Ana Sayfa Dosyalar En'ler 2024’ün En İyi 30 Filmi

2024’ün En İyi 30 Filmi

2024’ün En İyi 30 Filmi
0

Sinemayla yatıp kalkan biz sinemaseverler için listeler her açıdan heyecan verici ve kolektif listeler de Türkiye’den çağdaş sinemanın nasıl izlendiğine dair güzel veriler sunuyor. Filmleri kıyaslama çabasına girmeden, sene sonunda zihnimizde kalanlara bakmak, birdunyafilm ekibi olarak 2017 yılında başladığımız ve uzun sürecek bir geleneğe dönüşmesini istediğimiz sene sonu listelerini yapmamızın asıl sebebi. Bu sene 32 değerli katılımcının oylarıyla oluşan listemizi okuyucularla paylaşıyoruz.

69 filmlik tam liste için: 2024 En İyi Filmler

Umarız 2025 senesi salonları doldurduğumuz, festivallerin heyecanını yaşadığımız, sinemaya doyacağımız bir yıl olur, sanatla kalın!

30. Crossing

Türkiyeli sinemaseverler olarak, İstanbul’un arka sokaklarının iyi portrelenmiş hikâyelerini izlemeye hasret kaldığımız bir gerçek. Gürcü yönetmen Levan Akın’ın, İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğumuz Crossing filmi, tam da bu ihtiyacı karşılayan mütevazı bir yapım. Film, uzun süredir haber almadığı trans yeğenini bulmak için Gürcistan’dan İstanbul’a doğru yola çıkan Lia ve ona eşlik eden genç ve hınzır komşusu Achi’nin, İstanbul sokaklarındaki arayışlarına ve karşılaşmalarına odaklanıyor. Ucuz otellerden salaş meyhanelere, seks işçilerinin bulunduğu ara sokaklardan Beyoğlu’ndaki trans komünitesinin yer aldığı gettolara kadar, Crossing öteki İstanbul’un kalbine inen bir anlatı sunuyor. Lia ve Achi ile tekinsiz gibi görünen bu sokaklara dalarken, film, dışlanmışların kurduğu kapsayıcı ve yaşam dolu dayanışma ağlarına belgeselvari bir bakış atıyor. Filmin bu denli sade, doğal ama bir o kadar güçlü bir duygu biriktirmesinde, yönetmen Levan Akın’ın oyuncu kadrosunda trans komünitesine yer vermesinin de payı büyük. Bu tercih, filme hem samimi bir gerçeklik katıyor hem de hikâyeye daha derin bir anlam yüklüyor. Burak Yılmaz

29. The Count of Monte Cristo

2024 yapımı The Count of Monte Cristo, Alexandre Dumas‘ın aynı adlı klasik romanından uyarlanan ve Fransız yönetmenler Matthieu Delaporte ile Alexandre de La Patellière tarafından yazılıp yönetilen bir tarihi dönem macera-dram filmi. Film, 1815 yılında düşmanlarının hazırladığı bir tuzakla haksız yere hapse atılan genç denizci Edmond Dantès’nin hikâyesini anlatıyor. Château d’If adasındaki hapishanede on dört yıl geçirdikten sonra Dantès, diğer bir mahkûm Abbé Faria sayesinde Monte Cristo adasında gizli bir hazinenin yerini öğrenir. Hapishaneden kaçışının ardından bu hazineye ulaşan ve artık hayallerinin ötesinde zengin olan Dantès, Monte Cristo Kontu kimliğiyle geri döner ve kendisine tuzak kuranlardan intikam almaya başlar.

Edmond Dantès rolünde Pierre Niney‘i izlediğimiz film, 77. Cannes Film Festivali’nin yarışma dışı bölümünde dünya prömiyerini yaptı ve gayet güzel övgüler aldı. Film, 3 saatlik süresine rağmen hikâyesini izleyiciyi hiç sıkmadan ve başarılı bir şekilde sunmayı başarıyor. Daha önce pek çok kez filmlere ve dizilere uyarlanmış olan bu klasik romanın bana göre şu ana kadar yapılmış en iyi uyarlaması ile karşı karşıyayız. Sefa Dönmez

28. The Room Next Door

Pedro Almodóvar‘ın ilk İngilizce uzun metrajlı filmi olan The Room Next Door (Yandaki Oda), yıllar sonra yeniden bir araya gelen iki eski arkadaşın hikâyesini anlatıyor. Savaş muhabiri Martha (Tilda Swinton), terminal kanser teşhisi aldıktan sonra, eski dostu ve roman yazarı Ingrid’den (Julianne Moore) hayatına kendi şartlarında son verme planında yanında olmasını ister. Film, ölüm, dostluk ve insanın kendi kaderini tayin etme temalarını işlerken, Almodóvar’ın karakter odaklı anlatımı ve güçlü oyuncu performanslarıyla dikkat çekiyor.

Almodóvar, hayatın içinden temaları alıp kendi üslubuyla harmanlarken, bu sefer uç noktalarda, sınırları zorlayan bir ölüm dansına başlatıyor karakterini. Bu noktada, hayatın geriye dönük işlenmesi empati duygumuzu artırırken, bazı ikilemler film boyunca bize eşlik ediyor. Arkadaşının ölüm isteği karşısında doğru yolu seçmek, onun gerçek niyetini okumak ve psikolojik sağlığını sorgulamak gerekiyor. Aynı zamanda hukuken ağır bir sorumluluk olan bu durum, sadece ölümü amaçlayan kişi için değil, onun yanında duran için de zorlu bir sınav haline geliyor. Ötenazi meselesini etik açıdan düşünmeye sevk eden The Room Next Door, izleyicisini hassas noktasından yakalayacaktır. Anıl Meydan

27. The Brutalist

81. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve burada En İyi Yönetmen dalında Gümüş Aslan ödülünü kazanan The Brutalist, bu yılın en merak edilen filmlerinden biriydi. Yenilikçi estetiğiyle çokça konuşulan ve eleştirmenler tarafından “göçmenlik kavramının anıtsal bir senfonisi’’ , “modern sinemayı aşan bir film” olarak övülen film, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye göç eden, Holokost kurtulanı Macar Yahudisi mimar Laszlo Toth’un hayat hikâyesini anlatıyor.

Bu epik dönem filmi, aslında en çok ruhunu anlamak isteyenlere hitap ediyor. Adrien Brody’nin güçlü oyunculuğuyla göçmen olmanın ne demek olduğunu ve kabul görme çabasının nasıl bir yük olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Toth’un özgürlük arayışı hepimizin içinde bir yerde var olan bir arzu gibi. Film boyunca mimarlık, karakterin iç dünyasının bir yansıması olarak ön plana çıkıyor. Tóth’un tasarımları, onun kendini bulma ve yeni hayatına adapte olma çabasını simgelerken, mücadele ve kimlik çatışmalarına rağmen her sabah uyanıp yeni bir şey inşa etme gücünü nasıl bulduğumuzu hatırlıyoruz.

Göçmenlik, Travma ve Amerikan Rüyası ekseninde Laszlo Toth’un hikayesini anlatan film, aynı zamanda bir dönemin toplumsal ve sanatsal dönüşümünü de gözler önüne sererek hem şaşırtıcı hem de unutulmaz bir deneyim sunuyor. Lal Hazal Erkul

26. The First Omen

Kariyerinde daha çok TV’deki işleriyle ön plana çıkan Arkasha Stevenson’ın ilk uzun metraj filmi The First Omen, bu sene ki korku sinemasında en öne çıkan yapımlardan biri oldu.  

Roma’daki bir grup rahibin, kiliseden uzaklaşan insanları geri çekmek adına çok kötü fikirleri vardır. Bu fikir, bir tür genetik çalışmayla şeytanı tekrar yaratıp onu kontrol altına alarak, kilisenin Dünya’daki iktidarı için kullanmak. The First Omen’ı bu kadar ayrıksı kılan aslında en başta bu fikir. Bu fikir sayesinde, filmin bütün sac ayakları çalışıyor ve kendisine bir yol buluyor. Filmin sonu, hikayenin bitmediğine ve bir devam filmi geleceğine pekala yorumlanabilir. The First Omen, iyi bir ilk film ve iyi bir korku sineması, listemizin çeşitliliğinin de önemli bir parçası. Anıl Boydağ

25. It’s Not Me

Leos Carax’ın bu yeni orta metraj filmi, hem yönetmenin kendi kimliğini ve sinemasını sorguladığı hem de özellikle kendi ülkesinin sinema tarihindeki tartışmalı kişilere dair düşüncelerini ortaya koyduğu bir deneme diyebiliriz.  

Değişen sinemanın, kendisinin ve bununla yarattığı kimliğinin, onu gerçekten ifade edip etmediğini, yıllardır çektiği filmler üzerinden kendi benliğine dair bir arayış. Sadece bu da değil, bir göz kırpmanın bile yaratılan eserin yansıması konusundaki önemi, dikkatin git gide düştüğü çağımızda, göz kırpmanın bile yakalayamadığı sürede gerçekleşen planlar… Godard esintili bu orta metraj film, yönetmenin bunca yıl, zamana nasıl yenilmediğini de ortaya koyuyor, kendisini ciddiye almadan ama bir yandan arayışı da sonlandırmadan. Filmin sonunda bebek Annette’i kuklacıların nasıl hareket ettirdiğini görüyoruz, arkada Bowie’nin “Modern Love” şarkısı çalarken… It’s Not Me’yi tek çırpıda özetleyen an bu galiba ya da Roman Polanski’nin hayatının farklı dönemlerinde insanlar için neyi ifade ettiğini anlatırken kurduğu, insanı tanımlayan şeyin nasıl yıllar içinde değiştiğini gösterdiği sekans, bütün filmi açıklıyor. Anıl Boydağ

24. The Seed of the Sacred Fig

Bundan tam 3 yıl önce İran’da Mahsa Amini adındaki bir kadının ölümünden sonra İran’da kadınlara uygulanan baskılar tekrar gündeme geldi. Her ne kadar İran yönetimi Mahsa Amini’nin ölümünün doğal bir ölüm olduğunu savunsa da sonradan açığa çıkan gerçekler gözetim altındayken uğradığı işkenceden ötürü öldüğünü tüm dünyaya gösterdi. Yönetmen Mohammed Rasoulof ise olaylara kayıtsız kalmadı ve o dönemde yaşananları bir çekirdek aile üzerinden sinemaseverlerle buluşturdu. Filmin başından itibaren gerilimin dengesini iyi kuran, İran’ı arka profile, yer yer ön hatta iyi taşıyan bir film The Seed of Sacred Fig. Bazı toplumlarda kadınların yaşam mücadelesinin halen devam ediyor olduğunu, Orta Doğu’yu iki yüzlü Avrupalılara kültürel anlamda tekrar tanıştıran bir film. Hürrem Erdoğan: Yazının tamamı

23. Vermiglio

Maura Delpero’nun senaristliğini yaptığı ve yönettiği, savaşın bireyler ve toplum üzerindeki etkilerini derinlemesine inceleyen çarpıcı bir İtalyan drama filmidir. Film, 1944 yılında, İtalya’nın Alp köyü Vermiglio’da geçer ve savaşın gölgesindeki bir aile üzerinden topluluğun hikâyesini anlatır.

Hikâye, köy öğretmeni Cesare ve eşi Adele’nin, sürekli değişen savaş koşulları altında ayakta kalmaya çalışan geniş ailesine odaklanır. Ailenin en büyük kızı Lucia’nın, köye gelen savaş kaçkını Pietro ile yaşadığı karmaşık ilişki, hem köyde hem de ailede dengeleri alt üst eder. Delpero, karakterlerin iç çatışmalarını ve aile dinamiklerini büyük bir duyarlılıkla işlerken, savaşı hem fiziksel hem de metaforik bir tehdit olarak ele alır. Ayrıca Delpero’nun baba figürünü çizdiği hatlar da ilgi çekicidir. Bir yandan eğitime ve sağduyuya değer veren diğer yandan kendi fikirlerine ve imajına uymadıkları anda çocuklarını küçük düşürmekten çekinmeyen bir tiranı da temsil etmektedir.

Film, büyüleyici mevsim manzaraları, doğal oyunculukları ve yavaş yavaş yükselen dramatik gerilimiyle izleyiciyi içine çeker. İnsan doğasının karmaşıklığını ve savaşın yıkıcı etkilerini incelikle işleyen Vermiglio, izleyiciyi savaşın ortasında insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulamaya davet eder. Ve savaşın insanın hayatından neleri çaldığını daha sakin ama bir o kadar etkileyici şekilde gözler önüne sererken, film ataerkil düzenin uçurumlarını ve mekanizmalarını şaşırtıcı bir karmaşıklıkta ortaya koyarak seyircinin ilgisini ödüllendiriyor.

2024 Venedik Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan Vermiglio, şiirsel bir anlatıyla tarihsel bir gerçekliği harmanlayan, etkileyici bir sinema deneyimi sunuyor. Delpero’nun ustalığı, bu filmi unutulmaz kılıyor. Sedef Açıkgöz

22. Flow

Yapımı yaklaşık 5,5 yıl süren Flow, kıyamet sonrası, insanlardan arınmış bir dünyada geçiyor. Filmin kahramanı yuvarlak gözleri olan siyah bir kedi. Kedinin rutin bir gündelik yürüyüşünde karşılaştığı köpeklerin onu kovalaması ile film başlıyor. Bu kovalamayı bir anda nereden geldiği belli olmayan çok büyük bir su baskını bölüyor. Sıradan bir su baskını veya küçük çaplı bir sel değil bu. Etrafta görebileceğiniz bütün kara parçalarını yutuyor. Sadece yüksek tepeler kalıyor. Kedi de zorlu bir mücadeleden sonra biraz da şansla bir şekilde kendini bir teknenin içine atmayı başarıyor. Orada kendisini yarı sucu bir hayvan olan kapibara karşılıyor. Yolculuklarına beraber devam eden ikili zamanla birbirlerine alışıyor. Küçük teknelerine daha sonra bir sekreter kuşu ve filmin başında onu kovalayan köpeklerden olan golden retriever da dahil oluyor. Filmin büyük çoğunluğu bu dörtlünün başından geçenleri konu alıyor. Hürrem Erdoğan

21. Chime

Kültleşmiş Cure filminin yönetmeni Kiyoshi Kurosawa, izleyiciyi bir kez daha tekinsiz bir atmosfere davet ediyor—bu kez 45 dakikalık bir orta metraj denemesiyle. Bir aşçılık okulunun, ameliyat odasını andıran mutfağında açılan hikâye, öğrencilerden birinin kafasının içinde engel olamadığı çınlama sesleri duyduğunu iddia ederek intihar etmesiyle başlıyor. Bu gerilim, aşçılık eğitmeni Takuji’ye de bulaşan ve giderek yayılan bir tür delilik pandemisiyle zirveye ulaşıyor. Çınlama seslerinin dışarıdan duyulabilir olmamasıyla gelen belirsizlik şiddetin ortaya çıkacağı anları bir piyangoya dönüştürürken filmin gerilim dozunu yükseltiyor. Kurosawa’nın Cure ve Pulse filmlerinden aşina olduğumuz soğuk, duygusuz ve tuhaf karakterleri, burada da kadrajda görünen ve görünmeyen yönleriyle tekinsizlik hissini pekiştiriyor. Chime, orta metraj olması sebebiyle derinleşmek için yeterli alan bulamasa da etkileyici ses tasarımı ve iç-dış mekanların bunaltıcı kasvetiyle seyirciyi paranoya dolu bir deneyime ortak etmeyi başarıyor. Burak Yılmaz

20. My Favourite Cake

Maryam Moghaddam ve Behtash Sanaeeha’nın yazıp yönettiği, dünya prömiyerini 74. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yapan My Favourite Cake, hayatın içinden sıcacık, etkileyici bir hikaye.

70 yaşındaki Mahin, kızı göç ettiğinden ve kocası öldüğünden beri yalnız yaşamaktadır. Yalnızlığı, onu sessizleştirmiştir; günlerini, hayatını paylaşacak birini ister. Bir gün, taksi şoförü Faramarz ile tanışır ve ağızda pasta tadı bırakan bir akşam geçirirler.

Film, yalnızlığın farklı yüzlerini ele alıyor: Konuşacak kimsesi olmayan bir insanın dünyası, hayatın olağan akışı içinde kaybolmak, baskıcı rejimin günlerine, rutinine, akabinde psikolojine olan etkisi, geçmişe duyulan özlem… Bir zamanlar senin etrafında dönen hayat, bir gün senden bağımsız akmaya başlıyor ve sen geride kalıyorsun ama tüm bunların içinde hep var olan bir tutku ve yaşama isteği var. Filmin özünde bu yatıyor: İnsanın, insana olan ihtiyacı ve hayatta bir eşlikçiye duyulan muhtaçlık.

İran’ın baskıcı rejimi ve toplumsal normlarıyla çerçevelenen bu duru hikaye, son derece derin ve güçlü duygular bıraktı içimde. Aklımda yer edinen çok fazla sahne var ama en güzel sahnelerden biri, karakterlerin birlikte dans ettiği an. O sahne, yaşanması uzun zamandır gecikmiş bir duygunun vücut bulmuş hâli gibiydi. Film, bu kadar sade bir hikâyeyi son derece etkileyici ve naif bir anlatımla sunuyor. Güçlü oyunculuklarıyla , doğal ve samimi bir şekilde içinize işliyor. Lal Hazal Erkul

19. Caught by the Tides

Çin sinemasının önemli yönetmeni Jia Zhangke, Cannes Film Festivali ana yarışmada gösterilen son filminde, yine kendisinden alıştığımız gibi ülkesinin modern halinin portresini çizme uğraşında. Zhangke, baş karakter olarak seçtiği Qiaoqiao’nun bakışından 3 farklı zaman diliminde ülkesinde değişimleri gözlemliyor. Kayıp sevgilisini arayan kadın karakteri canlandıran Zhao Tao‘nun değişen yüzü, başlı başına dramatik bir anlatım yöntemi olarak filmde öne çıkıyor. Yönetmen ve oyuncu olarak ikilinin birlikte yer aldıkları ikinci film olan Unknown Pleasures (2002) sekansları filme eklemlenerek sadece Çin’in değil, bir otoportre olarak sanatçıların da zamanda değişimi gözlenmiş. Zhangke’nin ilk uzun metrajı Pickpocket (1997) filminden beri birlikte çalıştığı Nelson Yu Likwai‘nin kamerası, görsel olarak etkileyici, şiirsel ve zaman ötesi manzaralar sunmayı başarıyor. Çin’deki gelişime ters olarak artan çevre bilinçsizliği, suç ve ahlaki çöküş üzerine bir sinema kuran yönetmenin artık tekrara düşen tercihleri ve filmin ağır temposu sebebiyle seyirci dostu olmadığını düşünüyorum. Aynı şekilde şehri terk eden erkek ve onun peşinden yollara düşen kadın karakterin sık sık ana hikaye olarak tekrar etmesi de yönetmenin belli ki kafasını fazla taktığı mesele olarak yönetmenin filmografisine aşina olan seyirciler için kabak tadı verebilir. Bir auteur olarak kişiselleştirdiği sinemasından vazgeçmemesi ve bu temalarda ısrarı da önemli bir yandan. Çok etkileyici bir final sekansına sahip olduğunun altını çizerek senenin izlenmesi gereken önemli filmlerinden biri olduğunu belirtmek gerek son olarak. Tuncay Uravelli

18. Love Lies Bleeding

İlk uzun metraj filmi Saint Maud ile korku sinemasına yenilikçi bir tat katarak dikkatleri üzerine çeken Rose Glass, başrollerinde Kristen Stewart ve Katy O’Brian’ın bulunduğu Love Lies Bleeding ile beyaz perdeye geri döndü. Yılın en tartışmalı filmlerinden biri diyebileceğimiz filmde 80’li yılların Amerika’sına gidiyoruz. Bir vücut geliştirme yarışmasına katılmak isteyen Jackie (O’Brian), bu yarışmaya katılmadan önce bir kasabada çalışmaya başlar ve burada bir spor salonunda tanıştığı Lou’ya (Stewart) âşık olur. Lou ile Jackie arasında başlayan aşk, sonrasında keşfedilen bağımlılıklar, toksik aile dinamikleri ve içinden çıkılması imkânsızlaşan şiddet döngüsü nedeniyle sürprizlerle dolu bir sona uzanıyor.

Film boyunca aşkın yaratabileceği takıntı ile uyuşturucunun yarattığı bağımlılığın benzer etkileri olacağının vurgusu yapılıyor. Aşkla takıntıyı ayıran ince çizgiyi aştığımızda ise simgelerin ön planda olduğu sürreal bir finale gidiyoruz. İntikam ve suç öğeleri neo-noir tarzda sunulurken Jackie’nin karmaşık psikolojisinin keşfine çıkıyor, rüya ile gerçeklik arasında gidip geliyoruz. Dönem estetiğinin ışık kullanımı ve renk tercihlerinin başarıyla yansıtıldığı filmi, Glass’in özenli yönetmenliği, Kristen Stewart ile Katy O’Brian’ın oyunculukları bir üst seviyeye çıkarıyor. Sonuç ise akıllarda kalıcı bir karakter çalışması oluyor. Sesil Yersu Uncu

17. Bird

Andrea Arnold’un yönetmenliğini üstlendiği, büyüme sancılarını ve hayatta kalma mücadelesini şiirsel bir şekilde işleyen bir drama filmi Bird. Film, İngiltere’nin kuzeyinde, yoksulluk ve ihmalin ortasında büyüyen 12 yaşındaki Bailey’nin hikâyesini anlatır. Bailey, sorumsuz babası Bug ve üvey kardeşi Hunter ile birlikte terk edilmiş bir binada yaşamaktadır. Babasının ilgisizliği ve hayatın zorlukları, Bailey’nin hayal gücüne ve doğaya sığınmasına yol açar.

Bailey’nin hayatı, gizemli, ruhani ve karizmatik bir “yabancı” olan Bird ile tanışmasıyla değişir. Bird, Bailey’ye umut ve yeni bir perspektif sunarken, onun kendini ve çevresini farklı bir gözle görmesine yardımcı olur. Film, büyülü gerçekçilikle sosyal gerçekliği harmanlayarak izleyiciyi Bailey’nin dünyasına çeker.

Bailey’yi canlandıran Nykiya Adams’ın performansı son derece etkileyicidir; sahip olduğu karmaşık ve zor yaşamında masumiyetle kararlılığı bir arada yansıtır. Barry Keoghan’ın sorunlu ancak tuha ve çekici baba karakteri Bug ve Franz Rogowski’nin koca kanatlı gizemli Bird karakteri de hikâyeyi derinleştirir.

Bird, aile, aidiyet ve hayatta kalma gibi evrensel temaları işlerken, izleyiciye hem duygusal hem de düşündürücü bir deneyim sunuyor. Film sefaletin içinde güzelliği fark edebilmeyi de güçlü bir şekilde aktarabiliyor. Arnold’un eşsiz anlatımı ve karakter odaklı yaklaşımıyla, film dokunaklı bir sanat eseri haline geliyor. Sedef Açıkgöz

16. Dying

Lunies ailesinin hikayesini anlatan Sterben, 2024 başında Berlin’de aldığı ödüllerle ismini duyurdu. Bir aile hikayesi olsa da, orkestra şefliği yapan ailenin en büyük çocuğu Tom Lunies’in hikayesi filmde ön planda. Son yılların yükselen yeteneği, Almanya’nın en önemli oyuncularından Lars Eidinger filmin baş rolünde.

Dying bir aile hikayesi ama bozuk bir ailenin hikayesi, biyolojik bağ dışında bir bağın neredeyse hiç olmadığı ve bu açıdan son derece soğuk bir film. Anne ve babayla açılan film, ikisinin de ağır hastalıkları olduğu ve ölümleriyle sonuçlanacak sürece gidiyor. Filmi asıl sürükleyen hikaye, Tom ve Ellen’in. Bu iki kardeş, birbirinden bütünüyle zıt karakterleriyle, iki ucu temsil ediyor. Tom, hiçbir bağı olmadığı eski sevgilisinin çocuğuna babalık yapmaya çalışırken, Ellen ise alkolik ve evli biriyle beraber. Aileleri gibi onlarda da bir bozukluk var şüphesiz, bir trajedi ikisinin de hayatı. Filmin aileye dair bir yakınlık kurduğu tek sahne, babanın ölümünün ardından, Tom ve annesinin yaptığı acımasız konuşma, ki bu da sevgisizliğin nasıl bencillikle bir orantı kurduğunun kanıtı. Matthias Glasner, soğuk, bazan duygusuz ve acımasız şekilde; aileye, ölüme ve müziğe dair, büyük bir hikaye yaratmayı başarıyor. Geçtiğimiz senenin en iyi filmlerinden. Anıl Boydağ

15. Dahomey

Atlantics ile adından söz ettiren Senegal asıllı Fransız yönetmen Mati Diop, bu kez belgesel formatında karşımıza çıkıyor ve izleyiciyi Dahomey Krallığı’nın tarihine götürüyor. Film, eski adıyla Dahomey Krallığı olan Benin’den Fransa tarafından çalınan bir kral heykelinin yıllar sonra ait olduğu topraklara iadesini özgün ve yaratıcı bir üslupla ele alıyor. Diop, bu süreç üzerinden sömürgecilik döneminin Afrika halkları üzerinde yarattığı kültürel ve tarihi travmaları irdeleyerek kolektif iyileşme yollarını arıyor. Diop’un sinematografik tercihleri, 26 numara kodlamasıyla alelade bir envanter parçası gibi ele alınan heykelin, manevi anlamlarından arındırılma çabasına karşı bir direniş sergiliyor ve bu heykeli Benin’in geçmişi ve geleceği arasındaki bağı yeniden inşa eden bir araç olarak sunuyor. Heykel, neredeyse bir insan gibi özenle paketlenip kutuya yerleştirilirken duygularını kadim bir dile dökerek tarihe tanıklık ediyor. Belgeselin son bölümünde yer verilen, Afrika’dan çalınan eserlerin iadesi ve sömürgeciliğin her alandan sökülüp atılmasına ilişkin öğrencilerin zihin açan tartışması belgesel için tamamlayıcı bir eleştirel düşünce egzersizi işlevi görüyor. Burak Yılmaz

14. The Substance

Yönetmen Coralie Fargeat’ın 2017 yılında vizyona giren ilk uzun metraj filmi Revenge çoğu sinemaseverin radarına girmeyi başarmıştı. İstikrarlı bir çizgide ilerleyen yönetmen The Substance ile beraber başarısının tesadüf olmadığını ispatlamış oldu. Film iyi bir hikayeye sahip; günümüzde oluşan televizyon ve eğlence dünyası genel olarak kadınların bedenleri üzerine kurulu. Seyirciyi ekrana nasıl bağlı hale getiririzin genelde cevabı seksapel içerikler. Kadın vücudu bir araç olarak kullanılmayı tercih ediliyor. Estetik kaygı her şeyin ötesinde konumlanıyor. Bütün duygular ve düşünceler, ortak kanının dayattığı güzellik kriterleri altında eziliyor. Yönetmen Fargeat de evrilen ve aşırılaşan bu süreci kadraja almayı tercih ediyor. Hürrem Erdoğan: Yazının tamamı

13. No Other Land

No Other Land, işgalci İsrail’in sınır topraklarındaki Masafer Yatta bölgesinin İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından, İsrail Ordusu bölgesi olduğuna karar vermesinin ardından, İsrail’in, Filistin vatandaşlarını topraklarından zorla sürmesini konu alan bir belgesel. Filistinli aktivist Basel Adra ile İsrailli gazeteci Yuval Abraham’ın birlikte çektiği belgesel, bölgedeki Filistinlilerin işgalcilere karşı direnişini anlatıyor. Berlin’de Altın Ayıyı aldıktan sonra ismini duyuran film yakın zamanda Belgesel kategorisinde Oscar adaylığı da aldı.  

Basel Adra’nın belgeselin başında, babasıyla kurduğu bağ ile başlayan film, Filistinlilerin yıllardır; sürgün, ölüm, tutuklamalar ve işgal altında yaşayışlarının önemli bir belgesi. Kolay değil, İsrail yıllardır bu görüntülerin çekilmesine, uluslararası kamuoyunda yayılmasına büyük bir önem göstererek engel oluyor. Oysa No Other Land, yıl boyunca, Gazze’de yaşanan soykırımın da etkisiyle, bütün Dünya’da yayıldı ve çok önemli ödüller aldı. Film, o yüzden tek başına teknik veya belgeselcilik niteliğiyle öne çıkarılacak bir durumda değil. No Other Land, ölümü göze alarak çekilmiş bir film, Basel Adra’nın sürekli bir silah namlusunun ucunda giden yaşamı, babasını gözlerinin önünde İsrail ordusunun gözaltına alışı, filmin ne koşullarda çekildiğinin kanıtı, ki Yuval Abraham’da ülkesinde vatan haini ilan edilmiş durumda. No Other Land, Filistinlilerin buradan başka gidecekleri bir yerleri olmadığına kanıt ve işgalin, apartheid rejiminin ne olduğuna çıplak gözlerle bir bakış ve yılın en iyilerinden. Anıl Boydağ

12. Challengers

Call Me By Your Name ve Suspiria gibi filmlerden tanıdığımız Luca Guadagnino, son filmi Challengers ile spor filmleri külliyatına yenilikçi bir katkıda bulunuyor. Tenis dünyasının üç genç yeteneğinin aşk, dostluk ve düşmanlık ekseninde yıllar boyu süren ilişkilerine odaklanan filmde Zendaya, Mike Faist ve Josh O’Connor’ın muazzam oyunculukları ve benzeri bulunmayan kimyaları izleyenleri kendine hayran bırakmaya yetiyor. Deneysel çekimleri, kaotik kurgusu ve kendine has müzik seçimi ise filmin temposunun bir an bile düşmesine izin vermiyor.

Film, Patrick (O’Connor) ve Art (Faist)’ın bir Challenger turnuvasının finalinde karşı karşıya geldiği maçla açılıyor. Zendaya’nın canlandırdığı Tashi’yi bu maçın odak noktası olarak görüyoruz, bu durum ise filmin devamında bize sunulacak hikâyenin temelini yaratıyor çünkü filmin merkezinde tenis üzerinde ilerleyen bir güç ilişkisi var gibi görünse de ana dinamiklerin merkezinde hep Tashi var. Flashback sahnelerinde üç ana karakterin arasında aşk üçgeninin nasıl oluştuğunu ve bunun kariyerleri üzerindeki etkisini görmekteyiz. Filmde Tashi, Art ve Patrick’in hem birbirleri üzerindeki etkilerini hem de yaşamlarında güç elde etme çabalarının hırs, kıskançlık ve aşkla harmanlandığı yıllarını görüyoruz. Guadagnino, tüm bunları kronolojik olmayan hikâyesi ve yüksek ritimli müzikleriyle sunarken seyirciyi her an tetikte tutmayı başarıyor. Sesil Yersu Uncu

11. Nosferatu

Robert Eggers’ın folklorik öğeleri bir korku nesnesine çeviren hikâye anlatım stili, daha önceki filmleri The Witch (2015) ve The Lighthouse (2019) ile takdire değer bulunmuştu. Bu filmlerde, folklorik korku anlatılarının tarihsel bağlamlarını ustaca işleyişi onu korku sineması hayranları tarafından sevilen ve takip edilen bir yönetmen haline getirdi. Son filmi Nosferatu, yönetmenin tarihsel detaylara duyduğu bu ilgiyi bir adım öteye taşıyor. Yapım, tarihsel kökenleri Osmanlı İmparatorluğu egemenliğindeki Eflak Prensliğinden gelen III. Vlad’dan (namıdiğer Kazıklı Voyvoda) esinlenerek şekillenen ve Bram Stoker’ın ünlü Dracula romanına ilham veren vampir mitine dayanıyor. Oğuzhan Altunkurt: Yazının tamamı

10. Conclave

Conclave, 2024 yapımı, Vatikan’daki Papa seçim sürecini gerilim dolu bir şekilde işleyen ve politik entrikaları derinlemesine keşfeden bir film olarak dikkat çekiyor. Edward Berger’in yönettiği bu yapım, Ralph Fiennes’in başrolde olduğu güçlü bir oyunculukla, izleyiciyi kilise içindeki iktidar mücadelelerine dair sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Berger, daha önce All Quiet on the Western Front gibi savaş temalı bir yapımla adından söz ettirmişti ve şimdi ise Conclave ile kendine yeni bir alan açıyor. Conclave, senaryosu, görüntü yönetimi, güçlü oyunculukları ve harika müziği ile 2024’e iz bırakmayı başardı. Anıl Meydan: Yazının tamamı

9. Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri

Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri, ilk önce Eylül’de Venedik Film Festivali Orizzonti bölümünde Jüri Özel Ödülü’nü alarak ismini duyurdu sonrasında Adana ve Ankara Film Festivallerinde de En İyi Film ödülüne layık görüldü ve kuşkusuz senenin en iyi yerli yapımlarından. Murat Fıratoğlu’nun, yer yer aile üyelerini de barındıran bu ilk filmi sinemamız için gerçekten büyük bir ferahlık. Çok iyi bir hikaye anlatıcılığı olmasıyla kalmıyor, yeni de bir şey. Bir Güneydoğu hikayesini bu denli gerçek bu derece iyi anlatıyor oluşu, bir yandan da teknik işler dışında profesyonellerden uzak durmasında saklı. Öfkeli bir sınıf öyküsü ama insanımızın komikliği de içinde, hem de çiğ olmadan, gerçek bir şekilde. Anıl Boydağ: Yazının tamamı

8. Furiosa: A Mad Max Saga

George Miller‘ın “Mad Max” serisinin en yeni halkası olan Furiosa: A Mad Max Saga, serinin daha önce Mad Max: Fury Road ile tanıttığı kadın karakter Furiosa’nın geçmişine ve kökenine odaklanıyor. Filmde Anya Taylor-Joy, Furiosa’ya hayat verirken; Chris Hemsworth ise Savaş Lordu Dementus rolüyle izleyici karşısına çıkıyor. Film, post apokaliptik bir dünyada, genç Furiosa’nın Nice Annelerin Yeşil Diyarı’ndan kaçırılmasıyla başlıyor. Furiosa, Dementus liderliğindeki büyük bir motorcu sürüsünün eline düşer ve çorak topraklarda hayatta kalma mücadelesi verir. Yolculuk sırasında, Ölümsüz Joe’nun kontrolündeki kaleye ulaşırlar ve iki lider arasındaki egemenlik savaşına tanıklık eder. Furiosa, bu zorlu yolculukta evine dönmenin yollarını ararken aynı zamanda birçok zorlu sınavdan geçecektir.

Miller’ın görsel ziyafeti Furiosa’da da devam ediyor. Filmin aksiyon sahneleri, özellikle kovalama sahneleri ve post apokaliptik dünyanın tasviri, Fury Road’un seviyesinde olmasa da etkileyici. Junkie XL tarafından bestelenen müzikler ise filmin aksiyon ve heyecanını daha da yukarı taşıyor. Furiosa: A Mad Max Saga, Mad Max serisinin hayranları için kaçırılmaması gereken bir film. Sefa Dönmez

7. A Different Man

2018 yapımı Chained for Life filmi ile bilinen Amerikalı yönetmen Aaron Schimberg‘in senenin en önemli bağımsız çıkışı yaptığını söyleyerek söze başlamak gerek, Gotham Ödülleri’nde kazandığı sürpriz ödül bunun kanıtı. Nörofibromatozis hastalığından kaynaklı görüntüsü nedeniyle toplumdan dışlanmış olan Edward (Sebastian Stan), amatör olarak oyunculuk yapmaktadır fakat bir türlü istediği kariyere ulaşamamıştır. Çözüm olarak gördüğü yüz ameliyatı sonrası reklamcılık sektöründe parlak bir kariyer yapsa da bu başarısı kısa sürecektir. Yan komşusu İngrid (Renate Reinsve) ile yarım kalan ilişkisini de “yakışıklı” yeni suratıyla, ondan habersiz tekrar karşısına çıkarak devam ettirme çabası olumlu sonuç verir fakat bir doppelganger gibi ortaya çıkan Oswald (Adam Pearson) hayatını kabusa çevirir. Çıkışsızlık hissiyle Kafka metinlerini, karanlık atmosferi ve kara mizahıyla Lynch filmlerini anımsatan film, kimlik, güzellik, başarı, doğallık gibi konular üzerine seyircisini kafa yormaya zorluyor ve hiç politik bir söyleve girişmeden toplumsal hassasiyetlere parmak basıyor. Gerçek hayatta bu genetik hastalığı taşıyan Pearson filmin gizli yıldızı ve hiçbir ajitasyon hamlesine başvurmadan filmin sosyal mesajının alttan alta işlemesine yardımcı oluyor. Tuncay Uravelli

6. Memoir of a Snail

Bundan tam 15 yıl önce gösterime giren Mary and Max ile tanıdığımız yönetmen/senarist Adam Elliot’ın 2. uzun metrajı Memoir of a Snail, ikiz kardeşler Grace ve Gilbert’in ailelerini kaybettikten sonra farklı ailelere verilmelerini ve yeni aileleri içerisindeki yaşamlarını anlatıyor. Mary and Max’de mutsuz özellikle yalnız iki karakterin mektup arkadaşlığı üzerinden birbirlerinin hayatları üzerindeki etkisini anlatan yönetmen Elliot, burada da Mary and Max’de olduğu gibi mektup önemli bir amaca hizmet ediyor. Yeni ailelerinde neler yaşadıklarını zamanın iletişim aracı mektup üzerinden öğreniyorlar. Hürrem Erdoğan: Yazının tamamı

5. Soundtrack to a Coup d’Etat

Yılın öne çıkan belgeseli olan film, Sundance Film Festivali’nde kazandığı Jüri Özel ödülüyle ses getirmişti. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin darbelerle ve Batılı ülkelerin müdaheleleriyle dolu politik geçmişine ışık tutan film, caz müziği bir arka fon enstrünmanı olarak kullanmanın ötesinde özel şeyler yapıyor. Müzik burada kuvvetli bir silah olarak yeniden yazılan tarihin en önemli aracı konumunda ve faillerden hesap soruyor. Soğuk Savaş atmosferinin Birleşmiş Milletler oturumlarında estiği 1960’lı yıllarda, demokratik seçimle yönetime gelen Patrice Lumumba’nın suikastıyla sonuçlanan süreci oldukça tempolu ve akıcı sunan yönetmen Johan Grimonprez, son dönemde yükselen postkolonyal sanatın yenilikçi ve çarpıcı bir örneğine imza atıyor. Grimonprez, kullandığı geniş arşiv görüntüleri sayesinde, ABD’nin Louis Armstrong’u barış elçisi olarak Kongo’ya göndermesiyle başlayan süreçte Nina Simone, Nikita Kruşçev, Dizzy Gillespie gibi isimleri bir film karakterine dönüştürmeyi başarıyor. Arşiv görüntülerinin arasında belge ve bilgi akışına soluk veren, fil ve benzeri zihinde kalıcı imgeler ise sinema hissi yaratarak filmin anlatısını güçlendiriyor. Tuncay Uravelli

4. Grand Tour

Miguel Gomes’in son filmi Grand Tour, sinemanın şiirsel tarafını kucaklayan, gücünü imgelerin dünyasından alan ve anlatısını farklı dillerdeki dış seslerle destekleyen yapısıyla, şüphesiz yılın en dikkat çekici filmlerinden biri. Görsel zenginliği ve anlatı stili, Chris Marker’ın başyapıtı Sans Soleil’i anımsatıyor. Ancak Sans Soleil’deki belgesel estetiği, Grand Tour’da iki ana karakterin duygusal çatışmalarını merkezine alan ve tuhaf bir aşk hikayesini takip eden bir kurmacayla yer değiştiriyor. Filmin ilk yarısı, 1918 yılında İngiliz sömürgesi Burma’da görev yapan Edward’ın hikayesine odaklanıyor. Evlenmek üzere olduğu, ancak yedi yıldır görmediği nişanlısından gelen bir telgraf, Edward’ın hem kaçış serüvenini hem de ilginç karşılaşmalara gebe olan büyük Asya turunu başlatır. Molly, telgrafta ertesi gün Burma’da olacağını belirtmektedir. İstemediği evliliğinden ve kaderinden uzaklaşmaya çalışan Edward, her gittiği şehirde Molly’den gelen yeni telgraflarla karşılaşır. İkinci yarıda ise Edward’ı Vietnam’dan Singapur’a, Japonya’dan Çin’e kadar takip eden ısrarcı aşık Molly’nin bakış açısına geçiyoruz. Bu kovalamaca hikayesi, aynı zamanda sömürgecilik tarihine dair ince bir alt metin sunarak, iki farklı perspektiften yazılmış bir tür seyahatnameye dönüşüyor. Burak Yılmaz

3. Dune: Part Two

İnsan soyunun, Arkaik mağaralar dönemine olan uzaklığından çok daha uzak olan, tarihin 10191 yılını gösterdiği bir gelecek evrenindeyiz: Dune. Frank Herbert’in bilimkurgu alanına kattığı, Arapça kökenli bir kelime olan “dünya” yahut “toprak” anlamına gelen Dune isimli nadide serisinin nihayet devam filmi olan Çöl Gezegeni ile 2024’ün Mart ayında kavuştuk. Gerek prodüksüyonun büyüklüğü, gerek kadrosunun ses getirmesi ile yalnızca Dune-evreninin fanlarını değil, seri ile ilk defa 2021’de Denis Villeneuve’ün filmi sayesinde tanışan nice izleyici merakla beklemekteydi evrenin devam filmini. İlk kısımda (2021) çöle ve çölün solucanına karşı yalnızca tüketim amaçlı ve düşmanca tavır takınan tarafları görmüştük, ikinci kısımda (2024) ise ağırlıklı olarak çöle karşı dost ve dahi onu ilah edinenlerin tarafından olayları seyrettik. Sedef Açıkgöz: Yazının tamamı

2. Anora

Geride bıraktığımız 2024’ün zayıf bir sinema yılı olduğu herkesin malumu. Ancak diğerlerinin yanında yıldızı parlayan ender filmlerden birinin Sean Baker’ın Anora’sı olduğunu söyleyebiliriz gönül rahatlığıyla. Hem Anora gerçek anlamıyla da parıltısı bol, ışıltılı bir film: en azından ilk yarısı itibarıyla. Sean Baker’ın yönetmenlik ve senaryoyla yetinmeyip filmin oyuncu seçimlerinden kurgusuna kadar tek kişilik dev kadro olarak her departmanda yer aldığı Anora, sonunda Amerikan Rüyası illüzyonuyla sert bir şekilde yüzleşen bir Külkedisi hikayesi. Burak Yılmaz: Yazının tamamı

1. All We Imagine as Light

Hintli yönetmen Payal Kapadia’nın ilk kurmaca filmi olan All We Imagine as Light otuz yıldır Cannes’da yarışan ilk Hint filmi ve 2024 Cannes Büyük Ödülü’nü alarak dikkatleri üzerine çekti. Sinema deneyiminin kendisini büyüleyici bulsam da her filmin aynı şekilde büyüleyici olduğuna inanmıyorum. Ancak, renk ve ışık kullanımıyla bir rüyadaymış hissi veren bu film, büyüleyici sıfatını sonuna kadar hak ediyor. Üç emekçi kadının Mumbai şehriyle sarmaş dolaş hikâyesine yine bir kadın yönetmen şefkatli dokunuşuyla hayat verirken hikâyeyi politik açıdan da ince ince işliyor. Öykü Gizem Gökgül: Yazının tamamı

 

1

Bir Cevap Yazın