innocence-of-memories-2015-001-man-in-low-lit-room-reading-1000x750

Innocence of Memories / Masumiyet Müzesi (2015)

İnsanlar arasında bir yığın duygu çeşidi var. Bu çeşitlemelerden en önemlisi ve hepimizin bir şekilde içinde bulunduğu ‘aşk’ diğer tüm duygu şekillerini de bir şekilde içine almayı başarıyor. İki insanın hayatı boyunca peşinden koştuğu ‘aşk’ ve yalnız kalmanın ne kadar acınası bir durum olduğuyla ilgili her gün kafamız çeşitli deterjanlarla yıkanırken, bir yandan da ruh eşi peşinde koşmayı ihmal edemiyoruz. Hal böyle olunca öğrendiğimiz duyguları, öğrendiğimiz bir şekilde yaşamaya çalışarak, ona can vermeyi düşünüyoruz. Duygunun da bir fikrinin olmayacağını düşünerek.

1970’li yıllarda Füsun ve Kemal arasında geçen aşk hikayesinin, eşyalarla ve eşyalara yüklenen hayallerin, bu izleri taşıyan tüm dinamiklerin ete ve kemiğe bürünmesine şahit oluyoruz. Filmi izlerken durduğumuz hayali düzlemin paradokslarıyla, kendi gerçekliklerimiz arasında gidip geliyoruz. Burada iki karakter arasında yaşanan aşk hikayesinin boyutuna girmek istemiyorum zira söz konusu Orhan Pamuk olunca ve ayrıntılar meselesi İstanbul’la birleşince ortaya sizi başka bir düzleme götürecek bir durum çıkıyor.
Hayatınızda biri olsa ve siz bir yönetmen olsanız ve filmin adı da ‘kadının eşyaları’ olsa, tüm bunlara anlam aramak adına neler yapardınız ?
Filmin ayrıntılı özetine kesinlikle girmeden; Kemal, Füsun’dan ayrıldıktan sonra ciddi bir travma dönemine giriyor. Meseleyi de halledemeyince, kendisine başka bir dünya yaratması gerekiyor. Bu dünya içinse başka bir noktaya odaklanıyor. Füsun’un eşyalarını toparlamaya başlıyor ve hayatında olmayan Füsun’u tekrardan imgelerle yaratıyor. Günlük hayatın ritmi ve kaçırdıklarımız düşünüldüğünde epeyce kafa yorulması gereken bir unsur olsa da, ister istemez eşyalarla derin bir yolculuğa çıkıyoruz. Yolculuk sırasında, zamanı, mekanı ve atmosferi paylaştığınız diğer insanla kelimeleriniz sağa sola saçılırken başka şeylerin de canlandığını düşünmemiz gerekiyor. Çünkü ufacık bir eşya o an yaşanılan tüm hikayenin cansız dahi olsa tek tanığı. Bir sohbette yanan sarı ışık, sadece elektrikten üreyen bir aydınla aracı değil, atmosfere ayak uydurmaya çalışan ve tercih edilen bir eşya. Her gün anlam aradığımız zamanda, anlamın büyük bir kelime olmadığını ancak kapısının iyi kilitlendiğini bilmek gerekiyor.  İnsan öncelikli olarak bir ruhtur. Bu ruh kendini tanımlarken bir şekilde eşyaya ihtiyaç duyar ve bu eşyanın maddi boyutu muhtemelen burada değinmek istediğim ruhun kendi boyutuyla ilgili. Çünkü ufacık bir nesnenin, özlediğin birine ait olmasının ya da herhangi bir anın herhangi bir zaman diliminde birini çağrıştırmasını bu maddi boyutla sağlayamazsınız. Bunu sağlamak ancak yaşanılan zamandaki derinliğin, kendi enerjisiyle kaybolmasını sağlayarak, yine onu kendi sahip olduğu enerjisiyle, o  derinlikten çıkartmakla olur. Film boyunca tanık olduğumuz boyutta bana kalırsa buydu. Geriye ait olan bir enerjinin tekrardan bir ruha dönüşmesi, onun sahip olduğu ruhun nasıl beslendiğine ilgiliydi. Füsun da, Kemal’in ruhunda ulaşılması zor bir yere sığdırmış kendisini ve bunun da getirisi olarak Kemal, aradı ve aradı…
grant-gee-nin-masumiyet-muzesi-f-2016-da
Diğer tarafta hikayenin İstanbul’da geçiyor olması ve İstanbul’un Orhan Pamuk tarafından muazzam anlatımı olayın dramatik tarafını daha da kuvvetlendiriyor ve filmin yönetmeni de bu konuda titizlikle çalışmış. Hikayenin geçtiği tüm sokaklarda gece dolaşıyoruz. Boş, tedirgin edici, savunmasız ve içeride iz bırakan bir şekilde. Bu bilinçli bir şekilde Orhan Pamuk tarafından yapıldığı için, yönetmen tarafından da yapılmış. Çünkü tıpkı İstanbul’un geceleri gibi savunmasız olan Füsun ve Kemal, tüm tedirginlikleriyle gizli gizli buluşurken, İstanbul tüm şiirsel kısımlarıyla ikisine de eşlik etmiş.

Tüm bunların  dışında hayalin gerçek bir kimliğe büründüğü bu hikayede, bir yandan görüntülerle karakterlerin seslerini duyarken, diğer tarafta Orhan Pamuk’un televizyonda yaptığı röportajı oldukça tuhaf yerlerde izliyoruz. Bu bizi hayalle gerçeklik arasında oynanan oyunun tam merkezine indiriyor. Kamera yaklaşımının da buraya servis etmesi, yönetmenin dünyaya yeteri kadar hakim olduğunun bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Var olmayan bu karakterlerin bir müzesi ve bunun da bir hikayesinin olması, sahip olduğumuz onca şey arasında nasıl bir hikayeye sahip olduğumuz sorusunu beraberinde getirirken jenerik akıyordu…

 

İnsanlar arasında bir yığın duygu çeşidi var. Bu çeşitlemelerden en önemlisi ve hepimizin bir şekilde içinde bulunduğu ‘aşk’ diğer tüm duygu şekillerini de bir şekilde içine almayı başarıyor. İki insanın hayatı boyunca peşinden koştuğu ‘aşk’ ve yalnız kalmanın ne kadar acınası bir durum olduğuyla ilgili her gün kafamız çeşitli deterjanlarla yıkanırken, bir yandan da ruh …

Genel Puanlama

Senaryo - 100%
Yönetmen - 94%
Teknik - 90%
Müzik - 90%

94%

Okuyucu Oylaması İlk olun!
94

Eray Türk Hakkında

Cupiditas est ipsa hominis essentia. İnsanın özü arzudur, Spinoza söylemiş, ben değil ! Bense arzu anlamına gelen cupiditas’ın yerine sahnedeyken tiyatroyu, oyun bitince sinemayı ve sonrasında yerine denizi koyuyorum…

Bir Cevap Yazın