Ana Sayfa İnceleme 45. İstanbul Film Festivali İzlenimleri #2

45. İstanbul Film Festivali İzlenimleri #2

45. İstanbul Film Festivali İzlenimleri #2
0

9-19 Nisan tarihleri arasında sinemaseverleri İstanbul’un iki yakasındaki yedi salonda dünya sinemasının en iyi örnekleriyle buluşturan, usta yönetmenlerin son filmlerini, yeni keşifler, kült yapımlar ve söyleşileri harmanlayan 45. İstanbul Film Festivali, 19 Nisan Pazar akşamı The Marmara Taksim’de düzenlenen ödül töreniyle sona erdi. Altın Lale Yarışması’nda bu yıl yerli ve yabancı 15 film yarıştı. Yönetmen David Mackenzie’nin başkanlığını yürüttüğü Altın Lale Yarışması jürisinde Berlin EFM Direktörü Tanja Meissner, oyuncu Ekin Koç, akademisyen Prof. Dr. Aslı Tunç ve yapımcı Rodrigo Areias yer aldı. Altın Lale’yi bu yıl, Damien Hauser’in yönettiği Prenses Mumbi (Memory of Princess Mumbi) kazanırken Jüri Özel Ödülü, Bi Gan’ın yönettiği Diriliş (Resurrection) adlı filme verildi. En İyi Yönetmen Ödülü’nü, Yaz Kampı (Summer Beats)  filmiyle Lise Akoka ile Romane Gueret kazandı. En İyi Senaryo Ödülü’nü Rose ile Markus Schleinzer ile Alexander Brom kazandı. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Karanlıkta Islık Çalanlar filmindeki rolüyle İnci Sefa Cingöz, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü Ölü Köpekler Isırmaz filmindeki rolüyle Kemal Burak Alper kazandı. En İyi Kısa Film Ödülü’nü ise Dalya Keleş’in yönettiği Yerçekimi kazandı. Jüri, ayrıca Berna Sitera Değirmen’in yönettiği Aşk ve Diğerleri’ni mansiyona layık gördü.

Bu yıl, Seyfi Teoman Ödülü’ne 13 ilk veya ikinci yerli film aday oldu. En iyi filme verilen ödül, genç yaşta kaybettiğimiz yapımcı ve yönetmen Seyfi Teoman’ın adını yaşatmak amacıyla veriliyor. Seyfi Teoman En İyi Film Ödülü’nü Morteza Atabaki’nin yönettiği 32 Metre kazandı. En İyi Senaryo Ödülü’nü, En Güzel Cenaze Şarkıları filmiyle Ziya Demirel & Yusuf Tan Demirel, En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü’nü, Keçi501 filmiyle Reşat Okan Candemir kazandı. En İyi Kurgu Ödülü, 32 Metre filmiyle Morteza Atabaki’ye verildi. En İyi Sanat Yönetimi Ödülü’nü, İsimsiz Eserler Mezarlığı filmiyle Elif Öner kazanırken En İyi Müzik Ödülü’nü, İsimsiz Eserler Mezarlığı filmiyle Efe Demiral kazandı. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü, En Güzel Cenaze Şarkıları filmiyle Esra Dermancıoğlu, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü, Annem Hakkında filmiyle Burak Dakak kazandı. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü, En Güzel Cenaze Şarkıları filmiyle Çağdaş Ekin Şişman, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü, En Güzel Cenaze Şarkıları filmiyle Özer Keçeci kazandı.

Ölü Köpekler Isırmaz

Nuri Cihan Özdoğan‘ın ilk uzun metraj projesi olan Ölü Köpekler Isırmaz, yönetmenin memleketi olan Adana’da geçiyor. Filmin başlangıcında haberler ve görüntüler vasıtasıyla yaratılan postapokaliptik fakat gerçekçi atmosfer, seyircinin filme hızlı bir giriş yapmasını sağlıyor. Avrupa’nın çöp deposuna dönüşmüş Türkiye, politik olarak yerinde bir başlangıç noktası. Mersin limanı olabileceğini tahmin ettiğimiz bölgede, pislikten para kazanmaya çalışan insanların arasında İsmet ve çocukluk arkadaşı Dogo, sistem içinde yükselmenin farklı yollarını aramak zorundalar. Birbilerine sadakat yemini eden iki arkadaş, suç dünyasının derinlerinde, sürüklendikleri noktada bambaşka bireylere dönüşüyorlar ve bir bakıma toprağa gömdükleri çöpler gibi yok oluyorlar. Sürekli karakterlerin ağzından tekrarlanan diyaloglar ve motivasyon cümleleri, bazı kısımlarda mafya yapılanmasının dizi estetiğine sahip sahneleri, filmin anlatısı içerisinde zayıf kalsa da güçlü finaliyle izlenmeyi hak eden bir film.

Silent Friend

On Body and Soul filmiyle dünyaca tanınan Macar yönetmen Ildikó Enyedi‘nin geçtiğimiz sene Venedik’te prömiyer yapan filmi Sessiz Dost, 3 farklı zaman diliminde 3 farklı karakteri odağına alarak doğayla olan iletişimimizi araştırma hevesinde. 2020 yılında bebeklerin zihninin çalışma tarzını inceleyen Hong Konglu bir sinirbilimci, 1972’de ev arkadaşının sardunyasına bakmakla görevli genç bir öğrenci, 1908’de botanik bölümüne kabul edilen üniversitenin ilk kadın öğrencisi… Filmdeki bilim insanları, alışık olduğumuz geleneğin aksine, nesnel değil sezgisel bakışlar atar eğildikleri işe, örneğin evsiz kaldığı için biraz mecburiyetten bir fotoğrafçının asistanı olarak çalışmaya başlayan Grete (Luna Wedler), çektiği fotoğraflarda evrenin tekrar eden desenlerini arıyor. Hannes’in (Enzo Brumm) kütüphane bulup okuduğu Çiçeklerin Zekası kitabı sanki bu fotoğrafların büyüsü üzerine yazılmış gibi. Enyedi’nin bakışında da oldukça doğal, doğanınkine benzer tevazu sahibi bir görü mevcut. Doğu felsefelerinin izinde giden bu meditatif filmin süresinin de ritminin de olay akışının neredeyse yokluğunun da acelesi yok bir şeyler anlatma konusunda. 3 farklı kuşak boyunca temas edilen, gölgesine sığınılan gingko ağacı diğer sessiz dostlarıyla birlikte sık sık sesler ve görüntüler yardımıyla gözlemleniyor, bir hareket, bir işaret verecek mi biz fanilere diye? Tony Leung Chiu-wai‘nin canlandırdığı Tony karakteri, araştırmasının tıkandığı noktada bir botanikçi olan Alice’e (Léa Seydoux) başvuyor, bir bakıma 1908’e dönüyoruz, o çağın bilgisine ihtiyaç duyuyoruz, çember tamamlanıyor, doğada çokça gördüğümüz yaşam döngüsü başa dönüyor.

Sermon to the Void

Hilal Baydarov‘un Venedik Film Festivali’nde prömiyer yapan filmi Boşluğa Hitap, Şah İsmail’in Hayat Suyu’nu bulma gayesiyle çıktığı yollarda geçiyor. Bir Fuzuli epigrafıyla açılan film, çöllerde geçen şiirsel bir arayış esasında. Baydarov’un farklı lensler kullanarak yarattığı, özellikle kırmızı ve sarı baskın renk paletleri, eşsiz bir görsel deneyim sunuyor seyirciye. Aynı şekilde müzik ve ses de bu görüntülere uyum sağlıyor. Belli ki Baydarov, çölü, çölün insanda yarattığı varoluşsal krizleri ve sorgulamaları seyirciye hissettirmek istiyor, bir bölüme kadar da bunda başarılı oluyor. Fakat yönetmenin Şah İsmail ve Fuzuli’nin ağzından söylettiği, bazıları Fuzuli’nin beyitlerinden bazıları ise yönetmenin kendi fikirleri olan monologlar, bir süre sonra filmin başlarında yarattığı güçlü etki yerine didaktik bir dinlenceye dönüşerek etkisini yitiriyor; bir hakikat arayışındansa sıkıcı tekrarlara dönüyor. “Sola baktım sol yarandı, sağa baktım sağ yarandı.” gibi filmin ruhuna uygun, akılda kalıcı cümleler, filmin yoğun ve zihni yoran anlatısı içinde detal olarak kalıyor ve sönümleniyor. Mistik bir yolculuk ve tecrübe olarak farklı ama okunması ve eleştirmesi zor bir film.

Short Summer

Venedik Film Festivali’nda En İyi İlk Film ödülünü kazanan Rus yönetmen Nastia Korkia‘nın Kısa Yaz filmi, 8 yaşındaki Katya’nın, Rus kırsalında dedesiyle ve ninesiyle geçirdiği yaz tatilini takip eden bir büyüme hikayesi. Arka planda, haberlerden dinlediğimiz, demiryollarından geçen tanklar vasıtasıyla gördüğümüz Çeçen savaşı, ayrılma eşiğindeki ninesi, onu bir başka kadınla aldatan dedesi ve çocukluk heyecanıyla keşfedilmeyi bekleyen muhteşem doğa… Filmin öne çıkan özelliği olan, görüntü yönetmeni Evgeny Rodin‘in 16 mm lensle yarattığı nostaljik etki, doğanın sunumu ve çocukların bu atmosferdeki masumluğu üzerine kurulan anlatı, yönetmen Korkia’nın bir sonraki filmleri için merak uyandırıcı. Ara sıra ortalarda gözüken yabancı bir tehdit, bir akıl hastalığı köyde dolanıyor ama Katya’ya bir şey yapamıyor, onla karşılaşınca sönümleniyor; günümüz dünyasına bir mesaj gibi. Yavaşlığıyla dingin, çocuk bakışı ve duyuşuyla izlenimci, yaşanmamış gibi gözüken artık bize uzak bir geçmişten ferahlatıcı bir film.

Last Night I Conquered the City of Thebes

Venedik Film Festivali’nin bağımsız yapımların gösterildiği Giornate degli Autori bölümünde, geçtiğimiz sene En İyi Senaryo ve En İyi Görüntü ödüllerini kazanan Dün Gece Teb Şehrini Fethettim (Anoche conquisté Tebas), İspanyol yönetmen Gabriel Azorín‘in ilk kurmaca uzun metrajlı filmi olma özelliğini taşıyor. 5 kişilik genç bir grup Romalılardan kalma açık bir hamamı görmek üzere yoldadırlar. Sohbetlerine tanık olduğumuz gençler, sanal oyunlarda gerçekleştirdikleri zaferlerden bahsederler. Filmin sonlarına doğru zarif bir geçişle eski zamanlara döner, Romalı askerlerin sohbetini dinleriz bu kez. Meseleler hep aynıdır. Yavaş sinemanın bütün özelliklerini taşıyan filmin bu zamansal kırılma noktasında, gece yaratılan ışık ve atmosferle birlikte büyülü bir etki oluşur. Carlos Reygadas ve Albert Serra gibi yönetmenlerin sinematografik tarzını anımsatan Azorín’in, sonraki işlerinde ismini duyuracak daha önemli işlere imza atacağını tahmin etmek zor değil.

Rose

Bu sene Berlinale’de gösterilen ve başrol oyuncusu Sandra Hüller‘e En İyi Oyuncu ödülünü kazandıran Rose, oyuncu olarak da tanıdığımız yönetmen Markus Schleinzer‘in üçüncü uzun metrajlı filmi. 17. yüzyılda, Almanya’nın Protestan bir köyünde geçen hikaye, bir askerin bu ıssız köye gelmesiyle başlıyor. Savaşta kaybettiği bir arkadaşının yerine geçerek bir arsada mülki hakları olduğunu iddia eden Rose, herkesten gizlediği kadın kimliğiyle, başlangıçta şüphe uyandırsa da film boyunca yavaş yavaş köy halkınca, çalışkanlığı ve dürüstlüğüyle kabul görüyor ve seviliyor, hatta köyün önemli toprak sahiplerinden bir adamla güçlerini birleştirmek için kızıyla evleniyor. Filmin son kısmında açığa çıkan gerçekle birlikte bir cadı avı başlıyor. Hiç altını çizmeden, oldukça gösterişsiz bir biçimde feminist mesajlar barındıran filmde, feodalite zamanlarında bir pantolon ve penise sahip olmanın bütün kapıları açan nasıl bir erk yarattığı, Alman yaşayışıyla uygun bir biçimde direkt ve ilkel bir yolla aktarılıyor. Mülke gerçekten sahip olmasa da üst düzey çabasıyla atıl kalmış bu toprakları büyüten, zenginleştiren bu kadının neden savaşta yer aldığını sorma gereği duymuyor kimse, bu süreçte bir erkeğin sıfırdan bunları başarıp başaramayacağı sorgulanmıyor. Dış ses anlatıcı ve stilize biçim tercihleriyle mesafeli bir anlatım kuran film, Hüller’in son bölümde, kendini kurtarma çabasındaki Rose performansıyla ağlak olmayan ama duygusal bir tonda bitiyor.

Bir Cevap Yazın