22–28 Eylül tarihlerinde gerçekleşen 32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, dünyanın farklı köşelerinden gelen seçkileri, yerli yapımları ve genç sinemacıları bir araya getirdi. Festival, sadece ulusal yarışma ile sınırlı kalmayıp söyleşiler, atölyeler ve panellerle Adana şehrini bir hafta boyunca canlı bir sinema deneyim alanına dönüştürdü.
Ulusal yarışmada gecenin en çok konuşulan filmi Pelin Esmer’in O da Bir Şey mi filmi oldu: En İyi Film ödülünü almasının yanı sıra toplam sekiz ödülle törenin öne çıkan yapımı, Pelin Esmer de En İyi Yönetmen seçildi.
Festivalde ayrıca Orhan Eskiköy’ün Ev filmi Yılmaz Güney Ödülü’ne layık görülürken, oyunculuk ödülleri de paylaşılması dikkat çekti. En İyi Erkek Oyuncu ödülü Uçan Köfteci filmindeki performansıyla Nazmi Kırık’a giderken, En İyi Kadın Oyuncu ödülü Bige Önal (Buradayım, İyiyim) ile Tülin Özen (Perde) arasında paylaştırıldı.
Ayrıca İlginizi Çekebilir: 32. Adana Altın Koza Film Festivali Günlüğü #1
Bu yazı serisinde, hem izlediğim filmlerin izlenim notlarını hem de festivalin yarattığı atmosferi adım adım paylaşacağım. İzlenim notları spoiler içermemektedir.
O da Bir Şey mi

Pelin Esmer’in festivalde En İyi Film ödülü dahil 8 ödül kazanan filmi o da Bir Şey mi festivale her anlamda damga vuran bir yapım! O da Bir Şey mi, küçük bir Anadolu kasabasında, sıradan bir yaşam içerisinden bir kadın hikâyesine odaklanıyor. Pelin Esmer, kamerasının kadrajını gürültülü olaylardan ziyade geride kalmış, sessizliklerin arasında konumlandırıyor. Otel, ev, mutfak bazen bir rutubetli bir oda bazen de sakin bir sokak bu anlatıyı konumlandırıyor.
Film, toplumsal baskıların gölgesinde kalan bir kadının, yaşamının izini ve geçmişinde iz sürüyor. Pelin Esmer’in edebi anlatısını kuvvetlendiren flu sinema dili, ana karakterin monologlarıyla birleşince oldukça güçlü bir sinema diline dönüşüyor. Her karede sade ama güçlü bir görüntü yönetimine şahit oluyoruz. Karakterler sadece edebi ve dramatik değil, içten ve tanıdık Anadolu manzarasıyla bütünleşiyor. Adeta Anadolu’da belirsiz bir zamanda geçen bir romanın görüntü kesitlerini seyir haline getiriyor. Rumen yeni dalgasının en seçkin örneklerinden biri olan Cristi Puiu imzalı Sieranevada filminin Görüntü yönetmenliğini de yapan Barbu Balasoiu, O da Bir Şey mi filminde pastel tonlarla yansıttığı bu Anadolu kasaba atmosferini hikayeye büyük bir katkı sunuyor.
Yönetmen Levent ve onunla kurduğu iletişimiyle travmatik geçmişiyle yüzleşen Aliye’nin gerilimli ama romantik etkileşimi filmin edebi atmosferiyle uyumlu bir anlatı sağlıyor. Pelin Esmer, gösterişten uzak ama edebi yönü derin bir anlatıyla, gündelik yaşamda görünmez bir kurban olan Aliye’nin erkekler dünyasındaki varoluşunu resmediyor. O da Bir Şey mi, küçük bir hikâyenin anılardan gelen kesitleriyle büyük bir yankıya dönüşebileceğini kanıtlıyor.
Algoritmaya Biat Et

Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu‘ndan influencer ve yapay zeka dönemini sorgulayan bilim-kurgu filmi Algoritmaya Biat Et, festivalin Ulusal Yarışma’da en ilgi çeken yapımlarından biriydi.
Algoritmaya Biat Et, bir Black Mirror bölümünü andıran yapısıyla insan ve teknoloji arasındaki gerilimi kasvetli atmosferiyle ele alıyor. Yer yer gerilim ve korku ögelerinin temayı devraldığı filmde, modern dünyanın görünmez sistemi algoritmaları distopik bir atmosferde seyiriciye sunuyor. Film, bir yandan bilimkurgu ve korku estetiği taşırken öte yandan toplumsal ve felsefi katmanlar barındırıyor.
Influencer dünyasına yapay zeka odaklı bir bakış açısı. İçerik üreticisi Lily, sanal hayatın kazanmak isterken kaybolanlarından. İçerikleri ilgi çekmiyor, etkileşim ve izlenme almıyor, maddi durumu kötü. Bir gün canlı yayında dünyaca ünlü içerik üreticisi Gabe’in canlı yayınına çıkarılıyor ve hikaye başlıyor. O andan itibaren Lily, “Kathartist” adlı yeni içerik uygulama aracılığıyla algoritma ve yapay zeka kıskacına doğru bir yolculuğa çıkıyor.
Sonuç olarak Algoritmaya Biat Et filmi, teknolojiyi yapay zeka ve influencer dünyası üzerinden insan ölçeğindeki izlerini kasvetli bir dille kayda geçiriyor ve sorguluyor.
Magellan

Dünyanın çevresini dolaşan ilk insan olan Ferdinand Magellan’ın yaşamı Lav Diaz‘ın kadrajı ve tek planlarıyla adeta zamansız bir tabloya dönüşüyor. Yönetmen rejisiyle 16. yüzyıldan manzaraları günümüze en yalın ama görkemli haliyle taşıyor. Gael García Bernal’in Magellan’a hayat verdiği film, keşif ve kolonileşmenin yarattığı yıkımı toplumun kişisel ve kolektif belleğinin içinden direkt olarak sorguluyor. Bir kaşifin yeni umutlar amacıyla gerçekleştirdiği yolculuğun yıkım ve kaosa dönüşünün içsel sorgulamaları Lav Diaz’ın destansı sinema diliyle birleşiyor.
Lav Diaz’ın Magellan’ı, Werner Herzog‘un Aguirre: The Wrath of God filmi gibi deliliğin sınırlarından geçen bir keşif ve enkaz filmi. Filipinli ünlü yönetmen, yine uzun plan sekanslara, sessizliklere, çığlıklara ve insanın varoluş arayışına bir not bırakıyor. Film, keşif çağının sembolü olan Magellan figürünü, modern çağın anlam kriziyle birleştiriyor. Lav Diaz, okyanusu bir keşif alanı değil, bir bilinç ve arayış metaforu olarak konumlandırıyor. Bernal’ın gösterişten uzak oyunculuğu bir kaşifin, yola çıkmaktan çok, kaybolması ve yok olmasının anlamını sorguluyor.
Magellan, sabırlı izleyiciler için büyük bir fırsat sunuyor: Lav Diaz ile içsel bir yolculuk.
Young Mothers

Jean-Pierre ve Luc Dardenne’e 78. Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü kazandıran son filmleri Young Mothers, seyiriciye her Dardenne Kardeşler filminde olduğu gibi vicdan sorgulamaları içine sürüklüyor. Liège yakınlarındaki bir genç anneler yurdunda barınan beş gencin gündelik mücadelelerini tanıklık ettiğimiz filmde, birbirine benzer gibi görünen beş farklı yaşamın izini doğru yolculuğa çıkıyoruz..
Film micro ölçekte basit görünen anların ağırlığıyla günümüzdeki büyük sosyal meseleleri tecrübe etmemizi sağlıyor. Ailesi olmadan büyüyecek çocukların, henüz kendileri çocuk olan genç annelerini izlediğimiz film, seyiriciye kimin çocuk olduğunu sorgulattığı ikilemlere sürüklüyor. Dardenne Kardeşler, Young Mothers ile bir kez daha sade ama yürek burkan hikâyeler anlatıyor. Kameranın karakterin enselerinden ayrılmadığı tipik Dardenne karakterleri, kendini her planda seyiriciye gösteriyor.
Dardenne kardeşlerin kamerasının kadrajı, yine yargılamayan bir göz görevi görüyor. Young Mothers, umut ile çaresizlik arasındaki ince çizgide yürüyen bir yapım.
Romería

Biz biz yapan aile midir, yoksa kendi iç benliğimiz midir? Carla Simón’un Romeríası, gelenek, doğa ve aile kavramlarını edebi bir sinema diliyle buluşturuyor. Yönetmen, İspanya’da geçen bu filminde, evrensel bir hikaye anlatıyor. Ebeveynlerini tanımadan büyüyen genç bir kızın aile köklerine bir yolculuğu izliyoruz.
Simón’un kamerası, kumla, denizin dalgalarıya, toprakla, rüzgârla, insanla uyum içinde ilerliyor. Carla Simón, aile hatırası ve kişinin kimlik arayışını bir yolculuk üzerinden işleyen, bir filme imza atıyor. Genç Marina’nın babasının hatırlarının izini sürmek için Vigo’ya gitmesiyle başlayan film, aile sırları, geçmiş, yas, kayıp ve utanç temalarını kişisel düzeyde sorgulatıyor. Hélène Louvart’ın görüntü yönetimi ve filmdeki doğal ses kullanımı, pastoral olarak uyumlu bir sinema diline dönüşüyor.
Sonuç olarak Romería, 78. Cannes Film Festivali’nde ana seçkide yer alan ve izleyiciye aile bağlarını hatırlatan soluksuz bir yolculuk filmi. Tatlı-hüzünlü, aile hafızasının üzerine Romería, sessiz, yumuşak ama derin anlamlara sahip bir film.