45. İstanbul Film Festivali İzlenimleri #1
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda, 8 Nisan Çarşamba günü Isabel Coixet‘in Üç Veda (Tre ciotole) filmi ile açılışını yapan 45. İstanbul Film Festivali, 127 uzun metraj ve 13 kısa filmden oluşan programıyla seyirciyle buluştu. Steven Soderbergh imzalı The Christophers, Claire Denis’den Bekçilerin Çığlığı, Olivier Assayas’tan siyasi gerilim Kremlin’in Büyücüsü, Ildikó Enyedi’nin yeni filmi Sessiz Dost ve David Lowery’den bir pop gerilimi Mother Mary, festivalin N Kolay Galaları bölümünde gösterilen yapımlar arasındaydı. Berlin Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Grant Gee‘nin yönettiği Everybody Digs Bill Evans filminin de gösterildiği festivalin konuklarından, filmin başrol oyuncusu Anders Danielsen Lie ile Soho House Büyük Salon’da bir sohbet gerçekleştirildi.

Late Fame

Hitchcock/Truffaut belgeselinden tanıdığımız yönetmen Kent Jones‘un geçtiğimiz sene Venedik Film Festivali’nde prömiyer yapan filmi Geç Gelen Şöhret, Arthur Schnitzler‘in aynı isimli romanından bir uyarlama. New York şehrinin 1970’lerdeki şair ve sanatçılarla dolu zengin ortamına bir özlem ve nostalji esasında film. Zamanında tek bir şiir kitabı basabilen fakat unutulan ve bir postanede memur olarak hayatına devam eden Ed Saxberger’in (Willem Dafoe) genç ve heyecanlı bir grup tarafından yeniden keşfedilmesiyle hikayesini açan film, kişisel bir hatıratın izini sürerken mizahı yerinde, toplumsal bir takım gözlemler ve eleştiriler sunmayı da başarıyor günümüze ve sanat piyasasına dair. Filmin, özellikle kendini ve aklı havada gezen karakterini fazla ciddiye almadığını, bilinçli bir şekilde hafif tonlarda ilerlediğini belirtmek gerek. Yine de tüm bunların yanına biraz şiir biraz edebiyat derinliği (sadece masalarda konuşulan değil de yaşanan ve imgelere dönüşebilen) ekleyebilseymiş üstüne daha çok konuşulmayı hak eden bir yapım olabilirmiş belki.
Annem Hakkında

Festivalin Yeni Bakışlar bölümünde gösterilen Soner Sert‘in filmi, uzun süredir görüşmeyen bir baba ile oğulun yeniden buluşması ile açılıyor. Annesinin ölümünün ardından Almanya’da üniversite eğitimine başlayan, annesini aldattığı için babasını affetmeyen Caner ve aralarındaki buzları eritmeye çalışan babası Muharrem sürekli çatışma halindeler ve filmin ilk yarısı bu gerilimle ilerliyor. Eski mevzular açıldıkça bazı bilgiler elde ediyoruz fakat hem hikâyenin hem de çatışmanın soluk aldığı durak olan otel bölümünde konudan ve özden uzaklaşıyoruz. Burada erkeklik ve cinsellik üzerinden sunulan görüntüler (ki riskli bir tercih ve üstüne gidilse farklı bir sinema dili oluşabilir) bir toplumsal eleştiriye dönüşemiyor, bir türlü işlev kazanmıyor. Belli ki filmin çıkış noktası ve üzerinde en çok çalışılmış bölümü olan aile toplantısı ve yemek sahnesi; yakın akrabalar arasındaki mülkiyet ve para meselesi üzerinden düğümün de çözümün de kurulduğu, oyunculukların da yükseldiği sekans olarak iyi çalışıyor. Ancak finale giden duraklarda, özellikle gece kulübü ve kumar sahnesinde, iç mekânda kurulmaya çalışılan mizansenlerden ne drama ne de anlam çıkarılabiliyor; yönetmenin ikinci filmi olduğu düşünüldüğünde bu kısımlar zayıf duruyor.
İsimsiz Eserler Mezarlığı

Dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yapan İsimsiz Eserler Mezarlığı, Melik Kuru‘nun ilk uzun metraj film denemesi. Prekarya sınıfından iki gencin hayatını odağına alan film, siyah beyaz görüntüleriyle birlikte İstanbul’u da özgün bir şekilde ana karakter yapmayı başarıyor. İstanbul’da hayatta kalma çabası içinde bulunan Aslı (Manolya Maya) ve Murat (Ekremcan Arslandağ), kiralarını ve faturalarını ödemekte zorlandıkları için farklı arayışlara yönelirler. Mimar Sinan Üniversitesi’nde fotoğraf okuyan Aslı, maddi problemler yüzünden ideallerini askıya alıp sanat piyasasının vahşi timsarlarına eserlerini satma uğraşına girer. Ev kuşu ve oyun bağımlısı olan Murat ise yıllarca emek verdiği oyun karakterini satmak zorunda kalır. Aynı zamanda Aslı, sisteme olan isyanını bile bir içeriğe dönüştürüp sanattan anlamayan elitlere sunmak ve satmak zorunda. Her şeyin, benliklerin, hayat öykülerinin bile pazarlama nesnesine döndüğü dünyamızı inceden inceye eleştiriyor film. Günümüz ilişkileri ve arkadaşlık üzerine derinlere girmeden hafif ve nükteli sorduğu sorular da filmin bir başka artısı. Özellikle filmin açılışındaki fotoğraf çekimleri, üstkurmacaya bağlanan film içinde film geçişi ve final sahnesiyle Fransız Yeni Dalga tarzına da göz kırpan eser, ülkemiz sineması için yeniliklerle dolu, sevindirici bir gelişim.
Rose of Nevada

Geçtiğimiz sene Venedik Film Festivali’nin Orizzonti bölümünde gösterilen Mark Jenkin‘in Rose of Nevada filmini tuhaf bir zamanda yolculuk anlatısı olarak özetlemek mümkün. Fakat bundan daha fazlasını ihtiva eden filmin en özgün tarafı, toplumsal hafızanın bireylere yaptıkları üzerine 16 mm film formatında sunduğu eşsiz imge ve ses akışında gizli. Terk edilmiş bir denizci kasabına 30 yıl sonra geri dönen bir tekne, iki genç adamın mürettebata katılımıyla yeniden denizlere açılır ve balık avına başlar ve her şey zamanla birlikte geriye akar. Bu iki genç, geçmişte kaybolan ikilinin yerini alır ve geçmişte mahsur kalırlar. Hikayeye çok uygun bir şekilde seçilen İngiliz kırsalında, çok fazla seçenek yoktur; kasabanın eski kalabalık ve hareketli günlerine dönmesi için bu iki gencin feda edilmesi gerekir. İzlerken anlamakta zorlanılan ancak içerdiği imgeler bağımsız bir şekilde zihinde dolandığında, üstüne düşünüldükçe zenginliği ve sırları anlaşılan çok ince, çok özel bir eser.
İki Laborantın Yorgun Saatleri

Burak Çevik, Tuzdan Kaide (2018), Aidiyet (2019) ve Unutma Biçimleri (2023) filmlerinin ardından kısa filmiye Berlinale Forum Expanded seçkisindeydi bir kez daha. Deneysel tarzıyla tanıdığımız Çevik, akşamın geç saatlerinde bir araştırma laboratuvarını mekan olarak kullanıyor bu kez. Bilinmez bir maddenin bilgisayar ekranındaki görüntüsünü anlamaya çalışırken kahve falı bakan iki kadının muhabbetini okuyoruz. Bu muhabbeti daha sonra, bu kez kadınları da görerek izliyoruz, bunun iki farklı biçimde sunulması, yönetmenin yaratmaya çalıştığı sinemanın bir arayışı aslında. Bilimsel ve sezgisel yöntemler arasında bir karşılaştırmaya dair bir şeyler seziliyor fakat bir anlam çıkarmamız için seyirciye hiçbir ipucu bırakılmıyor. Çağdaş sinemanın en kendine münhasır yönetmeni, çok sevdiğim Tsai Ming-liang‘ın Vive L’amour‘u öncesi bu kısa filmin gösterilmesinin çok yanlış ve talihsiz bir tercih olduğunu söylemeden geçemiyorum.
Acı Hayat

Metin Erksan’ın 1962 tarihli klasiği Acı Hayat, restore edilmiş versiyonuyla festivalde izleyicilerle buluştu. Türkan Şoray, Ayhan Işık, Ekrem Bora ve Nebahat Çevre‘nin başrollerinde yer aldıkları film, İstanbul’da geçen fakir kız zengin oğlan melodramı gibi başlıyor. İnşaatta çalışan Mehmet ve kuaförde çalışan Nermin, birbirlerini seven ve evlenme arefesinde bir çift fakat bütçelerine uygun kiralık evi bir türlü bulamıyorlar. Yeni büyümeye başlayan İstanbul’un çevre semtlerini de mekan olarak gördüğümüz filmde, İtalyan yeni gerçekçiliğini hatırlatan sert bir ton yer alıyor ilk yarıda. Fakat sonrasında Erksan, numaralarını yapmaya başlıyor ve bir Yeşilçam melodramı parodisine dönüşürken film ironik mizahı da çok iyi işliyor. Bilhassa yönetmenin, mekan, kadraj ve kamera kullanımı ile çağının önünde bir tekniğe sahip olduğu da anlaşılıyor.