Ana Sayfa Eleştiriler Annihilation (2018): “Lezzetli“ Bir Bilim Kurgu

Annihilation (2018): “Lezzetli“ Bir Bilim Kurgu

Annihilation (2018): “Lezzetli“ Bir Bilim Kurgu 7.5
0

Ex Machina (2014) filminin yönetmeni ve 28 Days Later… (2002) ve Sunshine (2007) filmlerinin senaristi olarak tanıdığımız Alex Garland’ın son işi yine bir bilim kurgu filmi olan Annihilation. Filmin senaryosu  Jeff Vandermeer’in romanından uyarlanarak Alex Garland tarafından yazılmış.

Aslında bilim kurgu türünün özellikle bir hayranı olmamama karşın ara sıra da olsa iyi ve farklı olduğuna inandığım filmleri izlemeye çalışıyorum. Bu filmleri seçerken de diğer tür filmlerinde de uyguladığım bir kavrama inanarak hareket ediyorum. Çok kısa bu kavramdan bahsedip filme geçeceğim. Hepimizin bildiği üzere iyi yemek yapanlar için kullandığımız “el lezzeti“ diye bir kavram var. Hepimizin çevresinde bir el lezzeti iyi olan arkadaşımız, eşimiz, dostumuz vb. birileri vardır ve bu insanların yaptıkları yemeklere bir güvenle-lezzetli bir yemek yiyeceğimiz- güveni ile yaklaşırız. Çok basit bir şekilde bu kavramı sinemaya uyarlayarak kendimce daha önce aynı türde bir takım işlerini gördüğüm yönetmenlere “el lezzeti olan yönetmenler“ diyorum. Yani bu adamlar seviyelerini o filmlerinde çok düşürmüş olsalar da, ellerindeki malzeme (bütçe,oyuncu,senaryo vb.) yeterli olmasa da bana hiç yoktan bir seyir zevki vereceklerdir şeklinde bir güvencem var. Örnek verecek olursak ilk aklıma gelen isim gerilim türünde Saw (2003) filminden beri güvendiğim Leigh Whannell veya aksiyon türünde Guy Ritchie.

Yukarıda açıkladığım bu “el lezzeti“ meselesinde bilim kurgu türünün güvendiğim isimlerinden birisi de Alex Garland olduğu için bu filmi de aynı güvence ile izlemeye karar verdim. Ex Machina’da robot-insan savaşı meselesine getirdiği yorum ve güçlü sinematografisi ile bana iyi bir seyir zevki sunan, 28 Days Laters… ve Sunshine’da yine aynı şekilde ele aldığı meseleyi farklı taraflardan görmeyi ve doğru eklemeler yapmayı başarmış bu adam beni yanıltmaz diye düşündüm. O da sağ olsun yanıltmadı.

Film çokça iyi veya kötü örneklerini gördüğümüz kısaca “bir şeyler oldu dünyanın sonu geliyor, birilerinin kurtarması lazım“ diye özetleyeceğimiz filmlerden bir tanesi. Bu kez bir bölge peyda olmuş bir şekilde ve gittikçe yayılan bu bölge öyle tahmin ediliyor ki yakın zamanda dünyanın sonunu getirecek. Tabii ki birtakım çalışmalar yapılmış, bölge karantinaya alınmış ama gel gelelim bölgeye giren keşif ekipleri ya hiç geri dönememiş ya da dönüp çok fazla yaşayamamışlar. Hal böyle olunca bölgenin gizemi bir türlü çözülememiş. Burada filmin bana göre varlığı ile kalitesini artıran Lena karakteri devreye giriyor. Natalie Portman’ın oynadığı Lena karakteri eski bir ordu mensubu ve biyolog olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bu iki etiket Lena isimli karakterimizin gidip dünyayı kurtarması için yeterli. Ancak Lena’ya bunların yanında bir de aldatan eş etiketi ekleniyor ki bu da çoğu bilim kurgu filminde gördüğümüz “alın işte bu dünyayı kurtaracak yeterlilikte birisi“ şeklinde sunulan belki çok yapay belki iki boyutlu kalışından olacak yavan bir tat veren karakterlerin ötesinde kanlı, canlı, çok boyutlu bir karakterimiz olmasını sağlıyor. Lena’nın kocası keşif ekibinden evine dönebilen tek insan olarak Lena onu öldü sanıp yasını tutarken geri geliyor. Fakat normal olarak eski halinden eser kalmamış bir şekilde geri geldiği için bu geri dönüş Lena’yı da bir şekilde bölgeye getiriyor. Lena’nın olan biteni öğrenince devreye giren vicdanı onun keşif için gidecek 5 kişilik ekibe katılmasını sağlıyor. Vicdanı devreye girmek meselesini biraz daha açacak olursak Lena kocasının böyle bir görevi aldatıldığını bildiği için kabul ettiğini fark ediyor ve bu işi çözerek vicdanını bir nebze rahatlatacağını düşünerek-ki başarıyor da- ekibe katılıyor. En sonunda dünyayı kurtaranın da Lena olduğu düşünürsek bir anlamda Lena’nın vicdanı sayesinde dünyamız kurtulmuş oluyor. Vicdan böyle işlere yarayabilir zaman zaman. Ekip 5 kadından oluşuyor. Bütün ekibin tıpkı Lena gibi geçmişleriyle problemleri var. Nihayetinde hayatla bağlantıları gevşemiş 4 kadın olarak böyle bir görevi kabul edip bölgeye gidiyorlar.

Bölge denilince izleyenlerin aklına hemen Tarkovski’nin başyapıtı Stalker (1979) gelecektir. Tabii ki bu filmle Stalker kıyaslaması yapmak gibi bir acımasızlığa girmeyeceğim. Sadece gizemli bir bölgede yolculuk yapan-hem içsel hem dışsal bir yolculuk- insanlar teması burada da görece iyi şekilde kullanılmış.

Bunların dışında filmin bir diğer güçlü yanı da özellikle bölgedeki yolculuk bölümünde devreye sokulan iyi gerilim filmi ögeleri. Örneğin iki yerde kullanılan daha önce gerilim/korku sinemasında başarılı kullanımlarını gördüğümüz “buluntu film“ tekniği filmin gerilimini güçlendirmede ve özellikle seyirciyi filmin içerisinde tutmada-bir diğer deyişle sıkmamakta- önemli bir işlev görüyor.

Tabii ki her film gibi bu filminde başarısız yanları var. Özellikle ben Jennifer Jason Leigh de dahil olmak üzere bütün oyuncuların Natalie Portman’ın gerisinde kaldığını düşünüyorum. Ki Portman’ın da vasat performanslarından birisini sergilemiş olduğunu düşünürsek filmin bütün oyuncularının sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Halbuki bu kadar iyi yazılmış karakterler bir de iyi oyuncu performansları ile birleşseydi çok çok daha “lezzetli“ bir film çıkabilirdi.

Bir diğer zayıf yön ise geçenlerde Denis Villeneuve’ün Prisoners (2013) filmini izledikten sonra yaptığım ‘’bir film ortasına kadar ibreyi çok yukarı çıkardıysa ekseriyetle finalde ibreyi aşırı düşürecektir“ çıkarsamasının bu filmde de geçerli olması diyebilirim. Yani film özellikle ortalarına kadar çok iyi gelip beklentiyi yükselttikten sonra beklediğim gibi tatmin etmeyen -en azından beni- bir final yaparak son buldu. “Daha iyisi ne olurdu?” sorusunun cevabı bende de yok aslında. Prisoners filmini izlerken de yoktu. Ee onu da bir zahmet yönetmen veya senarist bilsin değil mi? Bilsin ve beklentimizi karşılasın.

Filmin özellikle bölge ve bölgedeki yolculukla alakalı derin bir tahlil yaparak filmin katmanlı yapısını göstermek de mümkün aslında. Ancak ben kendimi bu konuda çok yeterli hissetmediğim için bu konuya el atmayacağım. Böyle bir analiz okumak isteyen arkadaşlar için benim de katıldığım görüşler içeren bir yazının linkini şöyle bırakacağım.

Sonuç olarak “el lezzetine“ güvendiğim Alex Garland iyi senaryosu olan, özenle çekilmiş bir bilim kurgu filmi sunmuş bizlere. Bana göre lezzetli de bir film çıkmış ortaya. Özellikle kötüsü hiç çekilmeyen tür sinemasında böyle işlerin değeri bilinmeli diye düşünüyorum.

Puanlama

7.5

7.5
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 6

İlker Biçer 1997'nin Aralık ayında Sivas'ta doğdu. 21 yıldır yaşamaya çalışıyor. Yaşamaya çalışırken Cumhuriyet Üniversitesi'nin Halkla İlişkiler Ve Tanıtım bölümünde son sınıfa kadar geldi. Ayrıca Lise 2' de izlediği Onur Ünlü'nün Polis filminden beri gerçek sinemanın peşinde. 2018'de çekip birtakım yetersizliklerinden dolayı sadece sevdiklerine izlettiği Mezarcı isimli bir kısa filmi var. Ara sıra da yazdığı iddiasız şiirler bir dergide yayınlanıyor.

Bir Cevap Yazın