmuş durumdayım. Makine Mühendisliği’ne ise devam etmekteyim. Müzik, sinema ve spor üçlüsünün olmadığı bir hayatı asla düşünemeyen biriyim. Sinemanın büyülü dünyasına ise daha çocukken gittiği filmlerle kapılmış ve her zaman güvenebileceği bir dünya olduğunu bulmuş bir sinemaseverim.

2 yorumlar

  1. Müberra Gül

    Büyük bir keyifle okudum. Sayenizde sporu bilinçli takip edersen çok farklı keyif alınacağını öğrendim. Teşekkürler.

  2. Müberra Gül

    Sinemaya gitmeden önce yorumları okuyup tercih ederdim. Şimdi sayfanı takip edip izleyeceğim filme ve dinleyeceğim müziğe karar veriyorum. Harika.

Bir Cevap Yazın