Ana Sayfa Dosyalar 2025’in En İyi 25 Filmi

2025’in En İyi 25 Filmi

2025’in En İyi 25 Filmi
0

Biz sinemaseverler için bir sinema yılını kapatıp diğerine geçmek yorucu olduğu kadar heyecan verici bir deneyim. Yıl sonu listeleri de yoğun bir izleme çabasının ardından elimizde kalan hatıratlar olarak kişisel bir koleksiyon nesnesine dönüşüyor bir bakıma. Her sene daha kalabalık ve kolektif listeler yapmamızın amacı Türkiye’den çağdaş sinemanın nasıl izlendiğine dair bir veri elde etmek aslında. Filmleri kıyaslama çabasına girmeden, sene sonunda zihnimizde kalanlara bakmak, birdunyafilm ekibi olarak 2017 yılında başladığımız ve uzun sürecek bir geleneğe dönüşmesini istediğimiz sene sonu listelerini yapmamızın asıl sebebi. Bu sene 34 değerli katılımcının oylarıyla oluşan listemizi okuyucularla paylaşıyoruz. Listeleriyle ve yazılarıyla bu dosyaya katkı sağlayan dostlarımıza teşekkür ederiz.

50 filmlik tam liste için: 2025 En İyi Filmler

Takipçilerimize sinema salonlarında unutulmaz filmler izleyecekleri, bol festivalli, bol 5 yıldızlı bir yıl diliyoruz, sanatla kalın!

 

25. The Voice of Hind Rajab

Kaouther Ben Hania’nın yazıp yönettiği Hind Rajab’ın Sesi (Sawt Hind Rajab, 2025), 29 Ocak 2024’te Gazze’nin Tel el-Hava semtinden ayrılırken İsrail askerleri tarafından yaylım ateşine tutulan bir aracın içinde yaşanan insanlık dramını ele alan kan donduran bir belgesel drama. Saldırı sonucunda 6 yaşındaki kız çocuğu Hind Rajab ile 15 yaşındaki kuzeni Layan Hamadeh hariç, araçtaki herkes ölüyor. Akrabalarının kanlı cesetleri arasında kalan çocuklar Filistin Kızılayı’nı arıyorlar. Zamana karşı yarışan Kızılay görevlileri onları kurtarmak için harekete geçiyorlar ama önlerinde alınması gereken izinler ve verilmesi gereken kararlardan oluşan bürokratik bir dağ buluyorlar. Qutaiba Barhamji, Kaouther Ben Hania ve Maxime Mathis’in kurgu çalışması, filmi değme korku filmlerine taş çıkartacak hâle getirmiş. Hind Rajab, Gazze’de 25 ay içinde katledilen 20 bini aşkın çocuktan sadece biri ve filmde Rajab’ın gerçek ses kaydı kullanılmış, Kızılay ekibini ise profesyonel oyuncular canlandırmış. Bu bilgiyle filmi izlediğinizde, bu dipsiz doruksuz zulmün yarattığı korkunç çaresizlik yüzünden gözyaşlarınıza hâkim olamıyorsunuz. Ertan Tunç

24. Frankenstein

Guillermo Del Toro, Mary Shelley’nin bilimkurgu klasiği Frankenstein’ın kendine özgü uyarlamasını bu yıl izleyicilerin beğenisine sunarak uzun yıllardır düşlediği hayalini de gerçekleştirmiş oldu. Kitabın daha önce başta 1931 ve 1994 yapımı filmleri olmak üzere pek çok uyarlaması bulunuyor. Del Toro’nun filmine baktığımızda ise sevgi, merhamet, yalnızlık ve pişmanlık duygularının ön plana çıktığını görüyoruz. Del Toro’dan beklenen o gotik korku atmosferi filmde yok denecek kadar az. Filmin oyunculukları için büyük övgüler dizemeyiz ancak kötü de değiller. Yalnız Jacob Elordi’nin canavar için fazla çekici olması beni rahatsız etti. Filmin teknik tarafını konuşmak gerekirse kostümleri olsun prodüksiyon tasarımı olsun tam bir Del Toro filmi; ancak CGI’lar fazla göze batıyor ve bu durum filme olumsuz etki ediyor. Her şeye rağmen Del Toro gibi bir yönetmenin uyarlamak için hayalini kurduğu bir eseri nihayet uyarlayabilmesi ve bizim bunu deneyimleyebilmemiz mutluluk verici. Film, 98. Oscar Ödülleri’nde 9 adaylıkla temsil edilecek ve bazı teknik dallarda ödülü kazanması kuvvetle muhtemel. Sefa Dönmez

23. I Swear

Bu senenin hakkını pek teslim edemediğimiz filmlerinden I Swear. Adını çok duyuramadı. Tourette Sendromu’nu belki duyanımız olmuştur. Ya da adının bu olduğunu bilmiyoruzdur. İstemsizce gürültülü bir şekilde ses çıkarma ve bunun bir tike dönüşmesi diyebiliriz. Bilinçaltındaki fikirlerin tarifsizce dile gelmesi aynı zamanda. İskoç aktivist John Davidson’un hayatını konu alan biyografik bir film I Swear. Bu filmde John’un sendromu geçirdiği süreci, onunla nasıl baş etme mücadelesini, akraba ilişkilerini, toplumun bu sendroma bakış açısını izliyoruz. Bunu izlerken bu filmin altından kalkan ve başka bir safhaya taşıyan başrol Robert Aramoyo’ya da övgüler dizmesek olmaz. Harika bir performansla yer yer filmin önüne geçiyor. Onun için ayrı bir paragraf yazsam abartılı kaçmazdı ama bu yazı için yeteri kadar yer yok. I Swear; John Davidson gibi farkındalık oluşturan bir film. Sinemanın gücüyle beraber bu sendromu ve bu sendromla mücadele eden bireyler ve aileleri için bir sığınak görevi görebilir. Hürrem Celil Erdoğan

22. Dry Leaf

Gürcistan’ın son zamanlardaki en önemli yönetmenlerinden Aleksandre Koberidze’nin yeni filmi Dry Leaf prömiyerini Locarno Film Festivalinde yaptı, oradan aldığı ödüllerle de ismini duyurdu ve yıl boyunca dar diyebileceğimiz bir çevrede çokça beğenildi.

Dry Leaf, birçok açıdan hikâye anlatıcılığın sınırlarını zorlayan bir film, teknik açıdan da aynı şekilde. Sony Ericsson W595 adında eski bir tuşlu telefonla çekilen film, 144 piksel çözünürlüğüyle izlemesi ve alışması son derece zorlu bir film. Koberidze ilk defa 2008’de aldığı bu telefonla yıllardır birçok şey çektiğini söylüyor ve bir önceki filminde profesyonel kameralar ve ekiple çalışmak onu rahat hissettirmemiş, tam tersine beni çok uğraştırdı diyor, ilk filminde kullandığı telefona dönüş sebebi de temel olarak buymuş aslında. Yine de ilk başlarda anlam vermek zor olsa da, film ilerledikçe bu tercih git gide oturmaya başlıyor, özellikle hikâyenin kendisiyle bu çözünürlük bir yerden sonra birbirine eşlik etmeye başlıyor ve her şeyi yoğunlaştırıyor. Babasının başrol olduğu, müziklerini kardeşinin yaptığı bu film, öncekine kıyasla anlatıyı gösterişçi bir yerden daha anlamlı ve içten bir yere getiriyor. Tabii sadece bu teknik konular değil, filmi asıl iyi yapan şey asla net göremediğimiz Gürcistan’ın harika doğası ve aynı zamanda hikayesi. Irakli uzun süredir haber alamadığı kızı Lisa’yı, onun en yakın arkadaşı Levani ile aramaya girişir. Lisa bir proje için Gürcistan’daki futbol sahalarının fotoğraflarını çekmeye bütün ülkeyi dolaşmaktadır. Irakli ve Levani’nin ayak izinde devam eden yolculuğumuzda, uzun çekimler ve anlatıcıyla beraber ilerleyen bu garip yol filmi, bir yandan da Lisa’nın yokluğunu, Levani’nin kamerada olmayan görüntüsüyle eşliyor. Irakli, uzun zamandır göremediği kızının ayak izlerini takip ederken, Koberidze bir önceki filmindeki gibi yine futbolu içine alan ama bu sefer daha sahici daha derinlikli bir şiir anlatısı geliştiriyor. Garip bir şekilde filmin ismi Brezilya’nın efsane futbolcularından Didi’nin frikiklerini betimleyen kavramdan geliyor, gerçekten de Didi vurunca top öyle gidiyormuş. Anıl Boydağ

21. Dreams

Dreams, başkarakterimiz Johanne’ın yaşadığı deneyim üzerinden duyguları, hayranlığı, kabullenişi ve cinsel kimliği incelerken; anlatıyı tek bir karakterle de sınırlı tutmuyor. Johanne’ın annesi ve anneannesi aracılığıyla farklı kuşaklardan kadınların duygularnıı, yaşama biçimlerini, dünyaya bakışlarını ve geçmişlerini de sorgulayabilecekleri bir alan açıyor. Böylece film, bireysel bir hikâyeden kuşaklar arası bir duygusal yolculuğa dönüşüyor. Özgür İpek

20. The Life of Chuck

The Life of Chuck, harika bir uyarlama, klişe ve sürpriz sonu her zaman çalışan bir formül ama bazan hikâye anlatıcılığı her zaman çalışan bir formüldür, sadece nasıl yaptığın önemli… Mike Flanagan zaten Stephen King eserlerini uyarlama konusunda bir usta ama bu son filmiyle bunu bambaşka bir seviyeye çıkarıyor. The Life of Chuck; büyük, görkemli ve hayatla ve hikâye anlatıcılıkla ilgili, ölüm ise bu hikâyenin küçük bir ayrıntısı. Anıl Boydağ: Yazının tamamı

 

19. The Ugly Stepsister

The Ugly Stepsister, klasik Cinderella masalını bu kez arka planda bırakılan, hatta çoğu zaman görmezden gelinen “çirkin üvey kız kardeş”in gözünden yeniden yorumlayan karanlık ve rahatsız edici bir masal uyarlaması. Film, güzellik algısı, kıskançlık ve toplumsal beklentiler üzerinden masalların parıltılı yüzünü söküp atan bir anlatı kuruyor. Tanıdık hikayeyi tersyüz eden bu yaklaşım, izleyiciyi alışık olmadığı bir empati alanına çekmeyi amaçlıyor da denebilir.

Hikaye, üvey annesinin ve toplumun dayattığı güzellik normları altında ezilen genç bir kızın, Cinderella’nın gölgesinde kalmış hayatına odaklı. Masallarda genellikle karikatürize edilen bu karakter, burada bastırılmış öfkesini, yetersizlik duygusunu ve kabul edilme arzusunu taşıyan gerçek bir insana dönüştürülmüş. Sarayın ihtişamı ve balo hayali bu kez bir kurtuluş değil; aksine karakterin içsel çöküşünü hızlandıran bir baskı mekanizma.

The Ugly Stepsister, masalsı bir atmosfer kurmasına rağmen seyirciyi rahatlatmayı pek umursamıyor. Aksine karanlık tonları, beden algısı üzerinden kurduğu rahatsız edici görsellik ve psikolojik gerilimiyle izleyicisini bilinçli olarak huzursuz ediyor.. Tam da bu yüzden The Ugly Stepsister, feminist sinemanın kıymetli ve cesur örneklerinden biri hâline geliyor. Su Karacan

18. Kontinental ’25

Kontinental ‘25, Radu Jude’un bu sene prömiyerini yapan iki filminden biri. Yıllardır yaptığı neredeyse her filmle listemize giren Jude’un yeni filmi yine Romanya’ya dair politik bir taşlama, onun için bir nevi ev sayılan Berlin Film Festivalinde, geçtiğimiz sene en iyi senaryo ödülünü aldı.

Her zaman derim, Jude Avrupa’da öfkesini perdelere yansıtan en iyi yönetmen. Romanya’yı bütün tarihiyle sorgulayan sineması, bana kalırsa son yıllarda Avrupa’daki en iyi politik sinema örneklerini barındırıyor. Kontinetal ‘25’te ise bu sefer Transilvanya bölgesine ve onun politik sorunlarına neo-liberal politikaların sonuçlarıyla girişiyor. Orsolya ve Ion üzerinden başlayan ve evsizlik üzerine temellenen bu neo-liberal politika taşlaması, sonrasında bir orta yaş krizine evriliyor ve buradan Romanya’nın son 25 yılına dair tarihi bir perspektifle başka bir problemler yumağına ilerliyoruz. Stalin ve yıkılan sosyalist rejime dair Jude’un klasik ikircikli tavrının dışında, Transilvanya’daki Macar azınlığa dair de birçok şeyi buradan okuyabiliyoruz. Ülkenin ve bölgenin en zengin şehrinde, kendine has komedisiyle; evsizliğe, azınlık olma haline ve tüm dünyada yükselen ekonomi politik temelinde mülkiyet kavramına dayanan milliyetçi halin Romanya’nın gündelik yaşamına etkisine kadar birçok şeyi Kontinental ‘25’te bulmak mümkün ve tüm bu çıkmazlara dair öfkeyi… Anıl Boydağ

17. Bugonia

Yunan yeni dalgasının öncü yönetmenlerinden biri olan Yorgos Lanthimos’u Emma Stone ile üst üste dördüncü iş birliği olan yeni filmi Bugonia, Save the Green Planet! adlı bir Güney Kore filminin yeniden çevrimi. Komplo teorilerine takıntılı iki kuzen Teddy ve Don, bir ilaç şirketinin CEO’su olan Michelle’i uzaylı olduğuna inandıkları için kaçırmayı planlamaktadırlar. Buradaki amaçları ise dünyayı uzaylı istilasından kurtarmaktır. Absürtlüğü ve çekimleriyle klasik Lanthimos stilini bekleyebileceğiniz Bugonia, The Killing of a Sacred Deer’daki korku temasına, The Lobster’daki diyolog odağına ve Poor Things’te ustaca yansıttığı sürrealizme yaklaştığı anlar ile bir Lanthimos filminden isteyebileceğiniz her şeyi size sunuyor. Buna rağmen içeriğiyle Lanthimos’un filmografisine büyük bir yenilik katmadığını da söylemek lazım. Aksi ise Stone ve Plemons için söylenebilir çünkü bana kalırsa ikisi de müthiş bir şekilde canlandırdıkları tuhaf karakterleriyle akıllarda uzun süre yer edeceklerdir. İkilinin karşılıklı diyaloglarında Teddy’nin sakin ama rahatsız edici üslubu ile Michelle’in kurumsal jargonunu onu manipüle etmek amacıyla kullanışı sayesinde ortaya oldukça ilginç ve eğlenceli anlar çıkıyor ve bu film daha çekici hale getiriyor. Sesil Yersu Uncu

16. F1: The Movie

Son yıllarda gerek son yarışa kalan sezonlar gerekse Netflix’in Drive to Survive belgeselinin yarattığı etkiyle Formula 1, dünya çapında eski popülerliğine yeniden ulaşmaya başlamışken, Top Gun: Maverick ile büyük bir başarı yakalayan Joseph Kosinski bu kez kamerasını havadan yarış pistlerine indirmeyi tercih etti. Ayrıca bu sefer yanına, bir başka Hollywood yıldızı olan Brad Pitt’i de aldı.

Daha önce başta Rush olmak üzere pek çok başarılı yarış sporları filmi izlemiş olmamıza rağmen Kosinski, her ne kadar senaryo açısından bazı sorunlar barındırsa da iyi bir aksiyon ve yarış filmi çekmeyi başardı. Oldukça güçlü bir kurguya sahip olan filmin özellikle pist üstü çekimleri son derece etkileyici.

Formula 1 sporunu rekabet ve strateji açısından oldukça başarılı bir biçimde yansıtan filmin bu başarısındaki en temel etken ise, tarihin en iyi pilotlarından biri olarak kabul edilen Lewis Hamilton’ın filme danışmanlık yapması. 98. Oscar Ödülleri’nde En İyi Film dâhil toplam dört dalda adaylık alan yapım, Akademi üyeleri tarafından da takdir edildi. Sefa Dönmez

15. Nouvelle Vague

Film için Amerikalı bir yönetmen Richard Linklater’dan Fransız Yeni Dalgasına ve o akımın en önemli temsilcisi Godard’a saygı duruşu demek yanlış olmaz. Linklater’in bu filmden sonra o döneme ve o dönemin temsilcilerine bir hayranlık duyduğu aşikar. Harika bir perspektiften o döneme çok iyi ayna tutarak Godard’ın en önemli filmlerinden ve ilk filmi A Bout de Souffle’un çekim aşamasını konu alıyor. Kadronun toplanış döneminden filmin bitiş sürecini izliyoruz. Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg ikilisi A Bout de Souffle’da olduğu gibi burada da başroldeler tabi Godard’ın hemen arkasında. Godard’ın karakter özelliklerini de bu filmde görme fırsatı buluyoruz. Ayrıca kadraja sürekli giren ve isimlerini hep duyduğumuz, filmlerini izlediğimiz isimleri da yan rollerde görmek dönemin ruhunu anlamak için de oldukça kıymetli idi. Nouvelle Vague’un Fransız Yeni Dalgası’na aşina olanlar için belgesel niteliği de taşıdığını söylemekte yarar var. Hürrem Celil Erdoğan

14. No Other Choice

Park Chan-wook’un No Other Choice filmi, kara mizah ile toplumsal eleştiriyi birleştiren bir anlatı kuruyor. Donald Westlake’in The Ax romanından uyarlanan film, bu kez Kore’nin güncel ekonomik ve kültürel koşullarına taşınmış. Ortaya çıkan hikâye, hem rahatsız edici hem de yer yer komik bir tablo sunuyor.

Film, iyi eğitimli ve orta sınıfa mensup bir aile babası olan You Man-su’nun (Lee Byung-hun) işini kaybetmesiyle başlıyor. Başta geçici görünen işsizlik, zamanla aileyi ekonomik ve psikolojik bir çıkmaza sürüklüyor. Bu süreçte Man-su’nun eşi rolündeki Son Ye-jin, ailenin ayakta kalma çabasında ve karakterin yaşadığı dönüşümde kilit bir rol üstleniyor. Man-su, artan baskı altında radikal ve şiddet içeren bir çözüm geliştirmeye başlıyor: İş başvurularındaki rakiplerini ortadan kaldırmak. Park bu süreci bir gerilim filmi gibi değil, grotesk bir satir olarak ele alıyor. Şiddet sahneleri etkileyici olmaktan çok tuhaf ve rahatsız edici bir gerçeklik hissi yaratıyor.

Film, kapitalist sistemin birey üzerindeki baskısını, özellikle de erkeklik, gurur ve değer duygusunun nasıl aşındığını gösteriyor. Man-su’nun beceriksiz ve sıradan oluşu, karakteri hem gülünç hem de anlaşılır kılıyor. No Other Choice, abartılı anlatımına rağmen günümüz çalışma hayatına dair tanıdık sorular soran, kusurları olan ama düşündürücü bir film. Sedef Açıkgöz Çorluoğlu

13. It Was Just an Accident


Artık bir filmi izlemeden de yönetmen koltuğunda Jafar Panahi’yi gördüğümüz anda o filmin perde arkasında verilen emeğinden ne kadar saygıyı hak ettiğini anlayabiliyoruz. Panahi, İran’daki otoriter rejimin baskısı altında, tutsaklıklar, ev hapsi cezaları ve yurt dışı çıkış yasağı gibi ağır engellere rağmen üretmeye, filmleriyle sözünü söylemenin yeni yollarını bulmaya devam ediyor. Geçtiğimiz yıl Cannes’dan Altın Palmiye alarak dönen It Was Just an Accident, konusu itibarıyla Panahi’nin rejimi ve onun gönüllü kullarını doğrudan hedefe koyduğu, en sert politik tavır aldığı filmi. Panahi’nin bu şiddet makinesinden kurgusal bir katarsisle aldığı bir intikam belki de. Bir kazanın tetiklediği tesadüfleri takiben, araba tamircisi Vahid yıllar sonra geçmişte kendisine işkence yapan rejim muhafızıyla karşılaştığını düşünür ve uykularını kaçıran bu travmayı sona erdirmek için adamı kaçırdıktan sonra diri diri gömmeyi planlar. Vahid’in işkenceciyi teşhis etme gayretine başka hayatta kalanlar da ortak oldukça, bu süreç bireysel bir intikam hikayesinden toplumsal bir hesaplaşmaya dönüşür. Tanıklıklar, itiraflar, vicdani sorgulamalar ve cezalarla örülen bu yolculuk, adeta İran halklarının kolektif hafızasının dile geldiği temsili bir mahkeme suretine bürünür. Burak Yılmaz

12. A Poet

A Poet, şiirin kırılganlığını Kolombiya’nın sert toplumsal dokusuyla yan yana getirir. Şair olmanın romantik bir hayalin de ötesinde çoğu zaman hayatta kalma biçimi olduğu bir coğrafyayı gösterir bize. Film, Medellín’de yaşayan Oscar Restrepo’nun şiirle kurduğu inatçı ilişkiye odaklanır. Oscar, şiirin hayatın içinden doğduğuna inanan ve bunu başkalarına sabırla aktarmaya çalışan bir adamdır. Bir lisede yarı zamanlı ders verdiği sırada, yazmaya karşı sezgisel bir yatkınlığı olan Yurlady ile karşılaşması, onun için beklenmedik bir bağın kapısını aralar. Bu karşılaşma, iki farklı hayatın birbirine kısa bir süreliğine temas etmesi gibi ilerler.

Oscar’ın yorgunluğu, kararsızlığı ve görünmeden yaşama hali aceleye getirilmeden film boyunca sürer. Mesa Soto, karakterlerinin iç dünyasını yarım kalan cümleler, uzun sessizlikler ve bakışlar üzerinden kurar; sözcüklerin yükünü görüntülere bırakır. Şiir, filmde şiddetin, sınıfsal baskının ve yoksullukların arasında varlığını sürdürmeye çalışan bir tanık gibidir. Aynı zamanda kuşaklar arasında kurulamayan bağların ve ertelenmiş umutların da taşıyıcısı olarak kendini gösterir. Kolombiya’nın sosyo-kültürel atmosferi, film boyunca hem tehditkar hem de besleyici bir arka plan olarak durur. Film bittiğinde insanın kalbinde şiirin bazen yalnızca nefes alabilmek için var olduğu düşüncesi kalır. Melisa Kuyuhan

11. Sound of Falling

In die Sonne schauen’da korku, melankoli ve merak birbiriyle iç içe. Buradaki “hayaletler” beyaz çarşaflar altında dolaşmıyor; onlar taşların, duvarların ve seslerin içinde saklı. Zamanın kendisi bir ruh gibi dolaşıyor evin içinde. Geçmişin nörozları, sonraki kuşakların bedenlerinde yankılanıyor; birinin kesilen bacağı ötekinin hayalet ağrısına dönüşüyor. Evin taşları, bir tür kayıt aygıtı gibi her şeyi hatırlıyor. Sanki film, taşların belleğinden çekilmiş bir görüntü serisi.Dört kadın, dört çağ, tek bir ev. Sedef Açıkgöz Çorluoğlu: Yazının tamamı

10. Train Dreams

Train Dreams, 1900’lerin başında Amerika’da demiryollarında çalışan işçilerin gündelik hayatları, sohbetleri ve hayalleri ekseninde Robert Grainier’in yaşamına odaklanan bir film. Grainier’in çocukluğu, evliliği, ailesiyle kurduğu düzen ve peş peşe yaşadığı kayıplar, film boyunca kronolojik bir akışla anlatılıyor. Büyük olaylardan ziyade, sıradan bir adamın zamanla nasıl yalnızlaştığını anlatan bu sade ve yalın hikâye , aynı anda hem çok gerçek hem de çok şiirsel. Doğanın bazen koruyucu, bazen yok edici oluşu; hayatın her şeye rağmen akıp gitmesinin yarattığı ıstırap ve yalnızlığın çıplak gerçekliği büyük bir incelikle aktarılmış üstelik tüm bunlar “bakın, karakter bunu yaşıyor” der gibi göze sokulmadan, melodrama boğmadan hissettiriliyor. Film, insanı hiç ummadığı bir yerden yakalıyor. Uzun zamandır izlediğim en dokunaklı filmlerden biri. Lâl Hazal Erkul

9. Weapons

Film, 17 çocuğun gizemli kayboluşu üzerinden yalnızca kaygı ve panik yaratmakla kalmıyor; izleyiciyi toplumun bastırdığı şiddet, ebeveynlik korkusu ve kolektif suçluluk duygusu gibi derin, insani korkularla yüzleştiriyor. Jordan Peele yapımcılığında şekillenen bu yapı, jump scare yerine atmosferik gerilim, açıklama yerine belirsizlik ve saf görsel dehşet yerine toplumsal alegorileri tercih ediyor. Weapons, 2025 korku sinemasında hem biçimsel cesareti hem de tematik güncelliğiyle, izleyicinin yalnızca korkmasını değil, korkunun neyi temsil ettiğini sorgulamasını sağlayarak farklılaşan bir yapım. Anıl Meydan: Yazının tamamı

8. Marty Supreme

Marty’nin hikâyesi, çıkış noktası itibarıyla sporu merkezine alan tipik bir Amerikan kahramanlık anlatısını çağrıştırıyor; sanki sonunda adının hakkını verip supreme (en üstün) olacağı bir rotada ilerleyecekmiş izlenimi yaratıyor. Filmin en güçlü hamlelerinden biri de tam burada ortaya çıkıyor: yönetmen, bu beklentiyi son ana kadar diri tutarken finale yaklaştıkça daha da belirginleşen bir zavallılık portresiyle inşa ettiği her şeyi yerle bir ediyor. Elde kalan, başarmak için her yolun mübah sayıldığı çocuksu bir Makyavelizmin ve hiper-bireycilik anlatısının açık iflasıdır. Eski sevgilisi, çocukluk arkadaşları, yolda karşılaştıkları; hatta saplantılı bir hayranlıkla peşine düştüğü eski Hollywood yıldızı Kay Stone ve onun milyarder kocası bile Marty’nin bencillikle beslenen kurnazlıklarından nasibini alır. Yakınlığı fark etmeksizin filmde kadraja girip çıkan her karakter—hatta sahipsiz kalmış bir köpek bile—Marty’nin asalak gibi tutunduğu kurtuluş sermayesinin bir enstrümanına dönüşür. Bu yüzden Marty Supreme, en klişe anlamıyla kan, ter, gözyaşı ve ‘dozunda’ fırsatçılığın cazibesi yüksek nihai başarılar uğruna kutsandığı klasik spor hikâyelerinden ayrılır. Burak Yılmaz: Yazının tamamı

7. The Mastermind

Feminist ve postmodernist perspektifle film türlerini tersine çeviren Kelly Reichardt, anti-western (Meek’s Cutoff), anti-eco-thriller (Night Moves), anti-pioneers (First Cow) filmlerinin ardından bir anti-soygun filmi olan The Mastermind ile yine oldukça yaratıcı bir iş ortaya çıkarıyor. Yavaş sinemanın da günümüzde yetkin bir uygulayıcısı olan Reichardt’ın filminde, soygun planı, icrası ve sonuçları beklendiği gibi oldukça yavaş ve aksak. 1970’ler Amerikası’nda Arthur Dove tabloları çalma niyetiyle ailesiyle birlikte Framingham Sanat Müzesi’nin koridorlarını arşınlayan Mooney (Josh O’Connor) karakteriyle Reichardt, kolaylıkla resmettiği ironik Amerika anlatısına yeni bir katkı sağlıyor. Öyle ki sanat tarihi mezunu bile olamamış, marangoz olarak geçindiğini söyleyen, işsiz, başarısız, zengin çocuğu züppe Mooney, bir anti-kahraman olarak empati kurulması zor bir karakter. Eylemsizlik kuvvetiyle alay edercesine giriştiği soygunun ardından kaçmak zorunda kaldığı dostlarda ve yollarda, karakterin dehlizlerinde ilerken, bireysel arzuları/rüyaları toplumsal kabuslara çeviren Amerika’nın gerçek ruhuna ulaşıyoruz biz de. Bütün bunlara rağmen yönetmenin en seyirci dostu filmi olduğunu belirtmek gerek son olarak. Tuncay Uravelli

6. Sorry, Baby

Sorry Baby, filmi “Kötü Şeyin Olduğu Yıl”, “Sorularla Geçen Yıl” gibi bölümlere ayırarak travmanın hayata nasıl sinsice sızdığını, insanın içine yerleşip kişiyi nasıl dönüştürdüğünü adım adım gösteren çok etkileyici bir anlatı kurmuş. Agnes’in duygularını açıkça ifade edememesi, içten gülemeyişi ve hayata tutunmaya çalışır hâli daha filmin açılışından itibaren hissediliyor. Cinsel saldırı öncesinde ne kadar neşeli biri olduğunu görmek; sonrasında yaşadığı korku, şok, ardından “bunu yapmalıydın” diyerek suçluluk yükleyen doktor, süreci prosedürlere indirgeyip sorumluluktan kaçan öğretim görevlileri… Tüm bunların sonunda Agnes’in günden güne solması ve dönüştüğü benlik seyirciye incelikle aktarılıyor. Film, tetiklenmelerin ne kadar beklenmedik olabileceğini de göstermiş; Agnes’in tezine gelen extraordinary kelimesini 3 sene sonra duyduğunda yeniden tetiklenmesi gibi. Sorry Baby, travmanın yalnızca yaşanan olaydan değil, sonrasında karşılaşılan suçlayıcı, soğuk ve sorumluluktan kaçan tepkilerden beslendiğini hatırlatan sarsıcı bir film olmuş. Lâl Hazal Erkul

5. The Secret Agent

İsmiyle ve Jaws referanslarıyla, Recife şehrinin renkleri, mekanları ve büyüsüyle Filho için çok kişisel bir film olurken, Brezilya’nın hatta Latin Amerika’nın darbelerle, politik cinayetlerle dolu tarihine de önemli bir bakış getiriyor. Bütün karnaval curcunasının ortasında, bir şehri filmin oyuncusu haline getirebilmek, hikâyede yarattığı katman çok değerli. Armando’nun, film boyunca karnaval kalabalığından kaçıp sonunda bir gün, bütün koy vermişliğiyle dansa katılışı ise geri dönüp baktığımda kafamda kalan imaj oldu. Yitip giden hayatların, ardında bıraktıkları yarım hikâyenin ve bu hikâyede büyümek zorunda kalan çocukların yarım yaşamlarının, bir gazete küpüründe kalan ölüm haberlerinin, bir zamanların emperyalist barbarlığının coğrafyalarımıza bıraktığı miras ortak bir dil yaratıyor, bu dilin de en önemli kelimesi ne olursa olsun, direniş bir diğeri ise dayanışma. Anıl Boydağ: Yazının tamamı

4. Sirāt

Mimosas ve Fire Will Come filmlerinin yönetmeni Oliver Laxe’den sıradışı bir yapım daha. Fas çöllerinin ortasında, üstelik kalabalığı ve gürültüsüyle bir tekno müzik festivalinin cehennemvari atmosferinin içinde, elindeki fotoğrafla 6 ay önce evden ayrılan kızını arayan bir adam ve küçük oğlunun Mad Max filmlerini andıran bir yolculuğunu anlatıyor Sırat. Oliver Laxe devasa kolonlardan yankılanan tekno müziği tekinsiz bir gerilim unsuru olarak kullanıyor film boyunca. Arka planda beliren askeri araçların ara sıra kadraja hücum etmesiyle anladığımız, kimin kime karşı savaştığını, kimlerin yerinden edildiğini bir türlü sezemediğimiz bir savaş şenliği dağıtıp da insan hareketliliğini başlatınca, kızını arayan Luis’in uyuşturucu kullanıp tekno müzik dinleyerek komünal bir hayat süren bir grup hippiyle yol arkadaşlığı da başlamış oluyor böylece. Sırat, tıpkı adının imlediği gibi, tüm hikâyenin ölümle yaşam arasındaki ince bir çizgiye sıkışıp kaldığı, sarsıcı ve tekrar eden şok ataklarına her seferinde hazırlıksız yakalamayı başaran bir film. Laxe, hayatın umut ve umutsuzluğun diyalektiğinden ibaret olduğunu göstermek için canımızı epey sıkan, sert bir güzergâh tercih etmişse de son yılların en özgün sinema deneylerinden birine imza attığına hiç şüphe yok. Burak Yılmaz

3. Sinners

2013 yılında Fruitvale Station, bundan 2 yıl sonra Creed, ardından iki Black Panther filmi ile rüştünü sinemaseverlere ve yapımcılara ispatlayan Ryan Coogler kariyerine hem seçici davranarak hem de aceleye getirmeden devam ediyor. Coogler kendi köklerine inen, kendi çevresinin dışına çıkmayan bir yönetmen. Siyahi insanları merkezine alan hikayeler üstüne gitmeyi tercih ediyor. Michael B. Jordan’ın canlandırdığı ikiz olan Elijah ve Elias Smoke kardeşler Chiago’daki hayatlarından uzaklaşıp, doğup büyüdükleri yer Mississippi’ye dönerler. Film bu dönüşü ele alır. İkizlerin şehre dönmeleri şehri hareketlendirir. Çünkü bir bar açma niyetleri vardır. Tabi filmin açılışını yapan şey, ikizlerin memleketlerine dönüşü değildir. Daha öncesinde bir genç bir kiliseye elinde parçalanmış bir gitarla, üstü berbat ve yüzü yaralı halde geri döner. Onu rahip olan babası karşılar. Bu sekans filmin türünün ve dozunun ne olabileceğine dair ipucu mahiyeti taşır. Hürrem Celil Erdoğan: Yazının tamamı 

2. Sentimental Value

Oslo üçlemesiyle akıllarda yer eden yönetmen Joachim Trier, yeni filmi Sentimental Value yine sade ama güçlü bir sinema sunarken bu sefer odağına duygusal yoğunluğu yüksek bir aile draması alıyor. İskandinav sinemasının önemli isimleri Stellan Skarsgård ve Renate Reinsve’ye Inga Ibsdotter Lilleaas ve Elle Fanning’in eşlik ettiği film, önemli bir yönetmen olarak görülen Gustav’ın (Skarsgård), kızları Nora (Reinsve) ve Agnes’ın (Ibsdotter Lilleaas) annesinin ölümü üzerine yıllar önce terk ettiği eve dönüp ailesiyle bir araya gelmesini konu alıyor. Boşanması sonrası kariyerine odaklanmak amacıyla evini terk etmiş olan Gustav yıllardır film yapmamıştır. Geri dönüşündeki amacı ise kariyerinin en kişisel senaryosuna sahip olduğunu düşündüğü filmi çekmektir. Filmin başrolünde kızı Nora’yı oynatmak ve filmi kızlarının büyüdüğü evde çekmek istemektedir. Trier, oldukça karakteristik ve ‘sinematik’ duran bu evi kadrajına öyle almış ki karakterler arası söylenmeyen sözleri, yaşanmışlıkları ve bunların yarattığı acıları ustaca yansıtabilmiş. Sırf filmin açılış sekansında Nora’nın yaptığı ev tasviri bile bu atmosferi hazırlamaya yetiyor. Filmin en özel yanı ise çatışmalarla dolu bu aileyi sadece gözlemlememiz ve yıllar süren sorunların bir anda çözüleceği bir ortam hazırlanmaması. Bunun yerine Gustav’ın kelimelere dökemediği duygularını sanatıyla ifade etmesine ve senaryosunun bir şekilde kızlarını temsil etmesinin getirdiği anlayışa tanık oluyoruz. Açıkçası film yalnızca oyunculuk performansları için bile görülmeye değer çünkü odaktaki 4 ana karakter de filmde parlayacak bir an yakalamayı başarmış. Sesil Yersu Uncu

1. One Battle After Another

İşlenen konulardan, kurgusundan, müzik kullanımına çoğu şey sizi bir PTA evreninde gibi hissettirmiyor ancak böyle bir yaşta kariyerinin böyle bir evresinde, konforlu alanından çıkıp, orijinalinde post-modern bir eseri ondan esinlenerek, devrimcileri ve göçmenleri başrole koyup, büyük bir sinema çıkarmaya çalışmak başlı başına takdir edilmesi gereken bir şey. Her şeyi geçtim bıyıklı, alkolik bir eski devrimci rolünün, DiCaprio’ya bu kadar yakışacağını bir tek PTA düşünürdü herhalde. 1969’da Wisconsin’de bir grup beyaz gencin Bob Dylan’ın şarkısında geçen “You don’t need a weatherman to know which way the wind blows” sözlerinden etkilenerek ismini verdiği Weather Underground örgütünün, siyahi devrimci hareketle dayanışmak ve Vietnam’daki savaşı Amerika’ya, emperyalizmin kalbine taşımak gibi bir ülküsü vardı, PTA’in kurguladığı French 75 örgütü ise emperyalist merkezi yok etmek ve göçmenlerle dayanışmak ve sınıfsız, sınırsız bir dünyanın peşinde. Bu cümleler peş peşe okunduğunda garip gelecektir ancak sinemaya gidip gördüğünüzde anlayacaksınız ve kavganın farklı biçimlerde de olsa asla bitmediğini göreceksiniz. Anıl Boydağ: Yazının tamamı

1

Bir Cevap Yazın