Ana Sayfa Eleştiriler First Man (2018): Kederli Bir Baba

First Man (2018): Kederli Bir Baba

First Man (2018): Kederli Bir Baba 8.8
0
Hikayeyi çoğumuz biliyoruz. O ana 1969 yılında televizyonları başında veya caddelerde dev ekranlarda izleyen herkes tanık oldu. Tanık olan 400 milyon insandan söz ediliyor. Az buz bir sayı değil. Dünya nüfusu 1970lerde 3,6 milyar olduğunu düşündüğümüzde nüfusun 10 da 1 i insanlık tarihinin en önemli olaylardan birini takip etti. İnsanlığın dünya dışındaki başka bir toprak parçasında ilk adımından, aya attığı ilk adımdan bahsediyorum. Bana göre yakın tarihin en epik hikayesi. Hakkında çıkan “Gerçek mi, değil mi?” gibi iddiaları bir kenara bırakalım derim. Bu epik olayın kahramanlarına odaklanalım. Arkasında yüzlerce kişinin çalıştığı bir projede çoğu insanın aklında yer tutan tek isim var. O ilk adımı atan, hikayenin başrolü Neil Armstrong adında bir astronot. Çoğu kez filmlere konu olan Ay’a seyahat veya genel anlamıyla Dünya dışı bir gezegene seyahat konusunu bu sefer Whiplash ile adını duyuran La La Land ile adını sektörde perçinleyen Damien Chazelle First Man adıyla filmleştirdi. Klasik bir Ay’a seyahat filminden ziyade film daha çok Neil Armstrong biyografisi.

Bundan önceki filmleri hep müzik üzerine daha doğrusu caz müzik türünden yararlanılarak çekilen filmler olduğunu düşünürsek Chazelle’nin First Man gibi biyografik ve macera türünde malzemesi olan bir filmin altından kalkıp kalkamayacağını açıkçası merak ediyordum. Film hakkında olumlu yorumdan ziyade olumsuz yorum çok okudum. Özellikle oklar Ryan Gosling’in mimiksiz ve sıradan performansına dönmüştü. Bütün söylenen iyi-kötü yorumları bir kenara bırakarak film izledim.

Chazelle işin çoşkulu ve gururlu tarafını tam olarak görmezden gelmese de filmin geneli boyunca elinin tersiyle itiyor. Direkt olarak Neil Armstrong’un abartmak gerekirse acıyla kavrulmuş hayatına odaklanıyor. Film gerçek açılışını Armstrong’un küçük kızının hayatını kaybetmesiyle yapıyor. Neil Armstrong, bir anda olan hayat enerjisini o ölümle beraber nötrlüyor. Ölümü hatırlamamak için kendini işine adıyor. NASA’DA Gemini VII projesine seçiliyor. O projede yaşanan aksaklık sonucu sergilediği soğukkanlı tavır ister istemez onu diğer pilotlardan bir adım öne çıkarıyor ve Apollo 11’ün kaptan pilotu olarak seçilmesine vesile oluyor. Sonrası malum: “Houston, burası Sükûnet Üssü. Kartal kondu.”

First Man filminde Neil Armstrong’un sürekli yaşadığı ölümlere tanık oluyoruz. Kızının ölümünden önce de yaşadığı kayıplardan da filmde bir ara bahsediliyor. Kızının ölümü onun için virgülden çok noktayı ifade ediyor. Bu ölümü başka ölümler de takip ediyor. Bu kadar ölüm görmek Neil Armstrong’un soğuk havasına kasvet de ekliyor.

Sinema adına görsel teknolojiler ve imkanlar ilerledikçe “Ay’a seyahat”i evinize getirmek mümkün oluyor. Tabi bunun empatisini yapmak mümkün değil. Uzay’ın sonsuzluğunu tecrübe etmiyoruz belki ama teknik olarak ancak bu kadar olabilir noktasına geliyoruz.  Ayrıca Chazelle’in filmin dramatik yükünde kamerasını Terrence Malick usülü kullanarak farklı bir şeyler denemeye çalıştığını anlıyorsunuz. Bu bana yersiz ve biraz da zorlama geliyor. Bu noktalara pek takılmamak gerektiğini düşünüyorum.
First Man yukarıda da söylediğim gibi epik hikaye örgüsü ile gitmiyor. Sadece epik olan kısmı finalinden bir sonraki adıma saklıyor. Aynı zamanda film daha doğrusu Chazelle, işi Amerika’nın gövde gösterisine bir an olsun bile dönüştürmüyor. Sadece filmin başında Ay’a adım atma fikrinin nereden türediğiyle alakalı Sovyetler Birliği vurgusu yapılıyor. Ya da o adım atıldıktan sonra Amerikan bayrağı çerçevenin içinde dalgalanmıyor. Chazelle’in tek bir derdi var. O da Neil Armstrong’un içinde yaşadığı acıları, insanlık tarihine geçen olayın kahramanı olmasından ziyade seyirciye onun her şeyden öte acılı bir baba oluşunu hatırlatıyor olması.

Ryan Gosling’in oyunculuğunu bu filmi dışarda bırakarak değerlendirirsek güçlü veya kendine has olduğunu söylemem  pek mümkün değil. En azından ben öyle bir performansına rastlamadım. Genel eleştiri de şu şekilde oluyor: “Ryan Gosling filmlerinde Ryan Gosling’i oynuyor.” Neil Armstrong performansında ise bazı sebeplerden ötürü arada kaldım. Bu arada kalmamı Chazelle’in bazı tercihleri eksi yönde güçlendirdi. Genel olarak Armstrong’a yönelik biyografi yazılarında, Armstrong’un soğukkanlı tavırlarından bahsediliyor. Filmde ise bu soğukkanlı tavrın abartıldığını düşünüyorum. Küçük bir araştırma ile Armstrong’un o dönemlerde 32 diş güldüğü fotoğraflarını görmek mümkün.  Filmde hiç böyle bir ana tanıklık etmiyoruz. Bu da Chazelle’in karakteri tam olarak iyi analiz etmediğini düşünmeme sebep oluyor. Matem havasını filmin her anına sirayet ettirmek istemesinden ötürü dozajı ayarlayamayıp, Gosling üzerinde yalpalamalara sebep veriyor. Ama bir yandan Gosling’in ona biçilen görevi hakkıyla yerine getirdiğini de düşünüyorum.

Filmin en can alıcı yerini Chazelle görsellikle işlemesine rağmen ona en büyük desteği diğer filmlerinde de olduğu gibi Justin Hurwitz veriyor. “The Landing” adlı müziği ile sizi sarıp sarmalayıp Ay’ın yüzeyine indirmeyi başarıyor. First Man çoğu anlamda beni etkileyen bir film. Whiplash ve La La Land ile kıyaslanmayacak kategoride. Daha doğrusu Whiplash, La La Land gibi bir film bekleyenleri üzebilir. Film, Dünya’nın tanıdığı bir ismin perde arkasında acılı bir babayı portlemesinden ve filmin propaganda aracı olmaya müsaitken kendini bir araç olarak kullandırmamasından ötürü kıymetli. Hatta Donald Trump’ın bu konuda oldukça kızgın olduğunu söylediği şu sözlerden anlayabiliriz. Donald Trump: “Amerika’dan gelen başarıda neredeyse utanmış gibi görünüyorlar, bence bu korkunç bir şey… Filmi izlemek bile istemezdim.” Neyse bu işin başka bir boyutu. First Man teknik anlamda dolu dolu bir film. Her anlamda doğru çekilmiş bir film olduğunu söyleyebilirim. Sinema perdesinde tecrübe etmekte yarar var.

Puanlama

8.8

8.8
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 8.2

Hürrem Celil Erdoğan Denizli’de doğup büyüdükten sonra üniversite okumak için aynı zamanda şu anda yaşadığım şehir olan İzmir’e geldim. Ege Üniversitesi Matematik Bölümünü stresli uzun bir yolculuktan sonra bitirdim. Sinemaya olan ilgim ise, sinemanın dertleri unutturan tarafını keşfetmekle oldu ve ben de bu sayede sinemanın büyülü dünyasına kapılanlar tarafına geçtim. Bu büyülü dünyayı somutlaştırmak içinse birdunyafilm.co’yu kurdum.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir