Ana Sayfa Vizyon Beanpole (2019): Savaşın Enkazında İyileşmenin Diyalektiği

Beanpole (2019): Savaşın Enkazında İyileşmenin Diyalektiği

Beanpole (2019): Savaşın Enkazında İyileşmenin Diyalektiği 7.0
0

28 yaşındaki Rus yönetmen Kantemir Balagov’a Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen ve FIPRESCI ödüllerini kazandıran Beanpole, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaralarını sarmaya çalışan iki kadının hikayesini anlatan bir dönem filmi. 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in Kadın Yok Savaşın Yüzünde kitabından esinlenilerek çekilen film aynı zamanda 92. Akademi Ödülleri’nin Uluslararası En İyi Film kategorisinde Rusya’nın adayı olarak yarışacak.

Iya ve Masha, yıllar süren kuşatmanın ertesinde Leningrad’ın yıkıntıları arasında hayatlarını yeniden inşa etmeye çalışan iki arkadaştır. Savaşın yol açtığı fiziksel ve mental yaraları taşımaya devam eden bu kadınların iyileşme çabası, Iya’nın sebep olduğu talihsiz bir kaza nedeniyle farklı bir boyut kazanacaktır.

Bir hayalet kadar soluk teni ve beyaz kirpikleri ile grotesk bir görünüme sahip olan Iya Sergueeva’ya ince ve uzun bedeni dolayısıyla takılan Sırık (Beanpole) lakabı filme de adını vermekte. Beanpole, cephede savaştığı günlerden kalan travma sonrası stres bozukluğuna bağlı katatoni hastalığından muzdarip Iya’nın terhis edilmesinin ardından hemşire olarak çalıştığı askeri hastanede başlıyor. Karakterin hastalığını ve nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu etkileyici bir şekilde özetleyen açılış sahnesinin ardından, Iya’nın yaşam koşulları da gözler önüne seriliyor. Savaş yüzünden belleri bükülen birçok insanın barındığı köhne bir binanın tek göz odasında, sonradan kendi oğlu olmadığını öğreneceğimiz Pashka ile birlikte yaşıyor Iya. Yırtık duvar kağıtları ve kırık dökük eşyalarla yaratılan sefalet hissi, Iya’nın çalıştığı hastanede de etkisini sürdürüyor. Organlarıyla birlikte geleceğe dair umutlarını da kaybetmiş gazilerle dolu hastanenin melankolik atmosferi zaman zaman Scarred Hearts’ı (2016) anımsatsa da, Balagov ele aldığı dönemin ruhunu yansıtmak açısından kullanabileceği bu olanağı ötenazi ile hayatına son verilmesini isteyen Stepan’ın yan hikayesiyle sınırlı tutuyor. Fakat hastaneyi ziyaret eden görevlileri çılgınca alkışlarken dikişlerini patlatan yaralı askerin göğsünde kızıl bir leke oluşturan kanın, savaşın insan psikolojisinde açtığı yaranın görsel bir dışavurumu olarak kullanıldığı çarpıcı sahnelerle de karşılaşmıyor değiliz.


Yönetmen, savaşın yarattığı fiziksel ve mental travmaların bir ömür boyu sürecek izlerini aslolarak tek bir karaktere yüklemeyi ve derdini Masha aracılığıyla anlatmayı tercih etmiş. Film adını Iya’nın lakabından alsa da, anlatının ilerleyişi çok daha dinamik ve kompleks bir karakter olan Masha üzerinden gerçekleşiyor. Iya’nın geçirdiği nöbetlerden birinde yanlışlıkla boğarak ölümüne sebep olduğu Pashka’nın gerçek annesi olan Masha, çocuğun başına gelen bu talihsiz kazayı öğrenerek filme dahil oluyor. Masha, yeni bir başlangıcın umudunu yeniden anne olmakta görmesine rağmen savaşta aldığı yaralar yüzünden çocuk sahibi olamayacağı için en yakın arkadaşını yapmak istemediği bir fedakarlığa zorluyor. Filmin omurgasını Iya’nın can borcunu ödemeye gönülsüzlüğü ve Masha’nın ihtiyatsız ısrarı arasındaki çatışma oluşturuyor. Kostümlerin ve mekanların tasarımında öne çıkan renkler olarak kırmızı ile yeşilin yarattığı kontrast sayesinde görselleştirilen bu çatışma, savaş sonrası toplumların normalin verimliliğine geri dönme isteğinden kaynaklanan pervasız arzular ile savaşa dair vahşi anıların tazeliğinden ileri gelen sosyal gerilim arasındaki sıkışmışlığını da simgeliyor. Bu bağlamda Masha ve Iya, sırasıyla kırmızı ve yeşilin temsil ettiği anlamlarla eşleşen müstakil karakterler olmaktan ziyade girdikleri diyaloglar aracılığıyla bu renkleri birbirlerine bulaştırarak simetrik karakter gelişimleri sonucunda aynı noktada buluşup travmanın tedavisini dayanışmada (ya da Masha’nın iradesinin muğlak bırakıldığı bir aşkta) buluyorlar.

Beanpole, sinematografisi ile azami ölçüde uyumlu kostüm ve iç mekan tasarımının yanında yarattığı hem fiziksel hem de sosyal açıdan harabeye dönmüş şehir atmosferiyle de övgülere layık. Tarihin en ölümcül kuşatmasının ertesindeki Leningrad’ı başarıyla yansıtan prodüksiyon kalitesine, metinsel arka planda kendilerini tramvayın önüne atarak intihar edecek kadar sefil ve umutsuz bir halk eşlik etmekte. Senaryodaki birçok tercih tatmin duygusunu azaltan bir belirsizliğe sebep olsa da, genç yönetmen Kantemir Balagov anlattığı döneme ya da günümüze ait herhangi bir ideoloji ile hikayesini filtrelemeden sona ermiş bir savaşın yıkıcı etkilerine karşı insanlık durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi açısından takdiri ve takibi hak ediyor.

Puanlama

7.0

7.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Ziya Aydı 1993, Bursa doğumlu. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. Lisansüstü eğitimine Belçika’da devam ediyor. Film izliyor, düşünüyor, eleştiriyor, arada bir de şiir yazıyor.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir