The Killing of a Sacred Deer (2017): “Trajiğin” Dayanılmaz Ağırlığı

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un Cannes film festivalinden en iyi senaryo ödülüyle dönen son filmi “The Killing of a Sacred Deer” adından da anlaşılacağı üzerine “İphigenia” mitosuna gönderme yapmakta  ve temel meselesini bu mitos üzerine inşa etmektedir. Öncelikle “İphigenia” mitosunun ne olduğundan kısaca bahsetmekte fayda var.

İphigenia  Eski Yunan mitolojisinde Kral Agamemnon ile Kraliçe Klytaimestra’nın kızıdır. Efsanesi ise şu şekildedir:

Truva’yı istilâ etmek üzere yelkenli gemilerle yola çıkan Agamemnon, Aulis yakınlarına geldiği sırada, birdenbire rüzgâr kesilir. Kahin Chalcas bunun sebebinin Agamemnon’un av tanrıçası Artemis için kutsal olan geyiği öldürmesinden kaynaklandığını  ve güzel kızı İphigenia’yı Artemis’e kurban ederse rüzgârın çıkacağını ve gemilerin ilerleyeceğini söyler. Agamemnon, uzun uzun düşünür; Truva’yı almak bir şeref meselesidir; ancak kızını da  kurban etmek bir baba için kolay bir iş değildir. Sonunda, ödev sevgisi üstün gelir. Agamemnon karısına İphgenia’ya iyi bir kısmet bulduğunu, onu evlendireceğini söyleyerek kızını alır, tapınağa götürür. İphigenia evleneceğini sanırken cellâdın satırı kızın başını gövdesinden ayırır.

İşte bu noktada da “trajik”  kavramının dayanılmaz ağırlığı karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse nedir bu “trajik”? Öncelikle bu kavram üzerine düşünmekte fayda var.

Günlük yaşamda sıklıkla trajik olaylar, trajik durumlar, trajik ölümlerden bahsedilir. Acaba gerçekten sadece kötü sonuçlara, olaylara, ölümlere trajik diyebilir miyiz? Max Scheler’e göre insan yaşamının bir parçası olan “trajik” varolan bir şeydir daha çok evrenin kendisinin temel bir öğesidir. Evren derken Scheler fizik-kimyanın dünyasını değil, insan dünyasını yani değerlerle bezenmiş ve yüklenmiş insan dünyasını anlar. Mekanik bir dünyada trajik ortaya çıkmaz. Yapıp etikleri, davranışları karşıt değerler gerçekleştiren kişilerin yaşadığı bir dünyada, doğru-eğri, soylu-bayağı, saf-kurnaz vs. insanların yaşadığı bir dünyada trajediye rastlanabilir. Kısacası trajik olarak adlandırılan her şey değer ve değer ilişkileri alanında olup biter. Demek ki trajik yalnızca insanla ilgilidir. Bir durumun trajik olabilmesi için bir değerin yok olması bu  değerin yok olmasına da başka bir değerin yol açması gerekir. Nietzsche ve Scheler için trajik bir çatışmadır; bir değerler çatışmasıdır. Scheler’e göre trajik iki yüksek olumlu değerin çatışmasında, bunlardan birinin kaçınılmazcasına yok olmasıyla diğerinin gerçekleşmesinde ortaya çıkar. Trajik çatışmada çatışan değerlerin özelliği, yok edilenle yok eden değerlerin her ikisinin de yüksek ve aynı zamanda olumlu iki değer olmasıdır. Yok edilen değer bir insanın yaşamı olabileceği gibi insanın bir tasarısı, bir isteği, bir inancı, bir yetisi de olabilir. Brutus’ün Ceasar’ı öldürmesi bu kavrama örnek teşkil eder. Brutus Roma’yı seviyordu. Roma’yı sevmek, Romalıları özgür görmek istemektir. Romalılar Ceasar’ı tanrılaştırıyor, tanrılaştırdıkları ölçüde de kendileri köleleşiyor, yavaş yavaş buna alışıyorlardı. Ceasar da şana şerefe doymuyor, iki büklüm olmuş kölelerden hoşlanıyordu. Brutus Roma’yı ve Romalıları da sever aynı zamanda Ceasar’ı da sever. Ancak bu iki yüksek değer aynı anda var olamaz ve bu durum kaçınılmazdır. Bu örnekte önemli olan -trajik olan- öldürme değil, öldürdüğü insan için beslediği sevgiye rağmen öldürmesidir. Brutus Ceasar’ın yaşamasını isterdi; çünkü sevdiği bir insandı o; ama yaşamamasını istedi; çünkü Ceasar Roma’yı düşüşe götürmekteydi. Kaçınılmaz olmasının yanı sıra trajik durumda kişiler özgür eylemde bulunurlar. Davranışlarını çevrenin kurallarına karşı koyamadığı bir eğilime göre ayarlayan ya da davranışlarını herhangi bir insanüstü varlığın yönettiğine inanan bir kişi trajik olamaz. Yani trajik olay kaderciliğin dışındadır. Ayrıca trajik olaylarda suç her zaman haklı bir eylemdir, ama suç olmaktan geri kalmaz. Brutus Ceasar’ı haklı olarak öldürdü ama Ceasar’ın öldürülmesi bir suçtur şüphesiz. Böyle bir  suç karşısında ahlakın, hukuğun her türlü itirazı, her türlü eleştirisi susar. Suçla, suçsuzlukla ilgili görüşlerimiz birbirine karışır; aralarındaki sınır silinir. Bu durum trajiğin özüyle ilgilidir; trajik eylem doğruyu ve eğriyi aşar.
Trajik kişi yaptığını yapar; yüksek, olumlu bir değeri gerçekleştirirken başka yüksek, olumlu bir değeri yok eder. Başka bir örnek olarak “Odysseus” gösterilebilir. Odysseus hep Kalypsa’nun adasında kalmak koşuluyla ölümsüz olabilir. Evine dönmemesine karşılık ona ölümsüzlük verilmek istenir.Ölmemeyi istemeyecek bir insan olabilir mi? Ama Odysseus Kalypso’ya hayır der, bir sal yapıp denize açılır. O, İthake’ye dönebilmek için ölümsüzlük olanağını yok etmiştir.
Scheler’le Nietzsche trajiğin ayrı ayrı yanlarını yakalamışlardır. Scheler’in bu sorunla ilgili yakaladığı çok önemli nokta, trajiğin, belli durumlarda iki yüksek (ve olumlu) değerin çatışmasında ortaya çıkmasıdır. Nietzche’nin ortaya koyduğu  önemli düşünceyse, trajik durumdaki kişinin bir tek değere hem evet hem de hayır demesidir. Olaylar olup biterken öyle durumlar yaratılır ki iki yüksek değer yan yana var olamaz; birinin gerçekleşmesi diğerinin yok olmasını gerektirir. Böyle bir durumda kişi durur; iki değerin her birine kendisi için evet, ama diğerini yok ettiği için hayır der ve durur. Trajik burada, bu durmada ortaya çıkar.

Ormanda dolaşırken bir gün Kral Midas, ağaçlar arasında Silenos’u görür; onun üstün bilgeliğinden yaralanmak için peşine düşer; sonunda yakalayınca ona “insan için en iyi olan nedir?” diye sorar. Silenos susar. Kral üsteleyince bir kahkaha atar ve der ki “ Var olmamak, varsa hemen ölmek, yok olmak; budur insan için en iyi olan” Midas susar. Silenos elleri arasından kayıverir. Nietzsche’nin trajik anlayışı Silenos’un bu bilge sözlerine ve kişinin ölümsüzlere katılma isteğine dayanır. Midas var olmanın korkunçluğunu, varlığın her an kendisini yutmaya hazır olduğunu,  her an kendisinin yok olması gerektiğini anlar, yok olmayı ister de. Ama o bu istekle dolu iken Apollon kulağına eğilerek, hep yaşaması, biçimini, adını hep koruması gerektiğini fısıldar. Böylece Silenos sonsuz yok olmaya, Apollon da onu sonsuz var olmaya sürüklerken, kişi kendi yaşamını yaşar. Yaşama evet der; yaşam en üstün değeri kazanır. Nietzsche’nin görüşündeki çatışmada yüksek ama karşıt iki değer çatışır. Bunlardan biri olumlu, diğeri olumsuzdur. Ya da denilebilir ki, Nietzsche’nin trajik çatışmasında bir tek değere hem evet hem de hayır denilir. Nietzsche’nin trajik görüşü yukarıda belirtildiği üzere Silenos’un bilgeliğiyle Apollon’un bilgeliği arasında bocalayan, hemen yok olmak ve aynı zamanda hep yaşamak isteyen kişinin durumu, yaşamın kendisidir.

Her ölüm acı olmakla, keder uyandırmakla beraber trajik değildir kuşkusuz.

Filme dönecek olursak tanınmış bir cerrah olan Steven Murphy (Colin Farrell) göz doktoru eşi Anna (Nicole Kidman) ve iki çocuğu Kim ve Bob’la görünüşte huzurlu bir hayatı vardır. Steven aylar önce bir ameliyatta bir hastasını kaybeder. Daha sonra hastanın oğlu olan, son zamanlarda sık sık görüştüğü, Martin (Barry Keoghan) adlı genci kanatlarının altına almaya çalışır.Ancak Martin kısa bir süre sonra hepsinin hayatını değiştirecektir. Steven’ın günah çıkarmak için Martin’i kanatlarının altına alma isteği felaketle sonuçlanacaktır.

Steven ameliyata alkollü girerek büyük bir hata yapmıştır. Martin de bu durumun farkındadır ve yavaş yavaş aileye sızmaya, aile üyelerini avcunun içine almaya başlar. Bir süre sonra da asıl isteğini açıklar. Babasını öldürdüğü için Steven’dan bir seçim yaparak ailesinden birini öldürmesi gerektiğini, adaletin de böyle sağlanacağını söyler. Ancak trajik durum burada ortaya çıkar. Film gerçekçi olarak başlasa da yönetmenin asıl üslubuna doğru evrilir. Martin ailedeki herkesi bir şekilde etkisi altına almıştır. Steven bir karar vermek zorundadır. Ya seçim yapıp ailesinden birini öldürecek ya da Steven hariç tüm aile yavaş yavaş ölecektir. Steven uzunca bir süre karar veremez böyle bir şeyin gerçekleşeceğine de olanak vermez. Ancak bir süre sonra çocuklar yemek yiyemez hale gelir daha sonra da elden ayaktan düşerler, felçli bir hasta gibi hareket edemez hale gelirler. Modern tıp da bu duruma çare olmaz. Martin aileyi adeta lanetlemiştir. Çocuklar Martin’in önceden bahsettiği gibi  ölmeden önceki son safhaya gelirler ve Steven sonunda kaçınılmaz olarak seçim yapar, daha doğrusu rastgele bir seçim yapmaya çalışır ve sonuç olarak da Bob ölür.
Bu noktada da Steven’ı ahlaki açıdan eleştirmek mümkün mü? Trajik kavramının ahlakı nasıl susturduğu, doğruyu- eğriyi nasıl aştığı bu filmde net bir şekilde karşımıza çıkar. Steven kaçınılmaz olarak yapması gerekeni yaptığı halde ortada bir suç kalır; ama bu suçu kaçınılmaz olduğundan bir yere yerleştirmek mümkün değildir. Steven yapması gerekeni yapmasaydı bu kez de ailesindeki kendi hariç herkesin yok olmasına neden olacaktı. Kendi oğlunu öldürmesi gerekli bir eylem! Olmasına rağmen ortada bir suç kalmasına rağmen ahlaki açıdan bir suçludan söz etmek mümkün değildir. İşte bu da trajiğin özüyle ilgilidir. Suç işlenirken o koşullarda Steven başka türlü davranamaz. Böylece sorun ahlaki açıdan askıda kalır. Trajik kişi olan Steven ne suçlu ne de suçsuzdur. Burada bahsedebileceğimiz şey sorumluluktur. Bu sorumluluk Steven’a aittir. Her yerde sırtında taşıması gereken ağır bir yük, kayadır.

Yavaş ilerleyen, yavaş ilerledikçe de gerginlik katsayısını tavan yaptıran bu filmde, kaçırılmaması gereken asıl önemli olan nokta filmin oldukça rahatsız edici, uçlardaki gerilim atmosferinden ziyade cerrah Steven Murphy aracılığıyla yönetmenin yüzümüze çarptığı adalet kavramı, “trajik” kavramının ve “trajik kahraman” olmanın ağırlığının yarattığı tarifi olmayan, korkutucu, hatta çoğu zaman yıkıcı,   rahatsız edici ruhsal şiddet.

Yorgos Lanthimos’un bu filmdeki büyük başarısının sebebi, bana göre, gerçek yaşamda da her insanın başına gelebilecek olan trajik olayların ve trajik kahraman olmanın ezici ağırlığını,  seyirciyi filmin başından sonuna kadar diken üstünde tutup, iliklerine kadar hissetmesini, bu kavramları düşünmesini sağlamasında yatıyor. Bu filmle Lanthimos Hollywood’a açılmasına rağmen “Kynodontas” filmindeki performansının da üzerine katarak emin adımlarla ilerliyor diyebiliriz.

“The Killing of a Sacred Deer” güçlü senaryosu, sinematografisi, yönetmenin önceki filmlerinden alışkın olduğumuz donuk oyunculukları(Barry Keoghan’ın muhteşem oyunculuğuna şapka çıkarmak gerekiyor) ve yarattığı sağlam atmosferle kaçırılmaması gereken bir film.Ayrıca yılın en iyi filmi olmaya da aday.
***İOANNA KUÇURADİ’NİN “SANATA FELSEFEYLE BAKMAK” ADLI KİTABINDAN ALINTILAR YAPILMIŞTIR.***
Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un Cannes film festivalinden en iyi senaryo ödülüyle dönen son filmi “The Killing of a Sacred Deer” adından da anlaşılacağı üzerine “İphigenia” mitosuna gönderme yapmakta  ve temel meselesini bu mitos üzerine inşa etmektedir. Öncelikle “İphigenia” mitosunun ne olduğundan kısaca bahsetmekte fayda var.İphigenia  Eski Yunan mitolojisinde Kral Agamemnon ile Kraliçe Klytaimestra’nın kızıdır. Efsanesi ise …

Genel Puanlama

Genel Puanlama - 83%

83%

Okuyucu Oylaması 4.33 ( 2 Oylamalar)
83

İrfan Yalçın Hakkında

Sanat tutkunu,7. Sanat aşığı.Sinemanın düşündüren,sorgulatan,felsefi ve farlılıkları görmemizi sağlayan yanını seven ,sinemanın en güçlü sanat dalı olduğuna inanan sinefil.Eğitimine Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesie Radyo,Sinema ve Televizyon bölümünde devam etmekte.

Bir Cevap Yazın