1

Güvercinin Kayıp Gerdanlığı / The Dove’s Lost Necklace (1991)

TEK HECE
AŞIK: DİKENİNİ RAHMİNDE TAŞIYAN BİR GÜL
‘sevda derinlerdedir, oysa ferhad
üstünü kazmada dağın’
Hilmi Yavuz

Ve gözleri sınırıydı tüm çöllerin, dünyayı  izlediği kahverengi bir pencereydi gözleri, kırpılmaları ile aşkı hecelediği. Avuçları terliyordu ne arıyorduysa; titreyen elleri avuçlayamıyordu toprağı. Kırık kalplerden sızıp sızıp ay şualarına konuyordu renksiz serçeler. Saçlarını toplama, dağınık kalsın şehir, farsça bir şiir okusun aynalardan taşan o yaşlı karga. Tek hece. Ay doğuran aşığın sükuneti. Aşk; Şeyh Galib sokağında tek nefeste okunan Fuzuli gazelleri. Aşk; elifin belini bir bakışla bükmesiyle vav oluşu, vah, eyvah oluşu. Çöl oluyorsa tek hece ve nefes hayat ile büyülenmiyorsa gözlerini topla şuh çöl, sağır değil.
Şerefuddin Ömer İbn-ul-Farız “ Hamriye”

kasidesinde:Henüz üzüm ve üzüm çubukları yaratılmazdan evvel o alemin nuşanuş ve kutsal cuş ve huruşunu: matlaiyle tasvir ediyor. Üzüm yaratılmazdan evvel sevginin yad ve zikriyle bir şarap içtik ve o şarapla sarhoş olduk, diyor.(Fahreddin Iraki – Parıltılar)

Gün aşırı güllerin solması, lâl olmasıdır şehrin o taştan şehrin, göğü görmediğin şehrin. Epitaph. Güllerin adını unuttun, mağaza mağaza plastik aynalarda seyrederken kendini. Rujlarla değil bir şiirle al olsun leblerin, koşarak belki de simsiyah bir at ile gelmelisin, tekerleklerini patlat egonun ve bir Tao meseli oku hiçliğine ve mavilenmesi için gri binalar, inşirâh oku ay batmadı henüz. Tek hece. Nefesinin daraldığı sokaklar, şehir taştan bir put, o taştan putu yık ve yıkıl o bir türlü aklına gelmeyen şiirin ilk ve tek hecesine. Yıkan kelebeklerin renklendiği bâtında, selam ver suya, suya bak su ol. Ol. Sevdalanmış eller titriyor, bengiliğin fotoğrafını çekmene izin veriyor salınıp durduğun gün ve gece. İlerleyerek değil döne döne yana yana kan revan içinde unutuşun sûrelerini hıfzettiriyor o sakalları yerde gözü göğü ezberleyen, kelimelerin icad olmadığı zamanlar rüyasında gördüğü tek heceli salıncakta sallanırken.

ANLAMAK. Aşk oluntusunu birdenbire bir açıklanmaz nedenler
ve tıkanmış çözümler düğümü gibi algılayınca, özne haykırır:
“anlamak istiyorum (başıma geleni)!” (Roland Barthes – Bir Aşk Söyleminden Parçalar)

2Tek hece. Hayy. Atlar su içmek için senin titrek şehirli ellerinde konaklıyor. Gece uzuyor,  gün tek harfli salıncakta unutulmuş bir demet gül, bengiliye uzanan. Gece ise, ‘boyası akmış’  özge insanın rengini arayışında bir nur bengiliye uzanan. Lâl süpürgesi ile tozunu süpürürken şehrin  kumlarını, başla okumaya o tek heceyi , kimse duymasın sesini.

Duymak kendini  A harfi sanan bir sarışın Çingene, Ş harfiyle binbir gece masallarından kaçan maşuya vuslat için korunaklı yollar bildiğini  iddia eden, velhasıl K harfi ile gökteki tüm kuşları beslediği rüyasını da  anlatmıştı bir Çöl İşaretcisine o çingene. Sonbahar gelecek elbet, en şık halinle selamını ver düşmüş yaprağa ki gözlerin deydiğinde Hüsn’ e düşüş başlayacak.

Upuzun bir ayna sanki göğe açılmış ellerin, kadim bir acı,bir evlat kaybı gibi uzayan uzay’a bu tek hece. Soluyunda son uçuşu  renksiz bir güvercinin. İçi boş bir akvaryum kafasında gözleri, bakılan yokluğa. Bakılan değil görülen; renklerin cümle insan içindeki son noktası; siyah.

Aşk, insanların idrakinden ve firak ve visal gibi ikiliği andıracak hallerden çok üstündür.
(Fahreddin Iraki – Parıltılar)

Adı unutturulan tüm çiçeklerin ağrısıdır temaşa ettiğin, dünyanın sırsız aynasında. Kullandığın o bilinmez alfabe ağrıyor bu müzik notasız bu roman gramerin yolsuzluğu ruhtan,hülyalardan.

Çölün kumdan yatağına uzan.
seni uyutan ne ?
uyuyan ne ?


gözlerini dünyaya kapatan ne ?

tek hecede, heceyle uyudu(n mu ?) hiç

Uyumak şimdi gözlerinin sırra bulanması.

O güvercinin son  uçuşu.
03
Sonra bir müddet ellerine göz gezdir acıyan bakışlarla,ezan okunsun yatsı mı sabah ezanı mıydı bileme gün diye taşırdığın şey aynada, ellerine bir şeyleri özlermiş gibi bakmaların, mum yaksan günahların  bir bir bakacaktır müezzinin sesinden. Tek hece soluyordu ‘ben dediğinde’.

Belki gördüğün ve öptüğün son gül saba makamında bir gün oluverir ve o ilkel alfebeden sadece üç harfi okursun, boğulduğun şehirden rengarenk dualarla taşarken.Taş.Taşın içindeki erguvan mağarasına.Tek hece, Tanrım delirmemize izin vermiyor o konformist şehir ve Tanrım rüyalarda çiçekler sır vermiyor artık yaşama dair. Uyanmak seni bir müddet göremeyişti Tanrım.Geceleri, hecelerin kısaldığı kalbin sükunete kavuştuğu vakitlerde uyuyamayan güvercinlere ‘Gül ve Bostan’ okuyan bir kız çocuğu her sabah gül yapraklarına İnşirah diye yazıyordu,sabah oluyordu,aşk oluyordu uyuyamayanlar.

Aşk perisi, erguvanî tüllerle süslü bir yatakta yatıyordu. Gümüş gibi beyaz vücudunu yalnızca ince, ipek bir giysi örtüyordu. Bu haliyle, etrafında ışık huzmesi olan aya benziyordu.(Filibeli Ahmed Hilmi – Amak-ı Hayal)

Renksiz bir Güvercinin kolyesiydi annenin uykusu ve bütün babalar oğullarını kıskanıyordu o uykunun o kayıp kolyenin oğullarına ait oluşuna.Anne ruhtu baba dünya.Anne batındı Baba zahir.Çöl anneydi baba şehir. Kalb aşığındı gönül maşuğun ki Fuzuli kayıp son beytini o renksiz güvercinin kanatlarına kalbetmisti arıyor musun o güvercini, o akledileni değil kalbedileni en çok o kaybedileni. Amentün aşktır yola düş diyor çingene.

Tene değil cana battı gülgün’ün zülfü.Oysa o sese, nefese, aşka, tek heceye sağır kulakların Şems’i duyamayışı,  zakkum tadı  o şiirsiz dudaklarda, kirpikleri manaya değil maddeye ok fırlatanlar kül yığını bir günün peşindeydiler.

Ben aşkım, iki alemde yerim belli değildir;
mağribin anka kuşuyum, nişanım belli değildir.
Kaşla gözle her iki cihanı avlamışım. Av aletlerinden
ok ve kemanımın belli olmadığına bakma!
Güneş gibi her zerrenin yüzuünde aşikarim. Zuhurumun
şiddetinden görünüşüm belli değildir. (Fahreddin Iraki – Parıltılar)

Uçuşan  kumların değil asfalt ve beton kokusunun altında bir jazz orkestrası sahne alıyor maşuğun tebessümü ile yağmur sadece ellerini ve gözlerini ıslatıyor aşığın. Aşkın adları kalbine ilham  – ki adlandırmak güneşin batıdan doğmasıydı- oldukça yağmur aşığın titreyen ellerini teskin ediyordu. Çölü işaret ediyor üstü başı dağınık cezbeye müptela olanlar. Fuzuli cezbeden sıyrılıp Mecnuna müstehzi bakıyor; kalbi çatlıyor asırlar sonra betonlar arasında iki sevgilinin.
Sahaflarda kitap değil aşkın diğer adlarını-hastalıklarını arayan aşıkların kurduğu bir jazz orkestrasıydı şehre sükunet dinleten.Raflarda unutulmuş  kitaplar sevgiliye kovuşamamış bir demet çiçek, sayfalarında güvercinin kaybolan gerdanlığı.             
TEK HECE AŞIK: DİKENİNİ RAHMİNDE TAŞIYAN BİR GÜL‘sevda derinlerdedir, oysa ferhad üstünü kazmada dağın’Hilmi YavuzVe gözleri sınırıydı tüm çöllerin, dünyayı  izlediği kahverengi bir pencereydi gözleri, kırpılmaları ile aşkı hecelediği. Avuçları terliyordu ne arıyorduysa; titreyen elleri avuçlayamıyordu toprağı. Kırık kalplerden sızıp sızıp ay şualarına konuyordu renksiz serçeler. Saçlarını toplama, dağınık kalsın şehir, farsça bir şiir okusun …

Genel Puanlama

Senaryo - 90%
Yönetmen - 75%
Oyunculuk - 75%
Teknik - 75%
Müzik - 75%

78%

Okuyucu Oylaması İlk olun!
78

Semih Alkan Hakkında

1985 yılında Ankara da zaman hokkasının içerisindeki farklı renklerin arasında yerimi aldım.Fotoğraf sanatı ile iştigalim.Hikaye anlatmanın kısırlaştığı bir çağda , modern çağın en önemli hikaye anlatma aracı olan sinema ile “Açık hava sinemalarının” son demlerine yetişerek tanıştım.İnsan,zaman hokkasına daldırdığı divit ile hikayesini anlatmaya devam etmekte;sözle-yazıyla- mercekle.Senin hikayen ne ?

Bir Cevap Yazın