Ana Sayfa İnceleme Reprise (2006): Oslo’da İlk Arayış

Reprise (2006): Oslo’da İlk Arayış

Reprise (2006): Oslo’da İlk Arayış
0

Joachim Trier günümüzün hatırı sayılır yönetmenlerinden, film çektiği zaman filmleri merakla beklenir. Bu seviyeye çıkmak kök salmış yönetmenlerin arasında, günümüz sinemasında kolay değil diyebilirim. Oslo, 31 August ile sinemasını kitlelere tanıştırmış bir yönetmen. Sonra da sinemaseverlerin radarına girmeyi başardı. Ardından Louder Than Bombs, Thelma, The Worst Person in the World ve Sentimental Value’yu çekti. Sentimental Value’yu henüz izleme fırsatı bulamasam da diğer filmlerinde firesi yok diyebiliriz. Oslo, 31 August ilk yayınlandığı ve zamanla demlendiği dönem ile bu çağa uygun depresif halin çok örtüşmesinden kaynaklı ilgi görmüştü. Varoluş kaygısını günümüzün dinamikleri üzerinden anlatan İskandinav temasından kaynaklı soğuk ama anlatmak istediği şeyden ötürü sıcak olan bir filmdi. Sonra Oslo, 31 August filmini Oslo üçlemesinin 2. Filmi olduğunu zamanla öğrendik. Tabi o sıralar ortada 3. Film olan The Worst Person in the World de yoktu. İlk filmi Reprise’ı da açıkçası bu esnada merak edip izleme listeme eklemiştim.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: The Worst Person in The World (2021): 30’a Bir Kala

Fellini 1963 yılında 8½’da Guido Anselmi karakteri üzerinden bir yazarın üretememe sıkıntısını başrolün gelgitlerini, sıkışmışlığını, çocukluğunu konu alarak bize gösterdi. Coen kardeşler 1991 yılında Barton Fink’te John Turturro’nun harika oyunculuğu ile yazarın kendi içinde içinde yaşadığı çıkmazı merkeze alarak bu üretememe sorununu aynı şekilde bize gösterdi. Bunlar ilk akla gelenler. Daha bunun gibi yaratıcının üretememe sorununu ortaya koyan sayısız yapım var. Oslo üçlemesinin ilk filmi Reprise’da ise Erik ve Phillip adlarında iki yakın arkadaşın bir posta kutusu önündeki bekleyişleri ile filmi açılır. İkisi de elinde ilk yazdığı kitapları posta kutusuna atmayı bekliyorlardır. Yönetmenin filmin geneline yayılan dinamik ve olasılıklar üzerinden benimsediği kurgu tarzını filmin ilk dakikasından itibaren hissediyoruz. Erik ve Phillip posta kutusuna yazdıkları kitapları yayınevlerine göndermek için attıkları andan itibaren bir olasılıklar silsilesi ile karşılaşırız. Zaten Erik, Phillip’e “Gerçekten dünyayı buna maruz bırakmak istiyor musun?” sorusu şakayla karışık ciddi bir yöneltme. Burada gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu anlamadığımız bir sekansla Erik ve Phillip’i kendi kitaplarının tam anlamıyla arka kapağından yazarlık serüvenini nasıl ilerleyeceklerini görürler.

reprise filmi

Bu serüvende yazdıkları kitap Afrika’da bir devrimi tetikleyecek, Vatikan tarafından yasaklanacak, Dalay Lama’yı hayal kırıklığına uğratacaktı. Tabi işler bu şekilde ilerleyemiyor. Böyle ilerlesin isterdi Erik ve Phillip. Bütün bu hareketli geçişlerin ardından film artık durup özüne yani İskandinavya’nın durağan ve sakin yapısına dönüyor. Biraz daha diyaloglar üzerinden ilerlemeyi tercih ediyor. Phillip’in kitabı kabul görmüş olsa da sonradan yaşadığı psikolojik sıkıntılar filmin hangi ekseni merkeze alacağını belirliyor. Bir süre sonra Phillip tedavi gördüğü klinikten çıkıyor. Artık eskisi gibi yazma arzusu duymuyor. Erik ise Phillip’in aksine kitabı yayınevinden dönüyor. Hiçbir şekilde kıskançlık duymadan Phillip ile arkadaşlığına devam ediyor. Yardımcı olmaya devam etmek istiyor. Birinin motivasyonu düştükçe, diğerinin yazma konusunda motivasyonu artıyor. Tabi burada birbirlerinin başarısızlığından beslenmeleri söz konusu olmuyor. Yönetmen Trier burada dostluğa hiçbir toz kondurmuyor. Phillip ve Erik aynı zamanda yaşam şartları olarak da birbirlerine çok benziyor. Normalde belki Norveç’te yaşam standartları iyi kabul edilir ama bu ikili de kendi anneleriyle kalıp, herhangi bir maddi kaygıya sürüklenmeyip üretimlerine odaklanabiliyor.

reprise filmi konusu

Philipp bütün bu yaşadığı şeyler aşk acısına bağlanıyor. Saplantılı hale gelen aşk acısı onun bu durumuna sebep oluyor. İradeli, net, herhangi bir şeyden etkilenmeyecek durumda gibi duran Philipp takıntısı sebebi ile hayatı ters yüz oluyor. Sonrası için toparlanma sürecinde ise her şeyi sil baştan yapmak istiyor. Filmin başında ve sonunda yer alan Oslo’dan iki ayrılma hikayesi de iki ayrı karakter için kendini bulma, sıfırdan başlama anlamı taşıyor. Ayrıca iki karakter yetiştirilme biçimi belki de yakın arkadaş olmalarından kaynaklı olsa gerek diğer arkadaşlarından duruş olarak ayrılıyor. Onlar biraz daha enerjik ve dışa dönük.  Erik ve Philipp ise biraz daha içe kapanık. Reprise içinde küçük nüanslar barındıran, güzel bir şehir temalı film. Filmin en büyük belki de tek defosu yönetmenin ilk uzun metraj filmi olması. Filmin başındaki güçlü kurguyu filmin geneline yayamaması. Aslında anlaşılabilir bir senaryoya sahip fakat yönetmenin tercih ettiği yöntem filmin ve izleyicinin ara ara dağılmasına sebep oluyor. Kısa filmlerde yaptığı olayı diri tutma işini burada yapamıyor.

Reprise’dan tam 15 yıl sonra çekilen Oslo üçlemesinin son filmi The Worst Person in the World ile üçlemeyi tamamlayan yönetmen, sinemaseverlere güzel bir üçleme bırakıyor.

Bir Cevap Yazın