Temposuyla baş döndüren Good Time (2017) filmiyle Safdie Kardeşler olarak adlarını duyuran Benny Safdie ve Josh Safdie, iki yıl sonra çektikleri Uncut Gems ile birlikte kendilerine özgü bir tempo ve kaos sineması üslubu tutturdular. Benny Safdie bir yandan Oppenheimer filmi ve The Curse dizisiyle oyunculuk alanına da açılırken, bu ikilinin takipçileri ortak projelerini merakla beklemeyi sürdürüyordu. Ancak daha önce duyurulan projelerin art arda iptal edilmesi ve ardından 2024 yılında Benny Safdie’nin, kardeşi Joshua’yla sinema yolculuklarını ayrı kulvarlarda sürdüreceklerini açıklaması², tadı damakta kalan bir ortaklığın erken bir kapanışına işaret etti. 2025 yılına gelindiğinde ise Safdie kardeşleri aynı yıl içinde ayrı filmlerle yönetmen koltuğunda görmek, bu ayrılığı ister istemez daha rekabetçi bir alana taşıdı. Benny Safdie The Smashing Machine ile ilk solo çıkışını yaparken, Josh Safdie ise Marty Supreme ile deyim yerindeyse kardeşini kıskandıracak bir yönetmenlik performansına imza attı.
Başrolünde Timothée Chalamet’nin belki de kariyerinin en göz alıcı performansını sergilediği Marty Supreme, amcasının ayakkabı dükkânında satıcı olarak çalışan sıradan bir gencin, masa tenisi tutkusuyla sıra dışı olma arzusuna odaklanıyor. Filmin, Chalamet’nin koşarken resmedildiği ilk afişi henüz yayınlandığında bile Josh Safdie’nin, Safdie Kardeşler olarak yarattıkları sinema geleneğinin mirasını sahiplendiği sezilebiliyordu. Ama film bundan daha fazlası: bir an bile soluk almayan gevezeliği ve temposuyla Marty Supreme adeta makine gibi işleyen bir meydan okumaya dönüşüyor. Safdie kardeşlerin kurguladığı karakterlerin kolay yoldan yırtmaya odaklanmış, aceleci ve hataya meyilli savrukluğu filmlerinin ritmini belirleyen en önemli unsurlardan biriydi. Burada da çalıştığı ayakkabı dükkânına sığmayan kıpırtısıyla iflah olmaz bir hayalperest olan Marty, dünya şampiyonu ünvanını kazanmak uğruna durmak bilmeyen bir enerji boca ediyor hikâyeye.

Marty hakkı olduğunu iddia ettiği parayı amcasının ayakkabı dükkânındaki kasadan çalarak Londra’daki dünya şampiyonasına katılma hayalini gerçekleştirir ve Amerika’yı temsilen turnuvada yarışmaya hak kazanır. Marty’nin turnuva yolculuğu, o zamana kadar seyahat yasağı nedeniyle uluslararası rekabetten mahrum kalan Japon sporcuların turnuvaya nihayet dahil olabildiğini ögrenmesinden itibaren hırs ve tedirginlik arası bir duyguda salınarak finallere kadar uzanır. Beklendiği gibi finalde Japon rakibi Endo’ya kaybeder ve yenilgiyi kabullenmemek için kırılgan egosunun ürettiği oyunbozan bahanelere sığınır.
Marty sevilesi bir karakter değil, film de onunla özdeşlik kurmamızı hiçbir zaman talep etmiyor. Meteliğe talim eden bir yeniyetme olarak sınıf atlamanın ve tüm dünya tarafından tanınmanın tek yolunun masa tenisi şampiyonluğu olduğuna kendini kaptırmış; bu uğurda herkesin ve her şeyin kendi hedefleri doğrultusunda seferber edilebileceğine sorgusuzca inanan bencil bir figür. Kendini aynada gördüğü imge, olduğu hâline öylesine bol geliyor ki, beş parasız haliyle diğer sporcuların kaldığı otelde kalmayı reddedecek kadar küstahlaşabiliyor.
Marty’nin hikâyesi, çıkış noktası itibarıyla sporu merkezine alan tipik bir Amerikan kahramanlık anlatısını çağrıştırıyor; sanki sonunda adının hakkını verip supreme (en üstün) olacağı bir rotada ilerleyecekmiş izlenimi yaratıyor. Filmin en güçlü hamlelerinden biri de tam burada ortaya çıkıyor: yönetmen, bu beklentiyi son ana kadar diri tutarken finale yaklaştıkça daha da belirginleşen bir zavallılık portresiyle inşa ettiği her şeyi yerle bir ediyor. Elde kalan, başarmak için her yolun mübah sayıldığı çocuksu bir Makyavelizmin ve hiper-bireycilik anlatısının açık iflasıdır. Eski sevgilisi, çocukluk arkadaşları, yolda karşılaştıkları; hatta saplantılı bir hayranlıkla peşine düştüğü eski Hollywood yıldızı Kay Stone ve onun milyarder kocası bile Marty’nin bencillikle beslenen kurnazlıklarından nasibini alır. Yakınlığı fark etmeksizin filmde kadraja girip çıkan her karakter—hatta sahipsiz kalmış bir köpek bile—Marty’nin asalak gibi tutunduğu kurtuluş sermayesinin bir enstrümanına dönüşür. Bu yüzden Marty Supreme, en klişe anlamıyla kan, ter, gözyaşı ve ‘dozunda’ fırsatçılığın cazibesi yüksek nihai başarılar uğruna kutsandığı klasik spor hikâyelerinden ayrılır. Doğrusu, bu filmin masa tenisi hakkında olduğunu söylemek bile güç. Marty için bir spor disiplini ve sporcu ahlakından bahsetmek şöyle dursun, tıpkı diğer şeyler gibi masa tenisi de yalnızca bir basamak. Bütün bu başkasının omuzlarında alelacele yükselme çabası, kendisini “Hitler’in yenilgisinin nihai ürünü” olarak gören 20li yaşlarının başındaki bir Yahudi gencin tarihten tek başına almaya çalıştığı bir intikam belki de. Holokost’un hayatta kalan bir kuşağı olarak kendi zamanının geldiğini düşünmekten, sırf Yahudi oldukları için başta yaşama hakkı olmak üzere sistematik olarak her şeyden mahrum bırakılan bir topluluğun geleceğe umutla bakma şansı verilen belki de ilk kuşağı olmasından ileri gelen bir tür dünyayı kendine borçlu çıkarma refleksi Marty’ninki. Bugün bile ofansif bulunabilecek Yahudi şakalarını soykırımın kolektif travması henüz tazeyken dahi tereddüte kapılmadan yapabilmesindeki özgüveni de buradan beslenir.

Marty’nin bir karakter olarak—belki filmin finalindeki ikna edici olmayan dönüşümü hariç tutarsak— olağanüstü tasarlandığına şüphe yok. Ancak Timothy Chalamet’nin gençlik enerjisi de metin üzerinde senaryonun öngördüğü dinamizmin çok daha ötesine geçiyor. Bu sebeple şimdiden Oscar yarışında en iyi erkek oyuncu dalında rakipsiz görülmesi tesadüf değil. Marty Supreme, 1950li yılları anlatmasına rağmen süratiyle özdeşleşen üslubuyla da kural tanımaz bireyciliğin ahlaki sefaletine dair söyledikleriyle de bütünüyle çağımıza ait bir film.
1.Terziler Geldiler (Turgut Uyar, 1962)
2.https://variety.com/2024/tv/news/benny-safdie-solo-the-curse-smashing-machine-1235859184/