Ana Sayfa Dosyalar En'ler 2020’nin En İyi 20 Filmi

2020’nin En İyi 20 Filmi

2020’nin En İyi 20 Filmi
0

Önemli festivallerin yapılamadığı veya çevrimiçi gösterimlerle yapıldığı 2020 senesini nihayet sağ salim atlattık. Gişe filmlerinin 2021 yılına ertelendiği, sinema açısından kısır geçen senenin sonunda elimizde az da olsa iyi film kaldığını söyleyebiliriz. birdunyafilm.co ekibi olarak 2017 yılında başladığımız ve bir geleneğe dönüşmesini istediğimiz sene sonu listesini gecikmeli de olsa paylaşmanın heyecanını yaşıyoruz. 12 yazarımızın katılımıyla oluşan listemizle 2020 sinema yılını kapatıyoruz. 32 filmlik tam liste için: 2020 En İyi Filmler

2021’nin sinema salonlarına döneceğimiz, iyi sinemaya doyacağımız bir yıl olması dileğiyle, sanatla kalın!

20. Apples

Christos Nikou‘nun ilk uzun metrajı 2020 sinema yılını çeşnilendiren sürpriz filmlerden biri olarak karşımıza çıktı. Yorgos Lanthimos ile Dogtooth (2009) filminde yardımcı yönetmen olarak da çalışmış olan yönetmen Nikou, Yunan Yeni Dalga Sineması (Greek Weird Wave) geleneğini takip ediyor ve yine bu tarz “tuhaf” filmleri sevenlerin hoşuna gidecek oldukça çarpıcı ve başarılı bir filme imza atıyor. Hayatımızı, alışkanlıklarımızı kökünden değiştiren 2020 senesine uyabilecek bir unutkanlık salgını ile başlayan film, Aris karakterinin kaybettiği hafızasını geri alma uğraşını takip ediyor. Nikou’nun, ana karakteri gibi olaylara sakin bakışı, geniş planlarla karakterinin yalnızlığını aktarışı, filmin özgün taraflarından sadece birkaçı. Farklı noktalara evrilebilecek, devlet ve sistem eleştirisini de içeren, izleyeni sürekli düşünmeye iten film, oldukça kişisel bir kabullenişle, hisli bir yerde bitiyor. Hafızanın, travmaların, kazaların katmanları açılırken kendi hayatımızdaki dönüm noktalarını yeniden hatırlarken buluyoruz kendimizi. Mila (Apples) farklı bakımlardan önemli bir deneyim sineması aynı zamanda. Tuncay Uravelli

19. The Vast of Night

Andrew Patterson’ın ilk filmi olma özelliğini de taşıyan The Vast of Night, bir basketbol sahasında başlayan ve muazzam kamera işçiliğiyle filmin de referans verdiği gibi adeta bir radyo tiyatrosu gerginliğinde sizi bu sahadan tekinsiz ve gizem dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculuk 50’lerin mitlerine dair birçok referansı barındıyor, filmin bizatihi girişi dönemin kült TV işlerinden The Twilight Zone’a bir gönderme. Patterson bu mitlerin ve referansların arasından, uyumlu ve harika performans çıkaran iki başrolle beraber sonu hariç orijinal ve 90 dakikalık her an diken üstünde bir deneyim yaratmayı başarıyor. The Vast of Night’ı maalesef ülkemizde sinemada izleyemedik, her şeyiyle sinema salonu için yapılmış bu filmi, Amazon Prime Video sayesinde izleyebildik. Bu küçük kasaba gerilimi içindeki ses, kurgu ve sinematografi kalitesi ile birlikte Patterson’ın geleceği açısından bize büyük umutlar veriyor, Amerikan bağımsız sinemasından çıkan bu küçük bütçeli harika film, umarım unutulan bir türü küllerinden tekrar doğurur. Anıl Boydağ

18. Lovers Rock

Steve McQueen’in, İngiltere’deki azınlık Karayip topluluklarının kimlik mücadelelerine ve yaşamlarına eğildiği Small Axe serisinin ikinci filmi olan Lovers Rock, bu senenin en tempolu ve en iyi işlerinden. Küçük bir dünyada aşk ve müziği harmanlayan filmi kelimeler izah edebilmek inanın kolay değil. Ana karakterleri tanıdığımız kısa bir giriş bölümünün ardından bir ev partisine yönelen film, görünürde Martha ve Franklyn’in aşkına yönelse de, arka planda topluluğun yaşamına, kadın kimliğinin mücadelesine ve Karayip kültürüne ve sınıfa dair bir anlatı. Pek tabii ki filmdeki birincil önemde olan şey bu da değil, McQueen’in salona yerleştirdiği kamerayla beraber aşk, müzik, heyecan ve burada tekrar yaratılan toplum hissi insanı adeta büyülüyor. Müziğin dışındaki diyaloglu anların müzikle ve dansla gelen gerilimin, aşkın, şehvetin akıcı ve hiçbir şekilde düşüş yaşamadan ilerleyişi, Lovers Rock’ın asıl alametifarikası. Anıl Boydağ

17. Tenet

Tenet, Nolan filmlerinin bir toplamı gibi: Zamanı bükerek hikâyeyi farklı bir zamansal katmana taşımasında Inception’dan, protagonistin çıktığı yolda farkında olmadan kendi başlangıcına ulaşmasında Interstellar’dan ve son bölümde neredeyse tür değiştirerek bir savaş filmi atmosferine bürünmesinde Dunkirk’ten ilhamlar var. Ancak tüm bunların yanında, Tenet’te kendini anlaşılmazlığın şehvetine kaptırmış bir yönetmenin zaaflarını görmemek de mümkün değil. Tıpkı Tenet misyonunu yürüten casusların dünyayı kurtarırken yaşanılanları olağan akışına bırakmaları gibi, Nolan da “anlaşılmaz yönetmen” mitinden dokunan dokunulmazlık zırhını üzerine geçirerek gerisini filmin geriye doğru akışına teslim ediyor. Burak Yılmaz: Yazının tamamı

16. The Woman Who Ran

Hong Sang-soo’nun 2020 yılı yapımı son uzun metraj filmi The Woman Who Ran (Kaçan Kadın) geçtiğimiz şubat ayının sonunda gerçekleşen Berlin Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” (Gümüş Ayı) ödülünü de beraberinde getirmişti. Türkiye’de gösterimi ise pandemi nedeniyle 39. İstanbul Film Festivali galalarıyla birleşen Filmekimi’nde yapıldı. Cahiers du Cinéma dergisinin listesi de dahil olmak üzere birçok listede geçtiğimiz yılın en iyi 10 filmi arasında yerini aldı. The Woman Who Ran, Sang-soo sinemasının alıştığımız ögelerinin yinelendiği, diyalogların sadeliğinde, sık zoomlarda, sabit kamera kullanımında, uzun masa konuşmalarında ve oyuncu tercihiyle yönetmenin kendini hatırlattığı, daha ilk bakışta dahi onun sineması olduğuna dair ipuçlarını toplayabildiğimiz bir film. Aslı Öztürk: Yazının devamı

15. The Invisible Man

Saw ve Insidious serilerinin yaratıcısı Leigh Whannell’ın yönettiği üçüncü uzun metraj film olan The Invisible Man, kariyerinin en iddialı işlerinden biri oluyor. Film ilk bakışta Hollywood’un son dönemde ortaya çıkan yeniden çevrim dalgasının bir devamı gibi görünse de Whannel’in bu tanıdık hikâyeyi güncel temalara uygun bir şekilde günümüze uyarlaması sayesinde bu gruptan ayrılıyor. The Invisible Man, eşi Adrian tarafından sürekli manipüle edilen ve hayatını istediği gibi yaşayamadığı için eşinden kaçan Cecilia’yı merkezine alıyor. Başrolde Elizabeth Moss’un harikalar yarattığı filmde, Netflix’in “The Haunting” serisinden tanıdığımız Oliver Jackson-Cohen de bulunuyor. Gerilim dolu açılış sekansıyla filmin tonunu belirleyen ve seyirciyi avcunun içine alan Whannel, korku ve gerilim ögelerini etkileyici kullanımıyla dikkat çekiyor. Bir önceki filmi Upgrade’le ilginç bir bilimkurgu aksiyon karışımı yaratan yönetmen, korku türünde de başarılı olacağının sinyallerini veriyor böylelikle. Sesil Yersu Uncu

14. Promising Young Woman

The Crown’ın Camilla Parker Bowles’ı ve Killing Eve’in senaryo yazarı olan Emerald Fennell’ın ilk yönetmenlik denemesi Promising Young Woman, komedi, dram ve gerilim temalarını yönetmenin taze fikirlerle bir araya getirmesi ve Carey Mulligan’ın başarılı performansı sayesinde yılın en dikkat çekici filmlerinden biri olmayı başarıyor. Filmde geleceği parlak bir genç kadın olan Cassie’nin, geçmişinde yaşadığı bir travma sonucunda hayatının altüst olması nedeniyle çıktığı intikam yolculuğuna eşlik ediyoruz. Yaşadığı bu olayın acısını erkeklerden çıkarmaya çalışan Cassie’nin hayatı, yolunun bazı eski “arkadaşlarıyla” kesişmesi nedeniyle tekrar değişime uğruyor. Eigth Grade’in yönetmeni Bo Burnham da başarılı bir performansla filmin yıldızı Carey Mulligan’a eşlik ediyor. Mulligan filmde tam anlamıyla bir “Me Too” dönemi anti kahramanı yaratırken hem kariyerinin hem de yılın en etkileyici performanslarından birini ortaya çıkarıyor. Britney Spears’ın efsanevi şarkısı Toxic’in kullanımı bile filmi yılın en akılda kalıcı işlerinden biri yapmaya yetiyor. Sesil Yersu Uncu

13. Dick Johnson Is Dead

Sinemanın iyileştirici, sağaltıcı gücüne inanıp bunu özellikle takdir edenlerin, Dick Johnson Is Dead ile özel bir bağ kuracaklarını düşünüyorum. Çünkü Cameraperson ile tanınan Kirsten Johnson’ın, kendi babasının ölümünü çeşitli senaryolarla tekrar tekrar çekip canlandırdığı belgeselinde bu gücün hem kamera arkasına, hem de seyircisine etkisi görülebiliyor. Bunu yaparken tüm kamera arkası bileşenleri sahneye dahil etmesi, sinematik büyüyü bozmak bir yana daha da güçlendiriyor. Yönetmen, demans nedeniyle durumu kötüleşmekte olan babasını ölümüne hazırlamak amacıyla yola çıkmış. Ancak daha çok geride kalanlar için bir hazırlık gibi bu. Evet hepimiz kendi cenazemizde arkamızdan söylenecekleri duymak isteriz, ama sevdiklerimizi kaybettikten sonra söyleyeceklerimizi, yüzlerine de söylemiş olma şansı aynı derecede önemli. Her anını ölümle, yaş aldıkça gelen hastalıklar, kayıplar ve vedalaşmalarla donatıp da ajite edilmemiş, hatta mizahi tonu çok iyi ayarlanmış renkli bir anlatı çıkmış ortaya. Dramatize etmeden de seyircisinin kalbine bu kadar dokunabilmek ve çok kişisel bir noktadan çıkıp böylesine evrensel olabilmek de büyük bir başarı. İlkyaz Altuğ

12. Days

Tsai Ming-liang, Tayvan İkinci Yeni Dalgası’nın mühim isimlerinden olmasıyla birlikte kurduğu anlatı diliyle de filmlerin gösterme pratiklerine dair öncü söylemler üretmiş bir isimdir. Sinemanın senaryo metinleri üzerinden anlam kazanması, bu senaryoların katmanlandırılıp detaylandırılması, oluşan eserin etkileyiciliği bakımından genel izleyici üzerinde büyük duygulanımlar uyandırabilir fakat filmin tanık olunan, izlenilen yönü üzerine odaklanan yönetmen; bazı temel karakter hareketleri dışında diyalog dahi barındırmayan ince senaryo metinleriyle ‘’o an orada olma’’nın sinemasını üretmiştir. Ulus Baker’in de belirttiği üzere bir filmi seyretmenin ötesinde görmenin esas olduğu anlayışı yönetmenin sinemasında ete kemiğe bürünürken, yine Baker’in üzerinde durduğu ‘’bir film ne zaman anlatılabilir olmaktan çıkıp aktarılamaz hâle gelir ve dilsel sanallığından kurtulur, o zaman gerçekliğe daha çok yaklaşır’’ düşüncesi; Tsai’nin sinemaya bakışını özetler niteliktedir.

Rizi (Günler), Vertov’un sine-göz’ünü Tayvan’a çevirip Kang (Kang-sheng Lee) ve Non (Anong Houngheuangsy)’un birbirlerinin yalnızlıklarını deneyimledikleri bir zaman dilimine götürüyor izleyenlerini. Titizlikle konumlandırılmış sabit planlarla çekim yapan kameranın şahitliğinde, karakterlerin hayatlarına diyalogsuz ve belirli bir mesafeden dahil olan izleyici Tsai’nin yine eskimeyecek bir yapıtı armağanına tanıklık ediyor. Salih Alp Gökçek

11. Soul

Çalıştığı okuldaki sınıfının duvarlarını süsleyen sanatçılar gibi ünlü bir caz piyanisti olmak isteyen, önüne gelen fırsatlarda bir türlü kendini göstermeyi beceremeyen bir öğretmenin dersinde film başlar. Birbirinden isteksiz, gönülsüz öğrencilerinin karşısında kendini öğretmek için hırpalayan bu öğretmenin adı Joe’dur. Joe babasının küçük yaşlarda götürdüğü bir caz mekanında caza aşık olmuştur. Hayallerinden uzak bir şekilde bir rutinin içerisindedir. Bir gün şansının döndüğü bir anda başına talihsiz bir olay gelir ve kendini çok farklı bir alemde bulur. Buraya bir çeşit ruhlar diyarı desek yanlış olmaz. Soul yapı gereği ve ister istemez Coco ve Inside Out animasyonlarından küçük tüyolar almış olsa da yarattığı kendine has evrenin esnek yapısı filmin albenisini artıyor. En sonda ise verdiği mesajla takdirleri toplamayı başarıyor. Hürrem Erdoğan

10. The Metamorphosis of Birds

Catarina Vasconcelos‘un ilk uzun metrajı A Metamorfose dos Pássaros, yetkin bir sinemacının doğuşunu müjdeliyor. Bir otobiyografi olarak da okunabilecek bu deneysel belgesel, zaman, mekân, eşya, hayat, doğa hakkında büyük laflar etmeden, imgeler yardımıyla konuşan bir hatırat, bir fotoğraf albümü ortaya çıkarıyor. Yönetmen, babaannesi ve dedesinin tanışmasıyla başlattığı anlatıda, mektup yöntemini kullanarak şiirsel bir efekt yaratma çabasında. Aynı zamanda insan-doğa birlikteliğinin, ayrılmazlığının altını çizen meditatif bir film karşımızdaki. Bir ailenin/evin kuruluşu, çocukların büyümesi, yuvadan uçuşu, her eve uğrayan ölüm, aynı evin doğa tarafından ele geçirilmesi döngüsünü, Gabriel García Márquez başyapıtı Yüzyıllık Yalnızlık romanını hatırlatan doğal akışıyla sunması ve ilgilendiği meseleleri oldukça sade imgelerle vermesi, senenin mühim filmlerinden biri olarak öne çıkmasını sağlıyor. Tuncay Uravelli

9. Undine

Undine konusunu mitolojik bir hikâyeden alan çağdaş ve serbest bir uyarlama. Mitolojiye göre deniz tanrısı Neptün’ün kızı olan ölümsüz su perisi Ondine bir gün denizin sığ kıyılarında otururken bir şövalye ile tanışır ve ona aşık olur. Şövalye ise Ondine’nin aşkına karşılık verir ve o gece yıldız ışıklarının altında evlenirler ancak bir süre sonra şövalye deniz kızından sıkılır ve başka bir kadın ile birlikte olur. Bu evlilikten haberdar olan ve kızının aldatılmasına kızan Neptün ise çok öfkelenir ve şövalyeyi korkunç bir şekilde lanetler. Lanete uğrayan şövalye her nefes alışverişini bilinçli bir şekilde kontrol etmek zorundadır ve eğer uyursa nefesini uykusunda kontrol edemeyeceği için ölecektir.

Christian Petzold, Undine ve Christopher’ın aşkını sade ve gösterişsiz bir şekilde sunuyor. Aşkın sadeliğini ve güzelliğini anlatırken de her filminde olduğu gibi Berlin’in muhteşem kent mimarisini ve Alman kırsalının muhteşem doğasını seyirciye göstermeyi ihmal etmiyor. Güzel ve etkili bir sinematografi izlerken aynı zamanda Víkingur Ólafsson’un dokunuşuyla Johann Sebastian Bach’ın Organ Sonata No.4‘ünü de dinliyoruz. Bunun yanında Almanya’nın iki ideolojik bölge olarak ayrıldığı 90’lı yıllardan önce çocukluğunu ve gençliğini yaşayan yönetmen Petzold’un siyasi ikiliklerin bulunduğu hayatının esintilerini sinemasındaki her filmde olduğu gibi bu filmde de görürüz. Oğuzhan Altunkurt: Yazının tamamı

8. Another Round

Bu sene salgın nedeniyle iptal edilen 73. Cannes Film Festivali sonrası festival yönetiminin filmleri sinemaseverlerle buluşturmak için hazırladığı “Cannes 2020” seçkisinde yer aldıktan sonra galasını 45. Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren Another Round, yılın en beğenilen yapımları arasında gösterildi. Thomas Vinterberg, Mads Mikkelsen ve Tobias Lindholm’u The Hunt (2012) sonrası yeniden bir araya getiren film, dört lise öğretmeninin, zihin açıcı olduğunu düşündükleri için her gün belirli bir oranda alkol tüketme kararı almasını konu alıyor. Bir arkadaşlık hikâyesinin perde arkasında, alkolle kurulan bağ sonrası kendini bulma hikâyesine dönüşen Another Round’un tonu da karakterlerin ruh hali gibi son perdeye gelirken ağırlaşıyor. Bu radikal karar sonrası bilinmezliğin içerisine düşen karakterler, huzur bulma yolunda ilerlerken kendilerini bir çıkmazın içerisinde bulurlar. Uzun yıllar akıldan çıkmayacak final sahnesi, Mads Mikkelsen’in başarılı performansı ve Vinterberg’in rejisiyle Another Round yılın en iyi filmlerinden. Mert Kokılıg

7. Mank

1930’lar Amerikan kamuoyunda ve spesifik olarak Amerikan siyasetinde, Sovyetler paranoyasının, Komünizm korkusunun ortaya çıktığı ve yükseldiği zamanlardı. Sinemanın kitle kültürü üzerine etkileri çıkarımlarının yapıldığı dönemde de, Amerika’ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi’nin ilk dönemlerdeki baskıları hissediliyordu, ki bu baskı 40’ların sonunda Kara Liste ve “Hollywood Onlusu” olaylarını doğuracaktı. Mank, bu bakımdan Herman J. Mankiewicz’in kişisel öyküsü ve Citizen Kane hikayesinin hangi sebeplerle ortaya çıktığını gösterse de diğer yanıyla Hollywood’un altın dönemine ve stüdyo sistemini tekrar tartıştıracak bir film olma özelliğini de taşıyor. Anıl Boydağ: Yazının tamamı

6. I’m Thinking of Ending Things

Kaynak materyal üzerinden bakıldığında, filmin büyük anlamda kitap kurgusuna sadık kaldığını söylemek mümkün. Fakat Kaufman’ın özellikle roller üzerinden anlatıyı çok daha muğlak hale getirip, farklı alanlara ait kavramsal ögeleri daha cömertçe kullanması; kitaba göre oldukça girift bir yekûna vesile oluyor. Kitabın bölümleri arasında, bir intihara dair yapılan konuşmalar ve verilen bilgiler okuyucuyu kolayca tahmin edebileceği bir sona yönlendirirken, Kaufman öyküde hiçbir sabit nokta bırakmayarak herhangi bir anın üzerine odaklanabilme fırsatı bırakmıyor. I’m Thinking of Ending Things, referans zengini içeriği ve doğrultusu kestirilemeyen anlatısıyla oldukça talepkâr bir yapıt. İzleyenlerin, kendilerini bir beynin kıvrımlarında bulduğu film, elinde harita olmadan gezilmeye çalışılan bir zihnin iz düşümü. Salih Alp Gökçek: Yazının tamamı

5. Never Rarely Sometimes Always

Bir Amerikan bağımsız yapımı olmasına rağmen Doğu Avrupa sinemasının diyaloğu az, soluk renkli ve kasvetli atmosferini çağrıştıran yapısıyla, tematik bir ilham kaynağı olarak Romanyalı yönetmen Cristian Mungiu’nun 4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007) filmini kolayca akıllara getiriyor. Çavuşesku’nun otoriter Romanya’sında yasaklı olan kürtaj işlemini yaptırabilmek için gizli kapaklı otel odalarında mücadele veren genç bir kadın ve ona var gücüyle destek olan arkadaşını merkeze alan yönetmen Mungiu’nun kurduğu olay örgüsü, yankısını Never Rarely Sometimes Always filminde, bu kez demokratik bandrollü bir ülkede, daha yaşça küçük iki genç kadının New York’a uzanan kürtaj yolculuğunda buluyor. Yine de Mungiu’nun aksine Eliza Hittman’ın çerçeve ve anlatı tercihleri sert ve yüklü imajlardan müteşekkil değil. Film, lise müsameresinde şarkı söyleyen Autumn’un performansını yarıda kesen izleyiciler arasındaki bir erkek öğrencinin cinsiyetçi sözlü taciziyle açılıyor. Nitekim yönetmenin bu sahneden başka izleyiciye ‘gösterdiği’ rahatsız edici bir olay yok. Burak Yılmaz: Yazının tamamı

4. Wolfwalkers

WolfWalkers, Cartoon Saloon’un elinden çıkma İrlanda Folkloru Üçlemesi’nin son ayağını oluşturuyor. Tomm Moore’un öncülüğündeki diğer iki filmle (The Secret of Kells, 2009 ve Song of the Sea, 2014) içeriğindeki detaylarla da köprü kuran film, ekolojik tavrını sadece hayvan hakları gibi tek bir konu üzerinde yoğunlaştırmak yerine; türcü ve baskıcı her türlü bakışa karşı mevzileniyor. Hayvanlara, özellikle de bir türe karşı ve hatta genele vurarak söylemek gerekirse herhangi bir topluluğa yönelik böylesi cepheleşmiş bir toplumda; bu toplumun dinamiklerinin de sağlam olamayacağını, içe kapanıp çevreyi de kendi kullanımı için ehlileştirme dürtüsünün insanın içinden çıktığı doğaya ve buna müteakip kendine de yabancılaşma nedeni olduğunu gösteriyor film. Salih Alp Gökçek: Yazının tamamı

3. First Cow

Reichardt’ın yavaş sineması düşünüldüğünde, yapıtın muhteviyatı bu anlayışla büyük bir uyum yakalıyor. Doğa unsurlarının sinemasında büyük yer edindiği yönetmen, ana akımdan uzak ritim duygusunu; müziğin, kamera hareketlerinin ve her bir kesmenin bir akışın içinde oldukça durağan şekilde aktığı bir bütünlükte cisimleştiriyor. 1.37:1 görüntü formatının minimalist dokuyu beslediği yapıt, William Tyler’ın folklorik besteleriyle western olgusunu hissettirmekte. Yönetmenin sinemasında aşina olunan isimlerden Christopher Blauvelt’in kamerası doğallık anlayışından bir an olsun ayrılmıyor. Filmin genel görünümü ve tonu için Blauvelt ile çekimlere başlamadan önce, Ugetsu (Kenji Mizoguchi, 1953) ve Apu Üçlemesi (Satyajit Ray) gibi gecekondu-baraka tipi evlerden oluşan mahalleleri içeren filmleri tekrar gözden geçirdiklerini belirten Reichardt, özellikle eski Batı çizimlerinde uzmanlaşmış Frederic Remington’ın resimlerindeki renk paletlerinin de filmin görselliği için yardımcı olduğunu söylüyor. Salih Alp Gökçek: Yazının tamamı

2. Sound of Metal

Dünya prömiyerini 2019 Toronto Film Festivali’nde yapan Sound of Metal, müziği hayatının merkezine koymuş bir “noise metal” davulcusunun aniden yaşadığı duyma kaybıyla baş etme çabasına odaklanıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ilk kurmaca uzun metrajıyla sinemaseverlerin karşısına çıkan, daha önce The Place Beyond the Pines (2012) filminin senaristlerinden biri olan Darius Marder var. İlk yönetmenlik deneyimi olmasına karşın Marder, mütevazi bir senaryoyu seslerin ve sessizliklerin yön verdiği hisli bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.

(…) Gündelik hayatın seyri içinde kayıtsız kaldığımız tüm bu seslerin hepsine birden seyirci olarak kulak kesiliyoruz. Darius Marder daha en başından dikkatimizi gördüklerimizden duyduklarımıza çeviriyor, Ruben’in belki de son kez duyacağı seslerin jübilesini yaptırıyor. Filmde Ruben’in geçmişine, onu aykırı, hatta bağımlı bir kişilik yapan hikayesine değinilmiyor. Filmin anlatısı geçmişle değil, şimdiki zamanın kırılganlığıyla, yarının belirsizliğiyle meşgul oluyor daha çok. Ruben’in ‘şimdiki zaman’ı ve geleceği müzikten ibaret. Sevgilisi de kendisi gibi müzisyen, beraber çaldıkları metal grubunun vokalistliğini yapıyor. Birlikte kaldıkları karavan bile bir müzik stüdyosu gibi ekipmanlarla döşenmiş. Bu haliyle bir metafordan fazlasına işaret ediyor: Müzik, Ruben’in tek sığınağı. Burak Yılmaz: Yazının devamı

1. Nomadland

Hem Toronto Film Festivali hem de Venedik Film Festivali’nde büyük ödüle ulaşan ilk film olma başarısını gösteren NomadlandFrances McDormand’ın kariyer zirvesine ulaşarak olağanüstü oyunculuğuyla hayat verdiği Fern isimli bir kadının ekonomik krizin sebep olduğu işsizlik ve eşini kaybetmenin verdiği duygusal yıkımla baş edebilmek için karavanıyla Amerika’nın batısına doğru yolculuğuna odaklanırken bir yol filminden fazlasına, çok katmanlı bir yersiz-yurtsuzluk dramasına dönüşüyor. 2008 yılındaki küresel krizin Amerikan ekonomisinde bıraktığı tahribatın bir yansıması olarak Fern’ün çalıştığı alçıtaşı fabrikasının kapanması ve akabinde yaşadığı yerden uzakta, karavanını evi belleyen bir prekarya olarak istikrarsız işlerde çalışmaya başlaması filmin hikâyesine güçlü bir politik arka plan tedarik etse de ismiyle müsemma Nomadland filmi, göçebelerin diyarına etnografik bir bakış atarken aktüel-politik bir hat takip etmek yerine Fern’ün kendini tanımladığı sözcüklerle, berduş yakıştırmasına karşılık gelen evsizlerin (homeless) değil, evi olmayanların (houseless), yani evlerini geride bırakanların yaşamla ve birbirleriyle kurdukları esnek ama bir o kadar da içten ilişkilenmeleri ön plana çıkarıyor. Burak Yılmaz: Yazının tamamı

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir