26 yaşındaki Curry Baker‘ın, Obsession‘ın çıktığı günden bu yana herkesi tesiri altına almasının bir nedeni olmalı. Bana göre korku filmlerine psikolojik denklemler yerleştirmek kolaydır. Zor olan ise bu denklemleri iki saatlik bir anlatı içinde çözebilme becerisidir. Baker, bunun altından kalkabilen nadir korku yönetmenlerinden biri olmayı başardı. Bunu biraz da günümüz korku sinemasının genel manzarasına bakınca daha iyi anlıyoruz. Merakımdan Wikipedia’nın “supernatural horror by decade” kategorilerine göz attım. Sayılar şöyle: 1970’lerde 95, 1980’lerde 131, 1990’larda 102, 2000’lerde 199, 2010’larda 311 ve 2020’lerde şimdiden 217 film. Doğaüstü korkuların nicelik olarak hiç olmadığı kadar büyüdüğü bir dönemdeyiz. Tam da bu yüzden, kalabalığın içinden sıyrılabilen ve gerçekten yeni bir şey söyleyebilen filmler artık daha da değerli hâle geliyor. Cinli ve hayaletli filmler hiç olmadığı kadar fazla çekiliyor. Ancak bu filmlerin eski büyüsü büyük ölçüde bozulmuş durumda; iyi ve özgün işlenen örneklerin sayısı oldukça az. Böylesine büyük bir yığının içinde Obsession gibi filmler adeta bir yakut gibi parlıyor. Filmden filme sürekli silüet değiştiren şeytanlardansa, ne olduğu ve nereye varacağı belirsiz tekinsizlikler çok daha korkutucu. Hele ki insanoğlu konfor alanına hiç olmadığı kadar saplanmışken… Bugün birçok insan gün içinde beklenmedik bir telefon çağrısından bile çekinebiliyor. Bir gün sevdiğiniz insanın sizi öldüresiye sevdiğini düşünün. Neden ve nasıl? Bu durumda kurban olan o mu, yoksa ben miyim? Kötülük artık şekil değiştirmiyor; öznelerarası bir hâl alıyor, grileşiyor.
Ayrıca İlginizi Çekebilir: Red Rooms (2023): Takıntının Duygusal Hâlleri
Obsession, çocukluk arkadaşı Nikki’ye karşı saplantılı duygular besleyen Bear’ın, doğaüstü bir müdahale sonucunda arzusunun gerçekleşmesini konu alıyor. Ancak mesele bir aşkın gerçekleşmesi değil. Tam tersine, kişinin en çok istediği şeye kavuşmasının nasıl bir kâbusa dönüşebileceğini izliyoruz. Sevginin, ilginin ve bağlılığın dozu arttıkça bunların aşk ile tahakküm arasındaki sınırı ne kadar hızlı aşabildiği de görünür hâle geliyor. Film zaman zaman jumpscare aracı olarak ses dizaynına fazla yaslansa da asıl korkusunu arzunun kendisinden çıkarıyor. Çünkü arzulamak çoğu zaman masum değil; özünde arzulanma isteğini, yani narsistik bir açlığı taşıyor. Bu, karşılıksız sevgi ya da aşk denen şeyin olmadığının buzluktan çıkmış kanıtı oluyor. Çok âşık bir insan, aşkını tamamen tek taraflı yaşamak ve aşkına hiçbir karşılık alamamak zorunda kalsa bunu ne kadar sürdürebilir? Bir noktada her şey dönüp dolaşıp sevilme arzusuna çıkar. Filmdeki dilek de tam olarak böyle işliyor: “Nikki dünyadaki herkesten çok beni sevsin.” Çünkü insan yalnızca sevmek istemez; sevdiği kadar, hatta bazen daha da fazla sevilmek ister. Arzunun içinde her zaman karşılık görme beklentisi vardır. Bu nedenle aşkı yalnızca fedakârlık ya da özveri üzerinden okumak eksik kalır. En saf görünen sevgilerin bile içinde, az ya da çok, arzulanma isteği bulunur. Eksi bir sevilmenin herhangi bir insan için kabul edilebilir olduğu durumlar ise oldukça nadirdir.

Filmin sonunda izleyicilerin en çok tartıştığı nokta, gerçek kötünün kim olduğudur. Bu açıdan bakıldığında, Nikki ne kadar korkutucu görünse de asıl kötü Bear gibi duruyor. Sonuçta bir insanı istemediği eylemleri sonsuza kadar yapmaya zorlayan kişi o. Bu yönüyle film, özgür irade meselesini de deşiyor. Özgür değilsem gerçekten mutlu olabilir miyim? Elbette büyünün Nikki’yi ikiye böldüğü ve ruhunun bir yerde hapsolduğu gibi durumu karmaşıklaştıran detaylar da mevcut. Ancak Bear hakkında gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var. Karakterin oldukça ezik biri olarak sunulmasının bilinçli bir tercih olduğu kanaatindeyim. Bear öyle yazılmış ki, Nikki’nin başlangıçta ona duyduğu aşırı sevgiye inanamadığı gibi, sonrasında sergilediği sayısız tuhaf davranışı da görmezden gelmek zorunda kalıyor. Özsaygısı düşük, kendi arzusu karşısında eleştirel mesafesini koruyamayan bir karakter bu. Normal şartlarda böylesine uç durumlar karşısında hissizleşebilen birinin, Nikki’nin ruhundan yükselen yardım çığlıklarını fark etmesini beklemek zaten absürt olurdu. Bear farkındalığa geç ulaşsa da, finaldeki doruk noktasına kadar -artık herkesin ve her şeyin ölüme sürüklendiği ana kadar- harekete geçecek cesareti gösteremiyor. O noktada bile aksiyon alabilmesi oldukça uzun ve sancılı bir sürecin sonunda mümkün oluyor.
Dolayısıyla Nikki’nin eylemde, Bear’ın ise düşüncede kötü olduğu söylenebilir. Bir açıdan bakıldığında film bizden empati kurmamızı da istiyor. Dünyada Bear’ın yerinde olup aynı şeyi yapmayacak insanların sayısı gerçekten fazla mı? İyi niyetliyseniz fazla olduğunu düşünebilirsiniz, ancak bana kalırsa o kadar da fazla değil. Tam da bu noktada filmin asıl sorusu ortaya çıkıyor: Her insanda az ya da çok bulunan ve temel düzeyde haz ilkesine göre işleyen arzu dinamiğini aşan bu itici güç nedir? Filmde karşımıza çıkan kötülük, insanın içinde yer edinmeyi bekleyen jouissance’ın kendisi. Lacan’a göre arzu eksiklik üzerinden işler; insanı hareket ettiren şey tam tatmine ulaşamamasıdır. Jouissance ise bu sınırı aşma, eksikliği ortadan kaldırma ve hazla bütünüyle birleşme fantezisidir. Bu yüzden arzunun hedefi nesnesine ulaşmak değil, eksikliğini sürdürmektir. Jouissance ise tam tersine, bu eksikliği sonsuza dek kapatabileceğine inanır. İşte filmin trajedisi de burada başlayıp yine burada sonlanır.

Film ayrıca insanların hayatlarına anlam katan takıntılarla, insanı içten içe çürüten takıntılar arasındaki ince çizgiyi de görünür kılıyor. Nikki sanki ikiye bölünmüş biri gibi. Bir tarafta kendisine verdiği zararın farkında olan zihin, diğer tarafta onu anlık hazların içine hapseden beden var. Bu yönüyle karakter, bağımlılık yaşayan birçok insanın trajedisini yansıtıyor. Öte yandan Bear, nevrozunun ağırlığı altında ezilerek hayatını sonlandırıyor. İşin daha da trajik tarafı, Nikki’nin ruhunu kurtarmak için kendini öldürmesinin Nikki’yi yine kötü bir durumda bırakması. Sonunda Bear ölse de ortada onlarca cinayet var. Peki Nikki bütün bunların faili olmadığını nasıl anlatacak? Daha da önemlisi, biri ona inanacak mı?
Belki de bu yüzden Obsession yalnızca iyi bir korku filmi değil, aynı zamanda yeni kuşağın korkuya nasıl baktığını gösteren önemli bir kırılma noktası. Curry Barker yıllarca YouTube’da kısa filmler çekerek, düşük bütçelerle hikâye anlatmanın yollarını arayarak büyüdü. İnternet çağının içinden gelen birçok yönetmenin aksine, yalnızca teknik becerilerini değil, korkunun psikolojik tarafını da geliştirmeyi başardı. Milk & Serial gibi işlerle dikkat çekmesinin ardından Obsession ile çok daha büyük bir anlatı kurdu ve bunu yaparken korkunun özündeki rahatsızlığı kaybetmedi. Çünkü film, en nihayetinde bize tek bir soru soruyor: İnsan gerçekten ne ister? Daha doğrusu, istediği şeyi elde ettiğinde geriye ne kalır? Filmin en rahatsız edici tarafı da burada yatıyor. Hikâye ilerledikçe şeytanlar, cinler ve doğaüstü yaratıklar arka plana çekiliyor; geriye yalnızca insan arzusu kalıyor. Barker’ın filmin başından sonuna kadar ima ettiği şey ise şu: Bazen korkulması gereken şey dışarıdan gelen kötülük değil, insanın içinde sessizce yer edinmeyi bekleyen o karanlık fazlalık.