Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen 97. Akademi Ödülleri’nde En İyi Animasyon Film Ödülü’nü kazanan Flow, izleyicisinin beğenileriyle büyük ses getirse de aslında felaketlerin ortasında kalan tatlı siyah bir kedinin, diyalogsuz şekilde anlatılan macerasına odaklanıyor. Letonyalı yönetmen Gints Zilbalodis, ‘Yalnız bir kedi, yoluna çıkan yeni hayvan dostlarıyla birlikte hayata tutunabilir mi?’ sorusunu izleyicisine yönelterek düşündürücü bir deneyim sunuyor.
İnsanların var olmadığı, sadece hayvanların hayatlarını sürdürdüğü bir dünyada, kendi kendine yaşayan siyah bir kedi, bir gün nehir kenarında avlanırken önlerindeki balık için tartışan bir köpek sürüsüyle karşılaşır. Akıllı kedi, sessizce balığı alır ve kaçar. Tabii, köpek sürüsü de onu yakalamak için hızlıca peşinden gider. Kovalama uzun süre devam eder, ta ki beklenmedik şiddetli bir sel felaketi yaşanana dek… Kedi ve sürünün en neşeli köpeği (Labrador Retriever), sulardan kurtulmaya çalışır. Kedinin evine kadar dayanırlar, ancak daha sonra sular yine yükselmeye başlar. Köpek sürüsü bir tekne ile kurtulur. Kedi ise büyük bir kedi heykeline tırmanır. Sular gittikçe yükselir. Kedi için her şeyin sonunun geldiği bir an, bir kapibaranın (yarı sucul kemirgen) içinde olduğu yelkenli sayesinde kurtulur. Bu yelkenliye, evlerini sular basan birçok hayvan katılacaktır: Mesela eşyalarına çok bağlı olan halka kuyruklu bir lemur, sürüsü tarafından terk edilen sekreter kuşu ve neşeli köpeğimiz. Her hayvan doğası gereği farklı karakterlere sahip olduğu için aralarındaki anlaşmazlıkları şiddetlendirir. Fakat acele etmezler, birbirlerine güvenmeleri için epey zamanları vardır. Artık hayatta kalma mücadeleleri de, sahip olduklarını kaybetmeleriyle yaşadıkları duygular da ortaktır. Dostlukları, tüm uyumsuzlukların ve zorlukların önüne geçer. Yalnız siyah kedimiz de artık bu hayatta yalnız değildir. Korkmadan, dostlarıyla iş birliği yaparak yepyeni duyguları, varoluşunu keşfeder.
Ayrıca İlginizi Çekebilir: 2024 Yılının Öne Çıkan 10 Animasyon Filmi

Flow’un belki de en güçlü yanı, 85 dakika gibi görece kısa bir sürede, izleyiciye keyifli bir macera sunmakla kalmayıp aynı zamanda, izleyiciyi insanlığın yarattığı veya başına gelebilecek facialara karşı düşündürmesi, çevreye duyarlı olmaya teşvik etmesi olabilir. Hayatta kalma mücadelesi veren hayvan dostlarımızın dayanışması da birlik olmanın önemini görmemizi sağlıyor. İnsana, kendi sosyal ilişkilerindeki iletişim biçimlerini, yardımlaşma anlarını ve uyum süreçlerini düşündürtüyor. Hatta en içimi ısıtan sahnelerden biri, büyük değişim gösteren tatlı kedimizin yelkendeyken tuttuğu balıkları diğerleriyle tek tek paylaşması ve tam da buna örnek. Farklılıklara rağmen yardımlaşmayı hissetmek ve öteki olanlarla dayanışmak…Tıpkı Fransız şair Jean de La Fontaine tarafından yazılan, çoğunlukla hayvan karakterler üzerinden insanlara ahlaki dersler veren La Fontaine Masalları gibi. Küçük veya büyük herkesin faydalı olabileceğini, özgürlüğün değerini, güçlü olanın her zaman haklı olmadığını, beraber bir yola çıkmayı bu masallardan dinleyerek öğrendik. Gerçekten bu şekilde bir toplum yaratabilmek için neye ihtiyacımız var? Birey olarak ait hissedeceğimiz doğru toplumu bulmak, benimsemek mümkün mü?

Yönetmen Gints Zilbalodis’in tarzı tam olarak böyle aslında. Aksiyon dolu fantastik maceraları, duyarlı temalarla birleştirip anlatmayı, izleyicisinin zihnini sorularla doldurmayı çok seviyor. Yine bir başka animasyon olan, ilk uzun metrajlısı Away (2019) filminde de uçak kazası gibi büyük bir felaketin ardından hayatta kalan genç bir çocuğun, peşinde olan karanlık bir ruhtan kaçmasını konu ediniyor. Flow’un tatlı ama biraz sosyalleşmeden uzak kedisi nasıl dünyayı diğer hayvan dostlarıyla keşfediyorsa Away filminin başkahramanı da peşindeki tehlikeden kaçarken egzotik bir adayı keşfediyor. Korkularıyla yüzleşip özgürlüğe, hayata tutunmaya çalışıyor. Derinlikli hikayeleriyle güçlü bir kariyer inşa eden Gints Zilbalodis, her iki filminde senarist, kurgucu, görüntü yönetmeni ve yapımcı gibi birden fazla görev üstleniyor. Yaratabileceklerinin sınırını belirsiz tutmayı seviyor. Bu da sinemasını daha özel kılıyor, elbette.
Sinema dünyasında, özgün animasyonların azaldığı bir dönemdeyiz maalesef. Benzer hikayeleri, farklı karakterlerle tekrar tekrar izliyoruz. Tüm bunların arasında, Flow özgünlüğüyle yepyeni bir nefes gibi geliyor. Kullanılan animasyon tekniği, izleyiciye adeta bir video oyunun içinde gibi karakterinin hikayesini izleme imkanı sağlıyor. Yeşil ormanlar, çeşit çeşit hayvanlar, masmavi sular… Bu görsel şöleni, sakin ama akıcı tempoyla birleştirmesi, izleyicinin merakını koruması da oldukça başarılı. Bir siyah kedinin peşinden heyecan dolu bir yolculuğa çıkıyoruz. Üstelik değişimi, dayanışmayı, doğa ve hayvan sevgisini düşünmek için bolca vaktimiz oluyor. Ve sonunda, yalnızlıkla başlayan hikaye, beraberliğin ve dostluğun gücüyle anlam kazanarak sona eriyor. Uzun süre aklımızda ve kalbimizde yer edinecek, hatta birçoğumuzda kalıcı bir iz bırakacak Flow’un dünyasını keşfetmek, belki de aradığınız şeydir.