Eşkıya (1996): Eşkıyalar Hâlâ Ölünce Yıldız Olur Mu?

80’lerden itibaren Yeşilçam’ın yavaş yavaş etkisini kaybetmesiyle beraber Türk sineması hem üretim hem de seyirci bakımından büyük bir kriz yaşamaya başlamıştır. Ancak 1996 yılında Eşkıya’nın beyaz perde ile buluşması her şeyi değiştirmiştir. Birçokları tarafından Türk sinemasının kaderini değiştiren film olarak görülen Yavuz TurgulŞener Şen işbirlikli Eşkıya, vizyona girdiği tarihte o dönemki en yüksek gişe hasılatını elde etmiş ve uzun süre de (1996-2001) bu rekoru elinde tutmuştur. Değişim karşısında insan temasını merkezine alan filmde, Yavuz Turgul güçlü bir düşünsel anlatım ve etkileyici bir sinemasal dil ile bizlere hem dönemin eleştirisini sunarken hem de geçmişe dair yitirilen bazı değerlere çarpıcı bir şekilde vurgu yapmayı başarıyor. Eşkıya hem vizyon başarısı açısından hem de toplumsal değerleri aktarışı ve bazı evrensel temaları işleyişindeki başarısı bakımından Türk sinemasının en önemli, en özel filmlerinden biridir.

Film şu sözlerle açılıyor:

35 yıl önce Cudi dağında bir grup eşkıya çetesi, jandarma tarafından yakalandı. Bu 35 yıl içinde ya hastalıklardan ya da hesaplaşmalardan dolayı eşkıyaların hepsi cezaevlerinde can verdi. Biri dışında… Baran. 

Baran’ın hapisten çıkınca ilk yaptığı şey köyüne geri dönmek olur ancak köyü artık sular altında kalmıştır. Gidecek bir yeri kalmayan Baran, geçmişinin izini sürmeye başlar ve yıllardır bilmediği bazı gerçekleri öğrenir. En yakın arkadaşı onun hapse düşmesine neden olan kişidir ve bunun üzerine bir de çocukluk aşkı Keje’yi alıp İstanbul’a kaçmıştır. Bunları öğrenen Eşkıya, İstanbul’a gelip onları bulmaya karar verir. Ancak ne adreslerini bilmektedir ne de İstanbul’u. İstanbul’a olan yolcuğu sırasında ise küçük çaplı kirli işlerle uğraşan Cumali ile tanışır ve artık onun dertleri de Baran’ın dertleri olacaktır.

Eski bir eşkıya olan Baran’ın Güneydoğu’dan İstanbul’a uzanan hikayesinde bizi bize hatırlatan birçok değer bulunmakta. Baran, yaşanan toplumsal değişiklikler karşısında eskisi gibi yaşayamayan ancak değişim karşısında dimdik durmaya çalışan bir birey. Onun değişime karşı olan tavrı, kimliğini/benliğini ardında bırakmak yerine yaşadığı tüm hayal kırıklıkları ve ihanetlere rağmen korumaya çalıştığı koşulsuz sevgiyi fazlasıyla hissettiren hikayesi ise çeşitli temaların en derin haliyle işlendiği bu güçlü hikâyeyi ortaya çıkarmakta. Burada Baran’ın bir eşkıya olması ise oldukça anlamlı bir seçimdir çünkü eşkıya kendine göre bir ahlaka sahip olan, toplumsal değişimlere ve temelde devlete kendi uygun gördüğü şekilde baş kaldıran güçlü bir bireydir. Sahip olduğu ahlak anlayışı kendi değerlerini korumayı temel alsa da bir yandan da bozulmuş değerlerle de mücadele etmektedir. Yaşadığı serüvenler sonucunda geçirdiği değişim ise oldukça bilinçli ve kendine ait ahlak anlayışı çerçevesinde olan bir değişimdir. 


İşlediği temalarla toplumumuza geniş bir bakış açısından bakabilmesi, seyirciye ayna tutması, kaybolan değerlerden bahsetmesi ve yerli sinema açısından önemli bir milat olması filmin en güçlü yönlerindendir. Şener Şen’in filmle ilgili yaptığı şu yorum ise tüm bunlara dair bir şey oluşturmaya çalıştıklarını açıklıyor zaten:

Bu filmde insanımızı, kendi öz kişiliğimizi beyazperdeye aktarmaya çalıştık. Bizi anlatarak evrenselliğe ulaşım yolunu bulacağımızı sanıyoruz.

Yavuz Turgul’un Eşkıya’daki temel amacı bizi bize anlatmak ve bu filmin tüm detaylarında da açıkça görülüyor. Baran’ın simgelediği her şeyin geçmişte kalmış olduğu bir gerçek ancak onun günümüz seyircisine uzak gelecek ve bugüne göre daha yüce gösterilen ahlak anlayışı ise filmde Turgul’un toplumsal değerleri eleştirmesini ve deşifre etmesini sağlıyor. Tüm bunlara karşı Baran’a İstanbul’daki yolculuğunda eşlik eden Cumali ise seyircinin kendini daha yakın bulacağı, tam anlamıyla günümüzü temsil eden bir karakter. Filmin tüm detayları ise bu ikili üzerine kurulmuş.

“Kaldı mı artık dağlarda eşkıya emmi, eşkıya artık şehirde.”

Bu filmin en akılda kalıcı repliklerinden biri ve Turgul’un dün ile bugünü karşılaştırmasını da temsil eden bir söz, bu nedenle çok da önemlidir. Turgul, filmde Baran ile Cumali’yi yan yana getirerek eşkıyalığın geçmiş ile günümüzdeki halini ve daha da önemlisi değişmiş ahlaki değerleri karşılaştırmayı başarıyor ve bunu ikisi arasındaki bazı ortak değerleri de göstererek yapıyor.Mesela ikilinin aşka dair yaşadıkları, geçirilen toplumsal değişim bakımından filmde karşılaştığımız en çarpıcı örnek olmuştu. Bu noktada Baran için geçmişteki halimiz, Cumali için ise o dönemki halimiz demek çok doğru olur. (O dönemki dememin nedeni ise şimdi ile filmin çıktığı dönemin -20 yıl öncesi- de birbirinden farklı toplumsal değerlere sahip olduğunu düşünmem.) Bu iki özenle yazılmış karakter arasında görülen fark ise iki dönem için toplumun genelini yansıtırken seyirciye ayna tutmayı da başarıyor.

Turgul’un filmde yakaladığı geniş perspektif, zaman zaman çok başarılı bulduğum kamera hareketleri ve en önemlisi özenle oluşturduğu içeriği filmin güçlü yönleri olurken zayıf kalan bazı yerleri de bulunmakta. Filmde sinematik açıdan yetersiz olan, gereksiz bilgi bulunduran ve abartıya kaçan sahneler bulunmakta ve bunlar bazen çok bazen de az olsa da göze çarpıyor. Genele bakıldığında ise düşünsel anlamda ileri düzey olan filmin sinematik açıdan biraz geride kaldığı söylenebilir. Ancak bu eksikler filmin ne kadar önemli olduğunu değiştirmediği gibi güçlü yanlarından da bir şey kaybettirmiyor.

Sonuç olarak, Eşkıya’nın sinemamıza kazandırdıkları çok önemli. Dönemin seyircisini derinden yakalayan bu film, bana kalırsa Türk sinemasının en değerli, en özel filmlerinden de biri. Eşkıya’da Yavuz Turgul efsane diyaloglara sahip, güçlü senaryosu ile sizi mest ederken Şener Şen usta işi performansıyla sizi kendine bir kez daha hayran bırakır ve Uğur Yücel de başarılı oyunculuğu ile ona eşlik eder. Filmin duygusal etkisini güçlendiren müzikleri ile yönetmenin etkileyici dili sayesinde Baran’ın hikayesinde ona ortak olmamanız ise imkansıza yakın gibi. Eğer hala izlemediyseniz bir an önce izleyin derim çünkü emin olun ki çok şey kaçırıyorsunuz.

80’lerden itibaren Yeşilçam’ın yavaş yavaş etkisini kaybetmesiyle beraber Türk sineması hem üretim hem de seyirci bakımından büyük bir kriz yaşamaya başlamıştır. Ancak 1996 yılında Eşkıya’nın beyaz perde ile buluşması her şeyi değiştirmiştir. Birçokları tarafından Türk sinemasının kaderini değiştiren film olarak görülen Yavuz Turgul – Şener Şen işbirlikli Eşkıya, vizyona girdiği tarihte o dönemki en yüksek …

Genel Puanlama

Genel Puanlama - 94%

94%

Okuyucu Oylaması İlk olun!
94

Sesil Yersu Uncu Hakkında

İstanbul’da doğup büyüdüm. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde sevdiğim iki bölümü okumaktaydım. İlk bölümüm İşletme Mühendisliği’nden yeni mezun olmuş durumdayım. Makine Mühendisliği’ne ise devam etmekteyim. Müzik, sinema ve spor üçlüsünün olmadığı bir hayatı asla düşünemeyen biriyim. Sinemanın büyülü dünyasına ise daha çocukken gittiği filmlerle kapılmış ve her zaman güvenebileceği bir dünya olduğunu bulmuş bir sinemaseverim.

Bir Cevap Yazın