Bugonia, Yorgos Lanthimos’un yönettiği ve Güney Kore sinemasının kült filmlerinden Save the Green Planet! (Jang Joon-hwan, 2003) filminden uyarlanan bir yapım. Lanthimos’un İngilizce çektiği filmler arasında yer alan Bugonia, yönetmenin absürt mizahı, mesafeli anlatımı ve rahatsız edici atmosferiyle şekillenen sinema dilini bu kez açık biçimde komplo anlatıları etrafında kuruyor. Filmin başrollerinde Jesse Plemons ve Emma Stone yer alıyor. Lanthimos’la The Favourite, Poor Things ve Kinds of Kindness filmlerinde de çalışan Emma Stone, Bugonia’da küresel ölçekte etkili, güçlü ve mesafeli bir iş kadını figürünü canlandırıyor. Jesse Plemons ise dünyayı gizli bir tehditten kurtarması gerektiğine inanan, giderek kendi kurduğu anlatının içine hapsolan bir karaktere hayat veriyor. Oyuncu kadrosu, Lanthimos’un alışıldık biçimde duygusal dışavurumdan kaçınan, kontrollü ve mekanik performans anlayışıyla şekilleniyor.
Bugonia’nın hikâyesi, dünyayı yöneten görünmez bir gücün varlığına inanan iki adamın, bu gücün temsilcisi olduğunu düşündükleri bir kadını kaçırmalarıyla başlıyor. Film, bu kaçırma eylemini bir gerilim hattı olarak kullanmakla birlikte, anlatısını giderek gerçeklik, inanç ve algı arasındaki sınırların belirsizleştiği bir yapıya doğru genişletiyor. Olan bitenin nesnel bir doğruluğa mı, yoksa karakterlerin zihinsel kurgularına mı ait olduğu sorusu film boyunca net bir karşılık bulmuyor.
Fazla nevrotik olan insanların en büyük arzusunun bir gün sapkın olmak olduğu söylenir. Fazla sorgulamak ve anlam kuyusunda dibin dibini görmek, insan zihni için en büyük tehlikelerden biridir. Bazen bu kuyudan çıkmak için zihnimiz, kendini bir amaç uğruna yaratıldığına inandırır ve bu gayenin sapkını hâline gelir. Bu, kaygının azalması ve zihnin görece bir rahatlama yaşaması anlamına gelir. Sapkınlık bu açıdan cazip görünse bile, yarattığı konfor alanı ve sorgu araçlarını adeta kilere kaldırmasıyla, en az nevroz kadar —ama farklı açılardan— tehlikeli olabilir. Bu durum, nevroz ve sapkınlık sınıflandırmalarının doğrudan birer hastalık semptomu olmadığını anlamak açısından da öğreticidir.

Peki, Aydınlanma Çağı’ndan bu yana zafer ilan ettiği ileri sürülen insan aklı, irrasyonel hikâyelerin ve inançların çeşitlenerek artmasına nasıl engel olamadı? Bugonia’daki komplo teorisyenlerinin absürt görünen motivasyonu, günümüzde artık sıkça karşılaştığımız eğilimin küçük bir panoramasını sunuyor; zira komplo teorileri bugün hiç olmadığı kadar yaygın ve bulaşıcı bir hâlde. Küresel elitlerin dünyayı gizlice yönettiği anlatıları, Covid-19’un laboratuvarda bilinçli olarak üretildiği ve aşıların nüfus kontrolü amacı taşıdığı iddiaları, iklim krizinin uydurma olduğu söylemleri ya da Düz Dünya anlatısı gibi birçok komplo teorisiyle karşılaşmak mümkün. Lacancı psikanaliz, bu durumu şöyle açıklıyor: Bilim ve akıl, yalnızca karanlık güçlerin ve müphem dürtülerin zayıflattığı alanlar değildir; aksine, akıl ve bilgi kendi içlerinde de karanlık ve mantıksız bir boyut taşır[1]. İşte bu boyutu kavrayabilmek için zihnin bilinçdışı yapısını keşfetmek gerekiyordu ve Freud’a kadar insan aklının tutarlı oluşuna dair duyulan saf güven, bu açıdan şaşırtıcı değildir.
Ayrıca İlginizi Çekebilir: Backrooms (2026): Bilinçdışı Dil Gibi Yapılanmazsa
Filmde uzaylıların dünyanın kontrolünü elinde bulundurduğu yönündeki teori, anlatının omurgasını oluşturuyor. Ancak bu iki komplocunun aslında yaptığı şey, dünyayı yöneten gizli bir gücü açığa çıkarmaktan çok, giderek kişisizleşen ve yapısal hâle gelen krizlerle baş edebilmenin bir yolunu üretmektir. Teddy, ailesini ve arkadaşlarını kaybetmiş; kendisini kolonisini kaybeden arılar gibi bir çaresizliğin ortasında bulmaktadır. Yaşadığını düşündüğü radikal adaletsizlikler ve gözlemlediği ekolojik krizler, onu dünya karşıtı bir oluşumun izini sürmeye iter. Ona göre insan kılığına girmiş uzaylıların tek amacı, dünyayı ve canlıları köleleştirmektir. Bu tek amaç vurgusu dikkat çekicidir; çünkü köleleştirme, her amacın bir tür atası niteliğindedir. Köle olan özneye her şey yaptırılabilir. Aslında nihai amaç, tüm amaçları gerçekleştirebilme amacıdır. Dolayısıyla Teddy, bu nihai amacın arkasındaki şeytani hazdan korkar gibi görünse de, bu korku basitçe kaçınılan bir duygu değildir. Aksine, gecesini gündüzünü bu fikirle geçiren sapkın bir bireyin en büyük arzusu hâline gelmiştir. Teddy, bu yanıltıcı Büyük Öteki’nin —ilk kez Descartes’in tahayyül ettiği[2]— peşine düşer.
Film, karakterlerin kapitalist krizin varlığını inkâr etmediğini de açıkça gösterir; adaletsizlik, kaos ve tehdit duygusu anlatının daha başından itibaren kabul edilmiştir. Teddy için Michelle, insan olsa bile “kötü” biridir; çünkü sermaye iştahıyla güdülenen bir şirketin yöneticisi olarak, tarımsal alanda birçok felaketin başat sorumlularından biri olarak konumlanır. Fakat apaçık gözüken bu kriz gerçekten bu kadar basit çözülebilir mi? Bu durum, insan psikolojisinde içten içe huzursuzluk yaratan bir gerilim doğurur; zira bu kadar bariz görünen bir sorunun hiç kimse tarafından çözülememesi —ya da çözülmemesi— yüksek bir kaygı sebebi hâline gelir. Bu, gündelik hayatta da sıkça karşılaşılan bir ikilemdir. Eğer bir sorunun çözümü fazlasıyla basit görünmesine rağmen hayata geçirilmiyorsa, sorun bu kez çözümün basitliğinde aranır: “Demek ki burada sandığımdan daha büyük bir tezgâh söz konusu.”
Eylemsizlik kadar belirleyici bir diğer sorun, yaşanılan krizin belirli bir merkeze, iradeye ya da faillik ilişkisine indirgenememesidir. Madem dünya her geçen gün ölmektedir, buna sebebiyet veren güç nerede konumlanmaktadır? “Bu kadar acı varsa, biri bunu bilerek yapıyor olmalı” düşüncesiyle çıkılan yolda, yapısal sorunları toplulaştırarak tek bir kişiye ya da türe —bu örnekte uzaylı figürüne— aktarmak, kaygıyı bastırır. Zira aşırı kaygının varlığı, başlı başına gerçeklikle kurulan sıkı ilişkiden doğar. Ancak bu uzaylı tasarımı, psikotik bir kopuştan ziyade sapkın bir düzenleme aracına dönüşür. Aksi hâlde Teddy’nin kendi iç dünyasında çözülmesi beklenirdi. Filmde ise kuzeniyle birlikte kendi kendilerine yoğun ikna süreçlerine tâbi tutuldukları kolektif bir çaba gözler önüne serilir. Teddy ve kuzeni, kendilerinde sapkın bir özne yapısı geliştirerek tüm bu anlatıyı hem zihinsel düzeyde inşa eder hem de eyleme döker. Korktukları merkeziyetsizlik ve belirsizlik karşısında komplo anlatısı, krizi soyut ve dağınık bir süreç olmaktan çıkarır; kişiselleştirir, somutlaştırır ve böylece katlanılabilir hâle getirir. Bu anlamda komplo, gerçeğin reddi değil, gerçeğin yer değiştirmesi üzerinden işleyen bir savunma mekanizması olarak devreye girer.
Alenka Zupančič’in “biliyorum ama yine de”[3] formülasyonundan hareketle tanımladığı bilmezden gelme tam da bu noktada belirginleşir. Bugonia’daki komplocular, krizin yapısal niteliğini bildikleri hâlde, yukarıda anlatılan sebeplerden dolayı bu bilginin sonuçlarıyla yüzleşmeyi askıya alır; kapitalizmin sürekli büyüme imleyeniyle birlikte dayattığı çıkışsızlık hissi, gizli bir fail anlatısıyla bastırılır. Emma Stone’un hayat verdiği Michelle Fuller adlı figürün filmin başındaki sessizliği ve bir süre sonra makul açıklamalar yapmaktan kaçınması da bu anlatının sürekliliğini besler; beklenen itirafın ya da büyük uzaylı buluşmasının sürekli ertelenmesi, tıpkı travmatik rüyalarda[4] olduğu gibi, özneyi uyanmaya yaklaştırırken uyanmaktan alıkoyar. Böylece Bugonia, komplo teorisini sistemi ifşa eden bir araç olarak değil, sistemin anlamsızlığıyla baş etmeyi sağlayan bir düzenleme biçimi olarak ele alır; anlatının kendisi, gerçeklikle yüzleşmenin yerine geçer. Teddy, finale doğru annesini öldürdüğünü düşündüğü uzaylıya inanmaya devam eder. Zihninde her şeyi açıklamaya yetecek büyük bir plan kurgusu dönmeye hızla devam etmektedir. Bu bir hayatta kalma refleksidir ve aslında Teddy aradığı nihai gerçekle karşılaşmak istemez. Bir komplocunun en son isteyeceği şey haklı olduğunu ispatlamaktır. İspatlarsa kendi yarattığı dünyanın bir değeri kalmaz ve fantezi duvarı çöker. Komplonun kendisi çökertilemeyecek kadar büyük olmalıdır. Kapitalist gerçeklik bazıları için fazlasıyla travmatik olabilmekte ve bununla yüzleşme biçimleri absürtleşebilmektedir. Ancak bu bireysel rahatlamalar, toplumsal çöküşe bir çare üretmekten ziyade, çöküşü daha da derinleştirmektedir. Finalde Teddy, Michelle ile birlikte uzay gemisine ışınlanmaya hazırlanmadan önce yutkunur, ne yapacağını şaşırır, bir nevi duruma hazırlıksız yakalanır. Tam ışınlanacağına inandığı anda üstündeki bomba mekanizmasının istemsiz patlamasıyla kafasının kopması hikâye açısından trajikomik bir taraf barındırır. Ölmek üzere olan fantezisi, gerçek manada kendisini de öldürmüş gibi görünür.

Sonuç olarak Bugonia, komplo teorilerini cehaletin ya da bilgisizliğin ürünü olarak değil, bilginin sapkın bir örgütlenmesi olarak resmeder. Karakterlerin dünyada gerçekten var olan eşitsizlikleri, sömürüyü ve anlamsızlığı sezmesi bir yanlış bilinç değildir; sorun, bu sezginin uzaylı figürü etrafında kapalı, tutarlı ve her şeyi açıklayan bir anlatıya dönüştürülmesidir. Finalin giderek sürrealleşmesi ve adeta Teddy’nin kopan kafasından çıkmış gibi duran sahneler, onun fantazmatik dünyasının bir izdüşümü gibidir. Her şey gerçekdışı görünse bile, bu fantezinin tekrar tekrar kurulabilmesinin nedeni, bir mantık zincirine eklemlenebilmesi ve gerçek dünya kaygılarını askıya almasıdır. En nihayetinde sorun, birçok şeyi açıklayan bilimin alternatifsiz duruşuna duyulan güvensizliktir. Bu güvensizlik, bir bakıma kapitalizme duyulan güvensizliği de açığa çıkarır; zira bilim ideolojik sınırlar içine hapsolmuştur. Film, günümüz öznesinin gerçeklikle yüzleşmekten kaçmak için gerçekliğin fazlasını üretmesini, bilmezden gelmeyi inkârın ötesine taşıyan bu mekanizmayı görünür kılar. Böylece günümüz komplo anlatıları, Bugonia’da görüldüğü üzere her zaman hakikatin reddi değildir; daha ziyade onunla karşılaşmanın ertelenmiş ve güvenli bir biçimi olarak işlev görür.
Kaynakça
[1] Lacan, Jacques. Écrits: The First Complete Edition in English. Çev. Bruce Fink. New York: W. W. Norton & Company, 2007.
[2] Descartes, René. Meditasyonlar. Çev. Engin Sunar. İstanbul: Say Yayınları, 2021.
[3] Zupančič, Alenka. Biliyorum ama Yine de…. Çev. Barış Engin Aksoy. İstanbul: Metis Yayınları, 2024.
[4] Freud, Sigmund. Rüyaların Yorumu. Çev. Dilman Muradoğlu. İstanbul: Metis Yayınları, 2021.