Ana Sayfa Eleştiriler Amadeus (1984): Bir Delikanlı Kadar Genç, Bir Yaşlı Kadar Bilge

Amadeus (1984): Bir Delikanlı Kadar Genç, Bir Yaşlı Kadar Bilge

Amadeus (1984): Bir Delikanlı Kadar Genç, Bir Yaşlı Kadar Bilge 10.0
0
1984 yılında yönetmenliğinde Milos Forman, senaristliğinde Peter Shaffer’i bulunduran Amadeus isimli bir film vizyona girdi. Film birçok övgüyle karşılaşıyor, Oscar’dan ‘Best Picture’ kategorisi dahil olmak üzere 8 ödülle dönüyordu. Yıllar önce filmi fark ettiğimde ilgimi çeken ufak bir mesele vardı. Her şeyiyle mükemmel olan yapım, Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayat hikâyesini konu alıyor. Ancak filme daha çok popülarite getirebilecek bir isim olan ‘‘Mozart’’ yerine ‘‘Amadeus’’ konmuştu. Mozart’ın hayatına az çok hâkim olan ve Forman’ı takdir eden birisi olarak bu filmi izlemek ve yazmak kaçınılmaz bir durum hâline gelmişti. Doğru anın şimdi olduğunu düşünen ben, yazıyı sonunda kaleme almaya karar verdim.  “Neden Mozart değil de Amadeus?” meselesini açıklamadan önce filmi ve Mozart’ın hayatını yazmak istiyorum. Öncelikle merak ettiğim, dikkatimi çeken ve belki de birçoğunuzun da aklını kurcalayan bu meseleye yazının en sonunda değinelim. Her şey sırasıyla olsun…

Önce şunu belirtmek gerek, “Mozart hangisiydi yahu sağır olan mı kör olan mı?” gibi sorularla filme oturanların bu filmden zevk alması, bu filmi anlaması imkansız. Biyografi tarzına sahip, öğretici bir film evet ancak oldukça kurgu da var. En nihayetinde sanat kendi gerçekliğini, heyecanını yaratıyor ve olaylara bakış açınızı kolay etkiliyor. Bu filmi izleyip Salieri’ye nefret beslemek gibi. Bunun ne demek olduğuna daha sonra geleceğim elbette.


Bir delikanlı kadar genç, bir yaşlı kadar bilge olduğu söylenen Mozart’ın hikâyesi, bir Beethoven draması ve trajedisi içermeyebilir (genç yaştaki ölümünü bir kenara bırakırsak). Beethoven’ı burada dile getirmek yersiz belki ancak şu karşılaştırma önemli diye düşünüyorum: O çok kötü bir aile ortamında büyümüş, genç yaşta sağır olmuş bir bestekâr. Mozart nezih bir aile ortamında büyümüş, babası Leopald Mozart’ın büyük katkıları sayesinde tüm Avrupa’yı gezmiş, parçalarını büyük liderlere dinletmiş bir çocuktu. Filmde bu kısım hızla geçildi. Belki de Beethoven’a göre yaşadığı ‘sıkıcı hayat’tan dolayı hızlı geçildi. Çünkü onun için hayat çok iyi başlamıştı ve aynı şekilde harika bir gençlik bunu izleyecekti. Beethoven nasıl ki lanetli bir dahiydi, Mozart da Tanrı’nın favorisi gibiydi.

O dönem Viyana herkesin bildiği gibi müziğin başkentiydi. Öyle ki orası için ‘’heykellerin şarkı söylediği şehir” denirdi. Viyana’da saray müzisyeni olmak muazzam bir itibar sağlıyordu. İşte o zamanın müzisyeni Antonio Salieri idi. Salieri oldukça dindar bir adam profilinde filme giriş yapmasına karşın aslında faydacıydı, egoistti. Tanrı’dan hep kendi için bir şeyler yapmasını istiyordu. Babasının ölümünden bile kendisine pay çıkarmıştı. Dünyanın en büyük bestecisi olmak istiyordu. Müziğin başkentinde parıldamak en büyük gayesiydi. Filmde de duyduğumuz gibi “o” gelene kadar her şey iyi gidiyordu. Mozart’ın Viyana’ya gelişiyle beraber hikâye de dallanıp budaklanmaya başlıyordu. Onu ilk dinlediği vakit, bu Tanrı’nın sesi olmalı, demişti ama biraz daha zamana ihtiyacı vardı. En nihayetinde hiç beklemediği bir profil vardı karşısında. Esprili, sevecen, yerinde durmayan, sözünü esirgemeyen bir profil. Kendisinden sonra gelen en büyük dahi Beethoven’ın çizdiği profilin tamamıyla zıttıydı. Bu noktada Salieri’yi küçümsemenin yanlışlığına da bakmalıyız. En nihayetinde müzikten anlıyordu, iyi besteleri de vardır. Onun en büyük talihsizliği tüm zamanların en iyisiyle karşılaşmış olmasıydı. Acı verense bunun farkında olabilecek bir kapasiteye sahipti.

Filmin en etkileyici sahnelerinden biri kuşkusuz Salieri’nin Mozart’ın gelişi için bestelediği parçayı Mozart’ın bambaşka bir hâle getirmesiydi. Orada bir gövde gösterisi vardı şüphesiz. Müzik kulağı adeta Tanrı hediyesiydi. Şarkıyı çalmak için bir kere duyması yeterdi. Bu olayı abartılı bulanlara şu anektodu anlatabilirim: Mozart bir keresinde Roma’da, besteci Gregorio Allegri’nin yalnızca Sikstin Kilisesi’nde çalınmak için bestelediği ve kopya edilmesi durumunda kopya edenin aforoz edileceği bir parçayı sadece bir kere dinledikten sonra dışarıda notaya dökmüştür. Papa gördükleri karşısında hayrete düşer ama ceza vermez. Onu Altın Mamuz Şövalyesi unvanı ile ödüllendirir ve bu olayın bir mucize olduğunu söyler.


Filmi izlerken beklediğim detaylardan biri de Türklerle alakalı yaptığı bestelere değinilip değinilmeyeceğiydi. Mozart yaşadığı dönemde Osmanlı’nın geleneklerinden ve mehter marşından çok etkilenmiştir, bazı eserlerinde bu etkilenmeleri görmek mümkündür. Saraydan Kız Kaçırma, İmparator 2. Joseph tarafından istenen operanın karşılığı olmuştur. Eseri beğenen İmparator’un ‘’Sadece fazla nota var.’’ eleştirisi ve Mozart’ın “Sadece olması gerektiği kadar var.” cevabı bir iddia olarak günümüze kadar gelmiştir. Ancak bunun filme eklenmesi komedi unsurunu besleyen harika bir detay olarak yerini aldı. 

Babasından izinsiz Constanze ile evlenmesi gerçekte de olan bir durumdu. Viyana’ya yerleşmeleriyle başlayan dönem ise Mozart’ın hayatındaki önemli bir dönemeç. Sadece beste yapmak ve sergilemek, istediği hayata kavuşmasına yeterli olmuyordu. Ders de vermeliydi ama kimse Mozart’tan ders almak istemiyordu. Salieri’nin çıkardığı dedikodular ve Mozart gibi birisinden ders almanın verdiği ağırlık, ünlü bestekâra olumsuz geri dönüş sağlıyordu. Bir noktadan sonra Mozart müziğinde büyürken maddiyatında küçülüyordu. Bu terslik onun her seferinde daha büyük zorluklarla mücadele etmesine neden oldu. 

Salieri ise ona olan takıntısını gün geçtikçe büyütüyor, onunla alakalı her şeyden haberdar olmak için gizlice tüm masraflarını karşılayıp Mozart’ın evine hizmetçi gönderiyordu. Diğer taraftaysa Leopald Mozart oğlunu affetmek içi geri dönmüştü. Aklında hâlâ oğlu için başka planlar vardı fakat oğlu aşkıyla aynı şehirde yaşamak için inatçıydı. Babasının oğlu üzerindeki emekleri oldukça fazlaydı. Filmde pek fazla gösterilmemesi belki de filmin tek kusuru. Çünkü tüm o emekler Mozart’ın farkında olduğu ve babasına çok önem vermesini, onu idolü olarak görmesini sağlayan anekdotlardı. Babasına verdiği önemden yola çıkarak diyebiliriz ki onun ölümünden sonra Figaro’nun Düğünü eserinde babasını anmayı es geçmedi. Bu noktadan sonra Salieri’nin, babasının onda uyandırdığı duyguların farkına varması ve bunu kendi istekleri yolunda kullanması meselesi senaryo mimarlığı açısından muazzam bir fikir. Babasının bir maskeli baloda giydiği kıyafeti giyerek Mozart’tan bir ölüm duası yani bir ağıt (Requiem) istemesi Wolfgang’ı oldukça etkilemiştir. Hikâyedeki bu karşılaşma kısmı gerçektir ama o kişinin kim olduğu hâlâ bilinememektedir. Gerçekte grili şüpheli, sipariş verenin kimliğini gizlemek istediğini ve çokça para verebileceğini söyler. Salieri’nin genç Mozart’ın başarılarını engellemeye çalıştığı bir bakıma doğruysa da filmin tümüyle hayali bir olaydan yola çıktığını unutmamak gerek. Tüm bu anlatılanlar Mozart’ın ölümünden sonra Constanze’nin anlattıklarına dayanır. Bazı kaynaklar Mozart’ın zehirlenerek öldüğü, bazılarıyla böbrek yetmezliğinden vefat ettiğini söyler.


En nihayetinde filmde karşımıza çıkan ölüm senaryosu harikadır. Çünkü tüm iddiaların birleşimi olan bir şaheser ortaya çıkar. Ne bir zehirlenme ne de basit bir hastalık. Peki Mozart’ı kim öldürdü? Filmin finalinde Salieri şuna yakın bir şey söylüyor: ‘’Mozart’ı Tanrı yanına aldı çünkü onun dehasını benimle paylaşması Tanrı için kabul edilemezdi.” Diğer yandan bakarsak Mozart’ı Mozart öldürdü. Bunun sebebi kendisine iyi bakmaması, anı yaşayan bir çılgın olmasıydı. Öte yandan ise Mozart’ı Salieri öldürdü. Çünkü onu sahte baba ve ağıt istekleri yoluyla paranoyaklaştırdı. Kendi ölüm duasını yazıyormuş hissine kapılmasına yol açtı ve finalde Requeim’in bestelenmesi için hasta halindeyken onu oldukça zorladı. Lacrimosa’nın bitmesiyle Mozart da hayata gözlerini yumdu. Mozart’ın ölümünde karısının bile suçu olduğunu söyleyebilirsiniz. Ancak bence tek bir suçlunun olmaması, basit bir zehirlenme ve kıskançlık eseri sonucu hayata veda etmemesi oldukça doygun bir final ve filmin eseridir. Peki size soruyorum: ‘’Mozart’ı kim öldürdü?’’

Filmin teknik açıdan da harika olduğunu söylemek gerek. Özellikle değinmem gereken ses ve müzik kullanımının harika olduğudur. Maskeli şüphelinin girdiği sahnelerdeki sert ses değişikleri, ürkütücü müzikler duyguyu direkt geçirir. Mozart’ın bestesini yazarken kafasında çaldığını biz de film aracılığıyla duyarız. Kapı çalar ama o kadar konsantredir ki kapıyı duymaz. Salieri ile birlikte Requiem’i bestelerlerken onların yaşadığı kafaya biz de ulaşırız. Bu adeta bir yönetmenlik başarısıdır. Forman adeta, bakın bu insanlar böyle adamlardı, demek ister. Çok güzel detaylarla örülüdür film. 

Kurgu harika işler. Zaman su gibi akar. Merak bir o kadar fazlalaşır. Filmin başlangıcı hep akıllardadır, sıradan bir biyografi sonu beklerken güzel bir twist ile karşılaşılır. Her açıdan değerli bir filmdir. Parçalar adeta yapboz parçası gibi birbirine oturmuştur. Bunun en güzel örneği şu sahnedir: Mozart hasta yatağında yatar, Salieri onunla ilgilenirken kapı sertçe vurulur. Gelenin yine o maskeli korkunç adam olduğunu zanneder Mozart. Salieri’ye ondan kurtulmasını bir miktar para daha verirse kısa sürede eseri bitireceğini söylemesini ister. Salieri, kapıyı açtığında Mozart’a bayıldığı için geçmiş olsun demeye gelen opera çalışanlarını görür. Onları içeri almaz ama onların uzattığı, Mozart’ın payı olan parayı Mozart’ı korkutmak ve gelenin maskeli olduğunu ikna etmek için kullanır. Senaryo tıkır tıkır işlemektedir.


Mozart’ın bedeni gerçekten de fakirlerin beraber gömüldüğü bir alana defnedilir. O derece fakir birisi olarak ölür. Cenazesinde fırtına ve yağmurdan başka kimsesi yoktu derler. Uğurlayanlar da en yakından tanıdıklarıdır. Salieri büyük bir pişmanlık içine girer, kalan ömrü işkence içinde geçer, hayatını sonlandırmayı bile düşünür. En sonunda akıl hastanesinde ömrünü çürütür. Tüm hikâyede orada anlatılmaya başlar ve orada son bulur. Filmin başından beri Salieri kendisinin lanetlendiğini, Tanrı’nın kendisine sırtını döndüğünü dile getirir. Mozart ona göre Tanrı’nın sevdiği kuluydu. Amadeus, Fransızca’da “Tanrı’nın sevdiği” anlamına gelir. Şimdi düşününce, siz filmin yönetmeni olsanız filminize Mozart ismini mi koyardınız yoksa Amadeus mu?

Dipnot: F. Murray Abraham’ın Salieri performansı harikadır. Çoğu zaman tabiri caizse rol çalar. Bunda karakteri için yazılmış diyalog ve sahnelerin önemi de büyüktür.

Puanlama

10.0

10.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Anıl Meydan 14 Aralık 1996'da doğdum. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okuyorum. Sinema hayatımda önemli bir yer kaplıyor. Insanların sinemayla ilgilenmelerini sağlamak ve filmler hakkında izleyiciye bilgi vermek en büyük gayelerimden biri.

Bir Cevap Yazın