Ana Sayfa Yönetmen Sineması Goodfellas (1990): Paranın Gücü Karşısında Sıradanlığın Sıkıcılığı

Goodfellas (1990): Paranın Gücü Karşısında Sıradanlığın Sıkıcılığı

Goodfellas (1990): Paranın Gücü Karşısında Sıradanlığın Sıkıcılığı 9.0
0
Martin Scorsese’nin ortaya koyduğu mafya tasviri, Coppola’nın The Godfather’ından farklıdır. Godfather’da görülen egzotizm, Goodfellas’ta yoktur. Goodfellas, organize suç örgütlerini mitleştirmez, tersine radikal bir tavırla eleştirir ve gerçekleri yansıtmaya gayret eder. Bu doğrultuda baktığımızda Goodfellas’ı en sahici mafya filmi olarak değerlendirebiliriz. Ancak Goodfellas ile The Godfather arasında en iyi kıyası yapmak beyhude bir çabadan başka bir şey değildir. Çünkü Goodfellas gerçek hikâyeye dayanan bir biyografi filmiyken The Godfather, bir hayal gücünün ürünüdür. Goodfellas’ı özel bir film yapan etkenlerden belki de en önemlisi, ondan sonraki organize suç yapımlarını doğrudan etkilemesidir. David Chase, Birleşik Devletler’in en iyi dizilerinden biri sayılan The Sopranos’u yaratırken kuşkusuz Goodfellas’tan etkilenmiştir. Goodfellas’ta küçük rollerde oynayan pek çok İtalyan asıllı oyuncuyu The Sopranos dizisinde görmemiz ve en önemlisi Chase’in Goodfellas’ın felsefesine tamamen bağlı kalması buna bir kanıt oluşturur. 

İtalyan asıllı suç muhabiri Nicholas Pileggi’nin; babası İrlandalı, annesi İtalyan olan Henry Hill’in “Tanık Koruma Programı”nda verdiği ifadeler üzerine yazmış olduğu Wiseguy (1985) isimli kitabından sinemaya uyarlanan Goodfellas, örgütün çarklarını oluşturan gangsterlerin yaşamını anlatıyor. Örgüt içindeki hiyerarşik yapıyı ve ailelerin işlenen suçlara nasıl ortak olduklarını gözler önüne seriyor. Henry Hill’e göre herkes gibi yaşamak, maaşlı bir işe girmek, vergi ödeyip emekliliği beklemek, “salaklıktan” başka bir şey değildi. Çünkü para kazanmanın çok daha kolay yöntemleri vardı. Küçük çaplı hırsızlıklar, haraç kesme, gasp etme, tır soygunları ve buna benzer suçlar işleyerek para kazanmak daha kolay ve daha kazançlıydı. 


“İstediğim her şey bir telefon uzağımdaydı. Bedava arabalar, şehrin her bir yanındaki gizli dairelerin anahtarları… Bir hafta sonunda 20-30 bin dolar bahis oynar, sonra o hafta kazandıklarımı harcar ya da bahisçiye ödeme yapmak için tefeciye giderdim. Önemli değildi. Hiçbir önemi yoktu. Parasız kaldığımda dışarı çıkıp hırsızlık yapardım. Her şey kontrolümüzdeydi. Polislere rüşvet verdik. Avukatlara, hâkimlere rüşvet verdik. Herkes yolunu buluyordu. Herkes almaya odaklanmıştı. Artık hepsi sona erdi. Sıradan bir insanım artık. Hayatımın geri kalanını salağın teki gibi yaşamalıydım.”

Ray Liotta’nın başarıyla canlandırdığı Henry Hill karakterinin, filmin sonunda Tanık Koruma Programı’na girdikten sonra söylemiş olduğu bu itiraf, aslında Scorsese’nin asıl üstünde durmak istediği toplumsal ve ahlaki bozukluğun boyutunu açıklar nitelikte. Ayrıca mafya üyelerinin bu suçlardan elde ettikleri şey sadece para değildi. İnsanlar gangsterlerden korkuyordu. Korku da onlara direkt olarak saygı ve itibar kazandırıyordu. Dolayısıyla gangster olmak isteyenler sadece para kazanmakla yetinmiyordu. Aynı zamanda toplum tarafından kabul görülmek istiyorlardı. İyi bir arabaya binmek, iyi bir restoranda yemek yemek, güzel kadınlarla arkadaşlıklar kurmak ve herkesten saygı görmek istiyorlardı. Bunun kestirme yolu ise mafyaydı. Bu nedenle Hill ve onun gibi fakir ailede doğup büyüyen gençlerin çocuk yaşta ‘mafya’ya girmek istemesi gayet normal karşılanabilir şeydi. Bununla birlikte Goodfellas’tan yola çıkarsak, toplumda kendini var edememiş ya da var olmak için çabalamaktan korkmuş gangsterlerin basitliği nedeniyle organize suç örgütünün profesyonelleşememesi şaşırılacak bir durum değildi. Nitekim Joe Pesci’ye “En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar Ödülü”nü kazandıracak Tommy DeVito karakterinin psikopat ve kompleksli davranışları, Robert De Niro’nun canlandırdığı James Conway’in büyük soygununda yer alan gangsterlerin dikkatsizce hataları, Henry Hill’in ticaretini yaptığı uyuşturucuya zamanla bağımlı olması buna bir örnek teşkil edebilir. Scorsese’nin anlatmaya çalıştığı bir diğer konu Mafya içerisindeki gangsterlerin iradelerinin paraya karşı zayıf olmasıydı. Film boyunca gangsterlerin açgözlülükleri şuursuzca hareket etmelerine neden oluyor ve onları amatörce hataya zorluyordu. Bu sebeple federallerin mafyayı alt etmesi zor bir şey değildi. 


Scorsese, en dipten başlayıp belli bir nüfuza erişebilmiş gangsterlerin öykülerini perdeye aktarırken başta Joe Pesci olmak üzere, Robert De Niro ve Ray Liotta’nın mükemmel oyunculuk performanslarıyla birlikte daha sonraları klasikleşecek bir sinema filmi ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Scorsese, 25 yıllık bir süreci konu alan filmi başından sonuna kadar yüksek tempoyla işlenmesine rağmen izleyicisini boğmadan, yumuşak, eğlenceli ama bir o kadar da ciddi ve gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Scorsese’yi ve Goodfellas’ı ayrıcalıklı hale getiren etkenlerden biri de tam olarak bu. 

Bana göre Martin Scorsese’yi başarılı bir sinema insanı yapan şeylerden bir diğeri; komediyle gerilimi aynı anda eksiksiz bir şekilde sunabilmesi. Tommy DeVito ile Henry Hill’in restorandaki eğlenceli sohbetinin birden gergin bir hava yakalaması buna örnek gösterilebilir. Aradan yıllar geçse bile hafızalarda kendini muhafaza eden bu sahnede olağanüstü yönetmen ve oyunculuk performansı var. Filmin bir diğer meşhur sahnesi ise kuşkusuz Lorraine Bracco’nun hayat verdiği Karen ile Henry Hill’in sıra beklemek yerine gece kulübüne arka kapıdan giriş sahnesidir. Yaklaşık iki buçuk dakika boyunca kesintisiz bir şekilde Karen ile Henry’yi arkalarından takip eden kamera hareketi oldukça büyüleyici bir sinema çekimidir. Henry ve Karen diğer insanlar gibi sıra beklemeden, ayrıcalıklı olarak arka kapıdan giriyor ve Henry, gece kulübünde çalışan personelleri bahşişle ödüllendiriyordu. Henry ve kız arkadaşını ayrıcalıklı kılan şey onların karakteri veya başarıları değildi. Ayrıcalıklı olmalarının tek sebebi Henry’nin bonkör davranmasıydı. Bunun arkasındaki güç ise sadece paraydı. 


Scorsese, örgüt içerisindeki tüm bu çürümüşlükleri ve topluluğun sosyal yapısını ortaya koyarken klasikleşmiş mafya yapımlarının ağır havasından tamamen ayrılıyor. Scorsese mafyayı anlatırken öncelikli iş olarak kendisinin doğup büyüdüğü, dolayısıyla kendisinin çok iyi bildiği New York sokaklarına iniyor. Kuşkusuz New York’un “Little Italy” bölgesinde geçen, İtalyan ve İrlanda asıllı Amerikalıların oluşturduğu alt kültürü Scorsese’den başka biri anlatamazdı. Çünkü herkes doğup büyüdüğü yerden kültürel parçalar taşır. Bu doğrultuda baktığımızda Scorsese de bir yönetmen gözüyle Little Italy’yi iyi gözlemlemiş olması büyük bir olasılık. Scorsese, çocukluğundan kalma anılarını temsil eden yapboz parçalarını Goodfellas ile birlikte bir bütün hâline getirdiğini söylemek kesinlikle yanlış olmayacaktır. Goodfellas, muhteşem bir film olmanın yanı sıra, aynı zamanda Scorsese’nin bir çeşit sosyolojik tezi olarak da anılabilir.

Puanlama

9.0

9.0
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 10

Ali Rıza Koçak 1995 yılında İstanbul’da doğdum. Sinemaya olan ilgim küçük yaşlardan itibaren başladı. Hayatın sıkıcılığından uzaklaşmak için izlediğim sinema filmleri, bana yeni hayat tecrübeleri kazandırdı. Aslında sinema hep bizle birlikteydi, hayatımızın bir parçasıydı ancak onu bulup keşfetmek biraz zaman istiyordu. Ne mutlu bana ki onu erken keşfedenlerdenim.

Bir Cevap Yazın