Ana Sayfa Kırmızı Halı ve Festivaller Filmekimi Sound of Falling (2025): Dört Kadın, Dört Çağ, Bir Mekân

Sound of Falling (2025): Dört Kadın, Dört Çağ, Bir Mekân

Sound of Falling (2025): Dört Kadın, Dört Çağ, Bir Mekân
0

“Şimdi ıssız kalan evimi düşündükçe, öyle sanıyorum ki, eskiden böyle değildi bu. Eskiden insan biliyordu (ya da belki de seziyordu) ki, meyvenin çekirdeğini taşıdığı gibi, insan da kendi içinde ölümü taşırdı. Çocukların içinde küçük, yetişkinlerin içinde büyük bir ölüm vardı. Kadınlar, ölümü kucaklarında, erkeklerse göğüslerinde taşırlardı. O vardı işte ve ölüm, onların her birine kendilerine has bir onur, sakin bir gurur verirdi.”

*Rainer Maria Rilke Malte Laurids Brigge’nin Notları

Tahta zeminde ayakkabıların sesi yankılanıyor. Mascha Schilinski’nin kamerası bu sesin peşinden gidiyor; sanki bir gölgenin, bir nefesin izini sürer gibi. In die Sonne schauen, yüzlere değil, yüzlerin geride bıraktığı titreşime bakıyor. Güneş, toz zerrecikleriyle dolu bir odaya sızarken, ışık bir anlatıcıya dönüşüyor. Filmdeki her görüntü bir hatıranın kalıntısı gibi: bir çocuğun koşturması, bir annenin nefes arası sessizliği, hizmetçilerin yavaşça masayı hazırlayışı. Tabakların birbirine değen sesi, keten örtünün düzlenişi, bıçağın yerleştirilişindeki dikkat – gündelik olanın içinde yankılanan bir törensellik.

Schilinski ve senarist ortağı Louise Peter, bu fikri Almanya’nın kuzeyinde, Altmark bölgesinde bir çiftlikte geçirdikleri birkaç ay sırasında geliştirmiş. “Burada kadınlar nasıl yaşamış olabilir?” sorusu, filmin hem çıkış noktası hem de duygusal eksenine dönüşmüş. Hikâye, bir asra yayılan dört kadın kuşağını — Alma (1910’lar), Erika (1940’lar), Angelika (1980’ler) ve Nelly (2020’ler) — aynı evde, aynı zemin üzerinde buluşturuyor. Zaman değişiyor ama mekân kalıyor: kırmızı tuğlalı, geniş ahırlı bir çiftlik evi. Bu ev yalnızca tanık değil; bir hafıza mekânı, bir direniş alanı. Kadınların bastıkları zemin, onların korkularını, arzularını ve kayıplarını saklıyor.

Schilinski’nin kamerası, ölümün çocuklukla kurduğu o erken ve tuhaf bağı izliyor. Çocukluğun ölümle ilk karşılaşmasındaki o büyülenmiş şaşkınlığı hatırlatıyor: dikenlerin arasına girmeyi, nehre yaklaşmayı, ağrıya dokunmayı. Film, bu “çocuk gotiği”nin içinde, hayatın kırılganlığıyla oynayan küçük bedenlerin o ilkel merakını yeniden canlandırıyor. Film bir yanıyla da insanın kendi ölümlülüğüne duyduğu hayranlığın filmi. “Güneşe Bakmak” (In die Sonne schauen) yasağını çiğneme arzusudur, çünkü güneş kör eder – ama çocuk, yine de bakar. İşte film de o bakışın, bir anlığına yaşanan o tehlikeli aydınlığın sinemasıdır, tehlikeye rağmen aydınlığa yönelme dürtüsüdür.

Savaş yıllarında bu toprakların sessizliğine gömülmüş en karanlık hikâye, kadınların kendi bedenlerini koruma çabasıyla suya yürüyüşü. Kendilerine taşlar bağlayıp nehre giren kadınlar, hem korkunun hem onurun yankısı oluyor filmde. Schilinski bu sahneyi göstermiyor; yalnızca suyun yüzeyinde beliren bir hare, uzakta yankılanan bir ses – ölüm, görünmezliğin estetiğine dönüşüyor. Bu bilinçli estetik mesafe, şiddeti ve kadın acısını seyirlik bir objeye dönüştürmeyi reddeden, etik bir sinema duruşunun ifadesidir. Mekân, kaybın yankısını taşıyor; sessizlik, bir ağıt biçimini alıyor.

Zamanın kendisi filmde bir karakter gibi davranıyor. Kamera, bir odadan diğerine geçerken birden başka bir çağa sızıyor: imparatorluk yıllarının loş ışığından, savaş sonrası yorgunluğuna, DDR’nin soğuk dinginliğinden bugünün kırılgan aydınlığına. Kadınlar birbirini görmüyor ama birbirlerinin yankısına dönüşüyorlar. Biri aynaya bakarken ötekinin nefesi cama buğu gibi siniyor. Fabian Gamper’in sinematografisinde karşılığını bulan 4:3 oranındaki kareler, sadece yumuşak renkleri ve belirgin film grenleriyle bugünün hiper-net dünyasına bir itiraz sunmuyor; aynı zamanda kadınların daraltılmış yaşam alanlarını ve zamanın sarsılmaz sınırlarını görsel olarak çerçeveliyor.

Ama asıl yoğunluk, seslerde gizli. In die Sonne schauen, belki de son yıllarda duyusal anlamda yapılmış en derin Alman filmlerinden biri. Yağmurun aralıksız sesi, rüzgârın pencere pervazında bıraktığı uğultu, uzak bir ayak sesi ya da ansızın duyulan bir çocuğun nefesi… Hepsi, mekânın görünmeyen ruhunu taşıyor. Schilinski’nin ultra-duyarlı ses tasarımı, ASMR benzeri bir yakınlık hissi yaratıyor: izleyici artık yalnızca bakmıyor, dokunuyor, duyuyor, soluyor. Bazen müzik yükseğe tırmanıyor, bazen tamamen çekiliyor; sesle sessizlik arasındaki bu dalgalanma, filmdeki duyguların asıl haritasını çiziyor.

In die Sonne schauen’da korku, melankoli ve merak birbiriyle iç içe. Buradaki “hayaletler” beyaz çarşaflar altında dolaşmıyor; onlar taşların, duvarların ve seslerin içinde saklı. Zamanın kendisi bir ruh gibi dolaşıyor evin içinde. Geçmişin nörozları, sonraki kuşakların bedenlerinde yankılanıyor; birinin kesilen bacağı ötekinin hayalet ağrısına dönüşüyor. Evin taşları, bir tür kayıt aygıtı gibi her şeyi hatırlıyor. Sanki film, taşların belleğinden çekilmiş bir görüntü serisi.

Schilinski’nin ikinci uzun metrajı olan film, Almanya’da uzun süredir görülmeyen bir incelikle hem tarihsel hem duyusal katmanlar arasında salınıyor. Şiddeti estetize etmeden, hayatın içindeki kırılganlığı yüceltiyor. Kadınların yaşadığı acılar, bastırılmış arzular, sessiz isyanlar filmde birer yankı olarak var oluyor. In die Sonne schauen, görünmeyene bakmanın, gözlerini kısarak bile olsa hakikate temas etmenin filmi.

“Güneşe bakmak” yanmayı göze almak demek. Schilinski, bu filmde sinemanın o yanıcı doğasını yeniden hatırlatıyor: hem kör eden hem aydınlatan bir ışıkla. Bu bakış, aynı zamanda, Rilke’nin bahsettiği o ‘küçük ölüm’ün, yani çocukluğun ilkel ve tehlikeli merakının da bir yansımasıdır. Dört kadın, dört çağ, tek bir ev. Ve bütün o tahta zeminlerin gıcırtısının, yağmurun aralıksız uğultusunun ve o evin sessizliğinin arasında, insanın kırılganlığına dair unutulmaz bir fısıltı kalıyor geriye.

Sedef Açıkgöz 'Germanistik deryasında Tarkovski karakteri gibi elimde mum ile 'Işık'ın peşindeyim'

Bir Cevap Yazın