Ana Sayfa İnceleme Session 9 (2001): Psikozun Tarihi

Session 9 (2001): Psikozun Tarihi

Session 9 (2001): Psikozun Tarihi
0

The Machinist ile modern psikolojik gerilim sinemasına imzasını atan Brad Anderson, Session 9 ile göz ardı edilmiş bir travma arkeolojisinin kapılarını aralıyor. Film, yalnızca terkedilmiş bir akıl hastanesinin duvarlarına sinmiş hayaletlerle değil, her karakterin bastırılmış arzuları ve suçluluklarıyla da örülen görünmez bir gerilim hattı kuruyor. Anderson, klasik korku araçlarına başvurmak yerine, karakterleri bilinçdışının farklı odaları olarak konumlandırıyor; her biri, Freud’un bastırma mekanizmasının ya da Lacan’ın ‘öznenin bölünmüşlüğü’ kavramının sahadaki bir yansıması gibi işliyor. Gerilim, olaylarla değil, karakterlerin ruhsal çatlaklarından sızan huzursuzlukla yükseliyor. Bu yönüyle Session 9, mekân korkusundan öte, zihnin karanlık koridorlarına hapseden, türün en rafine ama gölgede kalmış yapıtlarından biri olarak sinema tarihindeki gizli mücevherler arasındaki yerini hak ediyor. Filmin çekildiği gerçek bina, 19. yüzyılda inşa edilen ve Amerikan tarihinde travmatik psikiyatri uygulamalarının merkezi olarak bilinen Danvers State Hospital. Stephen King’in Shining romanına ilham veren mekânlardan da birisidir.

Film, asbest temizliği yapmak üzere terk edilmiş Danvers Akıl Hastanesi’ne giren beş kişilik bir ekibin yaşadıkları üzerinden ilerler. Ekip lideri Gordon, yeni baba olmuş, psikolojik olarak kırılgan ve bastırdığı öfke nedeniyle zihinsel bir çözülmenin eşiğindedir. Onun sağ kolu Phil, eski sevgilisinin ekipteki diğer işçi Hank ile ilişkiye başlaması sonucu ihanet yaşamış; bu durum Phil’de güven kaybı, öfke kontrolü sorunu ve bastırılmış intikam duygusu yaratmıştır. Fırsatçı ve risk almaktan çekinmeyen Hank, bu ilişki nedeniyle ekip içinde gerilim yaratırken, aynı zamanda hastanede bulduğu eski paraları gizlice çalmaya çalışır ve ortadan kaybolur. Genç ve tecrübesiz Mike, hastanenin geçmişine ilgi duyarak eski hasta kasetlerini dinler; özellikle “Session 9” kaydı üzerinden bölünmüş kişilik vakasını keşfeder. Ekibin en genç üyesi Jeff ise klostrofobisi olan ve karanlıktan yoğun şekilde etkilenen biridir; mekânın fiziksel ürpertisi, filmdeki korku unsurlarının izleyiciye aktarıldığı ana hatlardan birini oluşturur.

session 9

Session 9, kapitalist baskı, iş kaygısı, baba olmanın yükü, ekonomik çöküş gibi temaları Gordon karakterine bir ağırlık olarak bindirir. En azından filmin başlangıcında, hastanenin temizliğini almaya çalışırken süreyi kısaltması ve ekibine de ekstra mesai yüklemesi onun ne kadar acil paraya ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Phil ile bu tarz konularda zıt düşüncelere sahip olsa da genelde ekibin lideri olarak sözünü dinletir. Ekip, kazanacağı para miktarının motivasyonuyla hızlıca işe koyulur, fakat zamanla anlam vermesi güç olaylar yaşanmaya başlar. Filmin başından beri Gordon, gaipten sesler duymaktadır. Bu durum ilerde başka semptomların ortaya çıkışıyla beraber psikotik bir atağın yolda olduğunu seyirciye hissettirir.

Devamlı gördüğümüz bir sahne: Gordon evine dönmüş, arabadan inerken elinde hediye ve çiçeklerledir. Daha sonra aynı sahne evde yaşanan diyalogların açığa çıkmasıyla devam eder. Bir zaman sonra eşini dövdüğünü anlarız. Nihayetinde ise sinir krizi geçirip eşini öldürmüştür. Ancak bu durum, Gordon’un zihnini parçalayacak bir travmaya dönüşür. Bu bir nevi şizofrenide gördüğümüz kimlik parçalanmasının başlangıcıdır. Yaptığı kötülük, içinde yaşayan başka bir kişinin eseridir. Aynı Session 9 kayıtlarında gördüğümüz hasta Mary Hobbes gibi… Session 9 kayıtlarında yer alan hasta Mary Hobbes, dissosiyatif kimlik bozukluğu olan bir kadındır ve terapist tarafından sorgulandıkça içindeki farklı kişilikler sırayla ortaya çıkar. Mary’nin ana kimliği kırılgan ve suçluluk duygusuyla bastırılmış durumdadır; çocuk benliği olan Princess, masumiyeti ve korunma ihtiyacını temsil ederken; Billy daha sakin, mantıklı ve koruyucu bir kişiliktir, adeta Mary’nin içsel savunma mekanizması gibi davranır. Ancak son kasetle birlikte en karanlık kimlik olan Simon devreye girer; Simon diğer kimliklerin aksine geçmişteki travmayı hatırlayan, şiddeti ve asıl suçluluk kaynağını bünyesinde taşıyan gizli faildir. Simon’un “Ben hep buradaydım” sözleri, filmde yalnızca Mary’nin değil, Gordon’un da içindeki bastırılmış karanlık benliğin metaforik ifadesi haline gelir.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Strange Darling (2024): Sıradanlıktan Uzak Sıradan Bir Korku Filmi

Gordon karakteri, Deleuze ve Guattari’nin ortaya koyduğu şizoanalitik özne kavramıyla okunabilecek bir yapıya sahiptir. Deleuze’e göre şizofreni, tıbbi bir bozukluktan ziyade kapitalist toplumun özne üzerindeki baskısına karşı arzunun kontrolden çıkmasıyla oluşan bir çözülme halidir. Bu bağlamda şizofren özne tek bir kimlikte sabitlenemez; parçalı, akışkan ve dağılmıştır. Gordon da film boyunca tekil, tutarlı bir özne olarak var olamaz; hem eylemi gerçekleştiren hem de o eylemi kendisinden saklayan iki ayrı pozisyonda bulunur. Gerçekliği yeniden inşa ederek işlediği cinayetleri dışsal güçlere atfetmesi, öznenin merkezsizleşmesi ve kendini korumak için yeni bir “benlik kurgusu” yaratması şeklinde açığa çıkar. Deleuze’ün şizo-öznede gördüğü bu kimlik parçalanması, Gordon’un akıl hastanesinde dolaştıkça mekânla bütünleşmesi ve kendi zihinsel çözülmesini fiziksel çevreye yaymasıyla tamamlanır. Böylece Gordon, yalnızca kendi iç dünyasında değil, bulunduğu mekânın karanlık dokusuyla birlikte çözülen, arzunun taşıyıcısı bir “şizo-makine”ye dönüşür.

Bununla birlikte Gordon psikotik bir hasta olarak da okunabilir ve aynı zamanda bunun sebebi kapitalizme dayandırılabilir. Toplumdaki parçalı kimlik halleri, arzuyla dolup taşan, kendini sıkışık hisseden, birçok stres kaynağına karşı koymaya çalışan kişilerin sayısının artmasıyla ortaya daha çok çıkmaktadır. Modern kapitalist toplumla birlikte psikotik bozuklukların artışı, kapitalizmin oluşturduğu yapısal koşullar üzerinden dolaylı fakat güçlü bir ilişki göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve The Lancet Psychiatry (Vassos et al., 2019) tarafından yürütülen meta-analizler, şehirleşme düzeyi yüksek kapitalist ülkelerde psikotik bozukluk görülme riskinin kırsal alanlara kıyasla 2 ila 3 kat arttığını göstermektedir. Bu artış yalnızca mekânsal değil aynı zamanda sosyoekonomik bir fenomendir; British Journal of Psychiatry (Kirkbride, 2017) ve OECD’nin 2018 raporuna göre gelir eşitsizliğinin en yoğun olduğu kapitalist ülkelerde şizofreni teşhis oranları yüzde 20 ila 35 oranında daha yüksektir. Benzer şekilde Nature dergisinde yayımlanan 2016 tarihli geniş kapsamlı çalışmada, göçmenlerde psikoz gelişme riskinin yerli nüfusa göre 4,5 kat daha yüksek olduğu saptanmış; bu bulgu, özellikle ABD, İngiltere ve Hollanda gibi neoliberal ekonomilerin yoğun göç aldığı ve aidiyet duygusunu zayıflatan kapitalist işleyişin psikotik bozukluklara zemin hazırladığını göstermiştir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2000 sonrası verileri ise, küresel neoliberal dönemde psikotik bozukluk teşhislerinde yüzde 45’lik bir artış olduğunu ortaya koyarak bu eğilimi tarihsel bağlama yerleştirmektedir.

session 9

Kapitalist üretim ilişkilerinin psikotik bozuklukları tetiklediğini gösteren veriler yalnızca prevalans artışında değil, farmasötik endüstrinin büyüme hızında da görünür hale gelmiştir. Antipsikotik ilaç pazarının 1990’da 2 milyar dolar iken 2024’te 94 milyar dolara ulaşması (IQVIA Institute Report, 2024), kapitalist toplumlarda ruhsal bozuklukların tıbbi ve ekonomik bir sektör haline geldiğini göstermektedir. Journal of Epidemiology and Community Health (2015) tarafından yapılan bir çalışma, sosyal izolasyon ve bireyci yaşam biçimlerinin yoğun olduğu kapitalist toplumlarda psikotik atakların kriz dönemlerinde yüzde 30 oranında arttığını raporlamıştır. Bu veriler, Deleuze ve Guattari’nin kapitalizmin özneyi parçalayan bir arzu makinesi olduğu yönündeki teorik yaklaşımıyla paralellik göstermektedir: kapitalizm yalnızca ekonomik bir düzen değil, öznenin kimliğini merkezsizleştiren, arzuyu yönsüzleştiren ve bireyi dışsal baskılarla içsel çözülme noktasına sürükleyen psikopolitik bir rejimdir. Dolayısıyla psikotik bozuklukların artışı; kapitalizmin yapısal sonuçları olan rekabet, yalnızlaşma, şehirleşme, yabancılaşma ve aidiyet kaybıyla ilişkili olup, hem klinik epidemiyoloji hem de eleştirel teori tarafından doğrulanmaktadır.

Session 9, yalnızca bir psikolojik gerilim değil; kapitalist öznenin ruhsal çözülüşünü sinematik bir laboratuvarda gözlemlememizi sağlayan karanlık bir alegoridir. Gordon karakteri, modern bireyin kapitalist baskılar altında parçalanan kimliğini temsil eder: ekonomik sorumluluklar, aileyi geçindirme zorunluluğu ve performans baskısı, onu yalnızca bir işçinin değil, arzunun tükettiği bir ruh makinesine dönüştürür. Terk edilmiş akıl hastanesi ise bireyin bilinçdışı gibi işleyerek, kapitalist toplumda artan psikotik eğilimlerin sinematik bedenleşmesi haline gelir. Böylece film, bir cinayet hikâyesinin ötesine geçerek, Deleuze ve Guattari’nin işaret ettiği kapitalist şizofreni üretimini görsel bir hakikat olarak sunar: Gordon yalnızca ailesini değil, modern öznenin bütünlüğünü de kendi elleriyle yok eder.

Bir Cevap Yazın