Gölge Oyunu (1992): Mağara* Duvarlarında İzlenilen Raks

Gülşen-i  Raz‘ın  yorumcularından  biri, Zahir’i  görenin  çok geçmeden  Gül’ü  de  göreceğini  söyler;  bunu  söyleyerek  arkasından  Attar’ın  Esrârnâme‘sinde  geçen  bir  dizeyi  aktarır:  ‘Zahir,  Gül’ün  Gölgesi  ve  Perde’nin  Açılması’dır.’ 

J.L. BorgesZâhir

Zaman ve mekanın adem olduğu ve fakat sayılamayacak çoklukta gözün ki bu bahçede su verdiğin ağaçtır ve âdem olarak sadece bakmakla ‘sınırlı’ kaldığın ‘şeyler’ tarafından ‘görüldüğün’ zamanın mekanın ve o markajından kurtulmakta zorlandığın sadece bakmaların kafesinde tutsak gözlerin ile değil dil âğah gözlerinle ‘ayn’ ve dahi işte kendimi şimdi görebiliyorum dediğin karşılıklı iki sonsuz aynada arasında vûcut  bulduğun şehrin adı rûya ve zamanı (Dehr) gökyüzünün hallerinden zahirden değil batınında gölgesi dahi kalbe sükûnet veren bir doğulu orkestranın ruhefza nağmeleri ile anlaşılan bir şehr-i misal .

Bembeyaz bir atın hayalini kuran adamların evlerine güvercinlerine ekmek serpiştirmeyi unutmuş bir kadının gölgesi vuruyor ve kaybolduğunu öğreniyorlar bu kadını rûya görmeyen şehrin fanileri; camdan bir camiden dikey değil yatay yayılan mavi bir dumanla. Ne gün ışığı ne evleri ışıtan lambalar sadece doğunun uzak bir bir şehrinden gelen ve rûyalarında bembeyaz atlarla yaşadığı  şehirlerini terk ettiklerini gören kadınların yaptıkları bir mumun ışığı ile yüzünü görebileceğiniz konuşamayan bu kadın şehrin fanilerinin rûyalarına girip o kaybolan kadının kayboluşunu şöyle anlatmıştı: Bembeyaz bir güvercinin onu gördüğünü hissetti ve kalbi duydu bu şimdi ‘sırrı’ Gül’den yapılmış iki aynanın ortasında müteâl semavi iplerinden kopmuş (Rûyalarından vazgeçmek) çürük sopalarını dayanak yapmış Adem’in isimlerini beyaz inciden yapılmış tanışın içine atıyordu ve isimleri bu fanusa atılan ademler uyandıklarında hep aynı soruyu sormakla cezalandırıldılar  sadece kendilerine sordukları değil ya da karşılıklı olarak sorulan: Biz bir rûyada mıyız?

Gerçeklik bir taşın sadece bir taş olduğu taştaki simgesel anlamın tıraşlandığı doğanın simsiyah bir odanın içine hapsedildiği ve fakat aynanın bir nesneyi aksettiren yanı bir ‘sırra’ gerekliliği nesnenin veya insanın kendini ‘görebilmesi’ için gerekli olan sır.

Ağaçtaki sır hayvanlardaki sır su ve havadaki sır dört unsurda bulunan tümevarım olarak değil tümdengelimi bir metod olarak uygularsak ‘varoluştaki’ sır.

İnsan için varoluşun merkezinde bulunan bu sırların ve simgelerin ne zaman bir ‘mânâ’sı olur, topyekûn ‘varoluşu’ bir sır simge olarak görerek dağın dıştaki görüntüsü  ile oyalanmadan- ki bu matematiksel veya fiziksel bir problem değildir. O dağa içerisine nasıl girilebilir soruyla kişinin bâtınına ineceği belki çıkacağı demek daha doğru olur, o yolları bularak; filmdeki soruyu daha genişleterek sorarsak ‘bir şeyin gerçek olduğunu veya olmadığını o şeyin sûret olarak bir olsa da mânâ olarak binbir örtüsü olduğunu veya olmadığını nasıl bilir ve ispat edebiliriz ki’ ispat beş duyu ile sınırlandırılmış bir kesinliğin ifadesi modern çağda. Kaybolan kadının ölü güvercine hayat vermesini nasıl ispat edecekler ruhu ve bedeni ikiye bölen kartezyen düalist modern dünyaya bakış ile.

Varoluş sahnesinin fani bir aynası olan dünya ve gölgeleri yani ademoğlu olan bizler kimi zaman bir pavyonda kimi zaman kilisede kimi zaman bir camiîde rûyalar görürüz ve tüm bunların bir rüya olduğunu nice rûyalar görerek unuturuz .

Mağara duvarında rakseden gölgeler biçimsiz ve kimlerin gölgesi olduğu belli değil yani özne kişi adem kendini gölgesiyle ‘birleyemiyor’ kah iri kah cüce altı yöne biçim değiştiren bir yabancı sözde nesne ve fakat kişi aynada özne ve nesne olarak kendini ‘birleyebiliyor’ ve sınırları belli ne iri ne cüce, kişinin sınırı aynanın imkanının sınırının dışına taşamıyor. Kişinin bu mağaranın taşlarını okuması tanımlanması ölçüp biçmesi nesneye ve kişiye ‘ratio’ olarak bakması zâhirinin etrafında dolanıp durması mağaranın ve dağın ‘bedeni’ ile meşgul olmak çabası Meşşaî (Aristoteles) yorumu iken aynı mağaradaki aynı  taşların ve dahi dağın ‘bütününü ve merkezine açılan kapıyı bulma ve bu mağara ve dağın ‘kalbini’ Bâtınını bilme çabası’  İşarakî (Platon) yorum, bu ruhun ve bedenin külli olarak ifade edilişi.

Rûya sayısız gözle ‘keşf’ makamında tadılan ve dahi şahit olunan ‘hakikatin’ ayna ve aksedilenin birleşmesi misali; mükaşefeden (1) müşahedeye (2) varoluşun merkezine giden yolda noktaların birleştirilmesi. Görülen rûyanın farkındalığı zihinnin matematiksel ölçülebilir (ratio) olanı çözümüne benzer bir bilme edimi ile değil, varoluşun merkezini yani hakikati sabit kılan ‘noktaya’ (3) sürekli yükselen sürekli alçalan bir şehrin yani ‘kalb’in  bu minyatür şehrinde sayısız ‘dil’lerde yazılmış kütüphanelerinde elde edileni ontolojik ve epistemolojik merkeze koyularak o farkındalık oluşur.

Evet Funes (4) renkleri an be an solan solmak zorunda olan ‘gerçekliğin’ ve fakat bunu kabul etmeyen bu anlayamayan insanın adıydı . O gerçekliğin markaji altında rûya gör(e)meyen insan adı salt sayısal olanı anlamaya indirgenmiş, her gün aynada kendinden başkasını görmeyenin. 

*Platon

1,2 M. İbn-i Arabî

3 M. Nur’ül Arabî

4 J.L. Borges

Gülşen-i  Raz‘ın  yorumcularından  biri, Zahir’i  görenin  çok geçmeden  Gül’ü  de  göreceğini  söyler;  bunu  söyleyerek  arkasından  Attar’ın  Esrârnâme‘sinde  geçen  bir  dizeyi  aktarır:  ‘Zahir,  Gül’ün  Gölgesi  ve  Perde’nin  Açılması’dır.’ J.L. Borges – ZâhirZaman ve mekanın adem olduğu ve fakat sayılamayacak çoklukta gözün ki bu bahçede su verdiğin ağaçtır ve âdem olarak sadece bakmakla ‘sınırlı’ kaldığın ‘şeyler’ tarafından ‘görüldüğün’ …

Genel Puanlama

Genel Puanlama - 85%

85%

Okuyucu Oylaması İlk olun!
85

Semih Alkan Hakkında

1985 yılında Ankara da zaman hokkasının içerisindeki farklı renklerin arasında yerimi aldım.Fotoğraf sanatı ile iştigalim.Hikaye anlatmanın kısırlaştığı bir çağda , modern çağın en önemli hikaye anlatma aracı olan sinema ile “Açık hava sinemalarının” son demlerine yetişerek tanıştım.İnsan,zaman hokkasına daldırdığı divit ile hikayesini anlatmaya devam etmekte;sözle-yazıyla- mercekle.Senin hikayen ne ?

Bir Cevap Yazın