Muhsin Bey (1987): Musiki Tınısında Bir Hayat

Ömrünü musiki ile geçirmiş, “ağlamakla, inlemekle, ömrüm gelip geçiyor” diyen Müzeyyen Senar’da kendini bulmuş, vakur duruşlu onurlu bir adam Muhsin Kanadıkırık.  Organizatörlük mesleğini icra ederken, sevdiği musiki camiasında, ‘musiki’ müziğin edebi duruşu ile kendi ev yaşamının her hâlinde ve karakterinin her bir zerresine işlemiş olarak nefes alır.  Çiçeklerini dahi sularken isimleri ile seslenip onları zarif ibriği ile yeşerten Muhsin Bey, karşı komşusu  Sevda Hanıma meftundur, fakat belli edemeyecek kadar da  çekingen bir İstanbul beyefendisidir. Rakısı için kurduğu mütevazı sofrası, çiçeklerinin seyrinde az eşyalı evi, plaklarının heybetli duruşu ve kendisinin sakız gibi beyaz yelek takımı ile usulca oturuşu dünyanın bir yerindeki sandalyesinde.
 
Filmin yönetmeni Yavuz Turgul’un senaryosunu kendisinin yazıp yönettiği 1987 yapımı daha çok müzikal olan ve beraberinde dönem eleştirisini de içeren güzide bir yapımdır. Oyuncu kadrosunun güçlü oluşu da filmin soft oluşuna katkı sağlamıştır.


Tam da değişmeye başlamıştır her şey. Şehirler, sokaklar, insanlar, zamanlar, kıyafetler, evler ve elbette ki müzikler… Hızlıca değişen dünyanın İstanbul şehrinin Beyoğlu sakinidir Muhsin Bey. Sakinidir hakikaten bu dünyanın. Bir gün askerden tanıdığı birinin akrabası olduğunu söyleyen Urfalı bir genç gelir yanına. Türkücü olmak istediği için geldiğini söyler. Başta tabii bu duruma sıcak bakmayan Muhsin Bey, yardımcısı Osman ile beraber gitgide kötüleşen iş durumuna içlenmektedir. Urfalı Ali Nazik ısrarla peşini bırakmadığı için sonunda ikna olur Muhsin Bey, çocukluğundan beri müzik dünyası ile iç içe olan Muhsin Bey, şimdi Ali Nazik’in bu istekli oluşu, kendisinin işleri ve bilhassa müzik camiası için hevesle üstlenmiştir. Tüm birikimini Ali için kullanmak, ona kaset çıkarmak için kollarını sıvamıştır. Fakat yılların biriktirdiği tüm dostlarına gitse dahi, para sıkıntısı konusunda hiç kimseden destek görememiştir. Ne vakit sıkılsa gittiği huzurevinde, ziyaret ettiği eski şarkıcı bir hanıma gidip dertlenmektedir. Müziğin böylesine bir insanın hayatının her alanını doldurmuş olmasını görebilmek, müziğin aslında salt kulak ile salt kalp ile alakalı olmadığını, insanın tüm benliği ile bütün olduğunu anlatabilmektedir. Muhsin Bey, Ali için düştüğü bu işin sonucunda, müzik sektörünün nasıl değiştiğini, bilhassa Unkapanı’nın etkisi ile müziğin bir eğlenme endüstrisine dönüştüğünü böylelikle endüstrinin girdiği her yeri yavanlaştırdığı gibi nasıl musikinin boynunun büküldüğünün gerçeği ile yüzleşmiştir. Sadece dostlarının olmadığını fark etmemiş, değişen dünyanın müziğin altyapısını oluşturan o ağırbaşlılığı yok ettiğini de fark etmiştir zarif adam Muhsin Bey. Kibar ses tonu, kibar cümleleri, hafif tebessümlü gülüşü ile kıyafetinin içinde adeta usulca yaşar. Kıraathaneye girince bir yerde saksafon çalan bir adam, bir yerde çayını sabırsızlıkla bekleyenlerin sesi, bir yerde kağıt oynarken alaycı ifadelerle oturan mahalle sakinleri. Bu sekansta dahi eski İstanbul sakinlerinin nasıl yaşamın hızına kendilerini koyverdiğini, karmaşıklığın bütünü oluşturduğunu görüyoruz. Saksafona usulca bakan Muhsin Kanadıkırık, ardından kağıt oynayanların kendilerini kaptırdıkları elli iki kağıdın oyun cazibesine bakarken, işte bize burada değişen fakat iç içe olan zamanın ruhunu yansıtmaktadır.

Ali Nazik’in gencecik, heyecanlı bazen öfkeli delikanlı hâli, arabesk söyleme arzusu Muhsin Bey’i çokça rahatsız etse de, Ali’deki saf temiz Doğu Anadolu insanlığı onu sahiplenmeye itmiştir. Dünya’da kanadı kırık şekilde yalnız yaşayan Muhsin Bey’in arabeske olan karşıtlığı da, Türk musikisinin o kibar, sevdasının gözlerinin dahi içine bakamayan baksa da yeryüzünden kaybolan naifliği içeren tınıları içerdiğindendir. Daha zarif yaşayanlar, yaşamın içinde yırtmadan yaşarlar melankolik yalnızlığa teslim olarak ve isyan etmeyerek. Fakat o dönemin arabeski, daha hırçın daha isyankar ve daha naif olmaktan uzak, nota bilgisine pek ihtiyacı olmadığı için rahatsız ediyor kanadı kırık Muhsin Bey’i. Tam bir karşı duruştadır Muhsin Bey arabeske; musikiye sarılan benliği ve kibar yaşayışı ile.


Filmin her sekansında, 80’lerin o az ışıltılı, sakin fakat büyük bir değişim dinamizmini içinde pekiştiren sokaklarında, biraz kül biraz duman hâli ile Muhsin Bey, çiçekleri eşliğinde fasıl geçmektedir. Ali Nazik için hiç yapmayacağı şeyi yapan, düzmece bir şarkı yarışması sonucu verilen paraları kaset için kullanan Muhsin Bey, sabahına usulca polis arabasına binip teslim olarak insanlığın ütopyasının bir örneğini gösterir. Geride bırakır Osman’ı, Ali Nazik’i ve meftun olduğu Sevda Hanım’ı ve der ki çıkarın bu türkü kasetini.  Girdiği iddiaya ve kendi beyefendiliğine uygun düşecek şekilde kendisini Ali Nazik için feda eder Kanadıkırık. Cezası bitip dışarıya çıktığında, değişen Beyoğlu’nun yıkılan apartmanların arasında, kendi dairesinde şunları söyler komşusu Madam’a ;

Çiçekler ölmüş. Hepsi. Eskiden bir yer ayarlardın, güneşi iyiyse yerini de sevdiyse ne biçim açardı. Şimdi güneş aynı, ışık aynı, yer aynı. Suni gübre istiyorlar, 1-2 gram potas koyunca bir coşuyor namussuzlar ama sonra. Ölüyorlar…“

Değişiyor her şey ve ömür gelip geçiyor. Çiçekler de sembolü oluyor Muhsin Bey özelinden insanlığın. Ve yine en önemlisi  Muhsin Bey için değişen Ali Nazik’i bir arabesk şarkısını sahnede hayali olan pembe gömlek ve altın kolye ile söylerken bulur. Değişimin böylesine insanı yere çivilediği o an Muhsin Bey’i kendisine has şekilde derin acılara gark eder. Daha sonrasında ziyaret eder Ali Nazik’i kulisinde. Tam o anda Sevda Hanım’a nahoş davranırken bulur ve herkes o an şaşkınca duruverir. Urfa’lı elinde eğreti duran viskisi ile şımarıkça gülümser ve şunu ekler; ‘Kendimi kurtarmalıydım ağam.’  Belki de en vurucu repliklerden  birini söyler Muhsin bey ; ‘Kurtardınız mı bari ?’ Hakikaten, birinin kurtulması için birinin feda edilmesi şu yedi günde yaratılan dünyanın insana yaptığı en çirkin şaka olabilir mi ? Oluyor işte.

Muhsin Bey, paltosunun ve şapkasının zarifliği, kanun  telinin sesine olan uyumu ile külüstür arabasına gidiyor. Az evvel Ali Nazik’e attığı o müstehzi gülümseme yerini gözlerindeki ıslaklığa bırakıyor. Ve bir ses geliyor ardından meftun olduğu Sevda Hanım’dan ‘Muhsin Bey biz de gelebilir miyiz ?’ Sevda Hanım, tam bu çirkinliği imleyecek şekilde bir peruk takmıştır. Muhsin Bey’in verdiği cevap ise tüm filmi özetleyecek şekilde; ’o başındaki şeyi çıkarırsan evet.’ der, ardından külüstür arabayı bir kerede çalıştırır. Musiki ile buruk bir tat bırakarak gider Muhsin Bey.

Efendim, ‘’derinden bakınca gözlerinize, neden başınızı öne eğdiniz?’’


Ömrünü musiki ile geçirmiş, “ağlamakla, inlemekle, ömrüm gelip geçiyor” diyen Müzeyyen Senar’da kendini bulmuş, vakur duruşlu onurlu bir adam Muhsin Kanadıkırık.  Organizatörlük mesleğini icra ederken, sevdiği musiki camiasında, ‘musiki’ müziğin edebi duruşu ile kendi ev yaşamının her hâlinde ve karakterinin her bir zerresine işlemiş olarak nefes alır.  Çiçeklerini dahi sularken isimleri ile seslenip onları zarif …

Genel Puanlama

Genel Puanlama - 85%

85%

Okuyucu Oylaması 3.5 ( 1 Oylamalar)
85

Sedef Açıkgöz Hakkında

'Germanistik deryasında Tarkovski karakteri gibi elimde mum ile 'Işık'ın peşindeyim'

Bir Cevap Yazın