Good Time – Soygun (2017)

Harley ve Ilya isimli iki eroinmanın New York caddelerinde, sokaklarında, izbe mekânlarında geçen inişli-çıkışlı aşkını konu alan Heaven Knows What (2004) ile kendilerine özgü sinemalarının ilk sinyallerini veren New York City doğumlu kardeşler Josh ve Benny Safdie, bu çok iyi bildikleri şehri sinemalarının merkezine alarak Woody Allen ve Martin Scorsese‘den sonra gelecekte isimleri New York ile anılan yönetmenler arasında kendilerine epey sağlam yer edinecekler gibi görünüyor. Cannes Film Festivali’nden Soundtrack Ödülü ile dönen son filmleri Good Time‘da ise son zamanlarda eşine pek rastlamadığımız, özlediğimiz bir suç kovalamacasına imza atıyorlar.

Baş karakterimiz Connie’nin, engelli kardeşi Nick’i psikolojik bakım kliniğindeki testten alıkoyup bir banka soygununa sürüklemesiyle açılış yapan film, soygunun devamında gelişen aksilikler zinciri ile ilerliyor. Film, başlangıcından itibaren yükselttiği temposunu neredeyse hiç düşürmeden 100 dakika boyunca seyirciyi soluksuz bırakıyor. Baş karakterin kafasındaki asit ritmine uyumlu kurgu, yönetmenlerin bilinçli olarak seçtikleri renkler ve psikedelik müziklerle birlikte, seyirciyi de adeta uyarıcı madde etkisine alıyor. Connie’nin kafasında tek şey var; kardeşini ve kendinden yaşça büyük sevgilisini, pislik olarak gördüğü dünyadan kurtaracak parayı bir şekilde elde edip ülkenin batısına kaçmak. Bu pislik dünya hakkında herhangi bir diyalog geçmiyor fakat Connie’nin insanlarla sadece işini görmek için kurduğu iletişim, bakışları, hırpani hâli bu tezi destekliyor. Connie, kafasındaki odağı film boyunca bir an olsun kaybetmeden şeytani zekası sayesinde her seferinde çıkışı bulmayı başarıyor fakat şansı daima yaver gitmiyor. Bu süre boyunca filmin arka planında dönen New York, siyahi azınlık, polisler, suçlular, bağımlılar çok göze sokulmadan bir kent anlatımı oluşmasına katkı sağlıyor. 


Filmi özgün kılan en önemli özellik, suç filmlerindeki şanslı olma faktörünü olabildiğince düşürüp talihsizliklerden besleniyor olması. Connie’nin hastahaneden kendi kardeşi diye kaçırdığı kişinin başka biri çıkması, hastahane ortamından sonra düşen tempoyu anlamlı kılıyor. Buna paralel olarak yansıttığı saf realizm, şehir genişledikçe karakterlerini gittikçe umutsuzluğa, çıkışsızlığa iten olay akışı, o geceyi Connie ile beraber yaşamışız hissi bırakıyor. Afro-Amerikan kadının evinde geçen süre boyunca sakinleşip, düşünmeye vaktimiz oluyor. Bu sırada televizyonda geçen haberlerden bile ufak da olsa bir Amerika portresi sunmayı başarıyor Safdie kardeşler.  


Connie’nin sevgilisi Corey’i canlandıran Jennifer Jason Leigh, ekranda göründüğü kısıtlı sürede yeteneğini konuşturuyor, nitelikli filmlerde daha çok yer alması gerektiğini bir kez daha gösteriyor. Kardeşlerin küçüğü Benny, yönetmen ikilisinden biri olmasına rağmen şaşırtacak kadar iyi kotarıyor oyunculuk işini. Filmin yıldızı Robert Pattinson ise doğru yönetmenlerle çalıştığında ne seviyelere geleceğini bir kez daha ispatlıyor. Yönetmenlerin disiplinli, kontrolü elden bırakmayan yönetimi, filmi bir reji harikasına dönüştürüyor. Akşamdan sabaha, tek gecede geçen bu nefes nefese film, karakterlerine yaklaşımı, gerçeklikle kurduğu doğru ilişki, renk-kamera kullanımı, göstermeden arka planda anlatma gibi özellikler ile yeni auteur ikilimizi müjdeliyor.

Harley ve Ilya isimli iki eroinmanın New York caddelerinde, sokaklarında, izbe mekânlarında geçen inişli-çıkışlı aşkını konu alan Heaven Knows What (2004) ile kendilerine özgü sinemalarının ilk sinyallerini veren New York City doğumlu kardeşler Josh ve Benny Safdie, bu çok iyi bildikleri şehri sinemalarının merkezine alarak Woody Allen ve Martin Scorsese‘den sonra gelecekte isimleri New York ile anılan yönetmenler …

Genel Puanlama

Genel Puanlama - 82%

82%

Okuyucu Oylaması İlk olun!
82

Tuncay Uravelli Hakkında

91 doğumlu. Pamukkale Üniversitesi Gıda Mühendisliği bölümü mezunu. Ankara'da yaşıyor. Lise döneminde Fight Club'ı izledikten ve dövüş filmi olmadığını anladıktan sonra sinemaya ilgisi tutkuya dönüştü. Bu tutku üniversitede edebiyata yönelse de film bitip jenerik aktığında sinemasız yapamayacağını her seferinde yeniden idrak ediyor. (Ayrıca) Je est un autre.

Bir Cevap Yazın