Ana Sayfa Eleştiriler Tenet (2020): Anlaşılmazlığın Şehveti

Tenet (2020): Anlaşılmazlığın Şehveti

Tenet (2020): Anlaşılmazlığın Şehveti 7.0
0

Koronavirüs pandemisi sebebiyle vizyon tarihi sürekli ertelenen ve dünya çapında normale dönüşün bir muştulayıcısı olması beklenen Tenet nihayet vizyona girdi. Böylece film, kendi seyir macerasını hem salgının hem de aylarca kapalı kalan sinemaların kaderine eşitleyerek uzun süredir beklenen Mesiyanik bir figür hâline dönüştü. Tesadüftür, filmin kendisi de dünyayı olabilecek olandan kurtarmaya çalışanların hikâyesini anlatıyor.

Yılan hikâyesine dönen vizyon tarihinin giderek bir pazarlama stratejisine dönüşmesiyle artan merak (uzunca bir süre filmin fragmanı yoktu) ve ‘Nolan sineması’ denilen büyük prodüksiyonlu zamanı eğip büken filmlerin dünya çapında topladığı ilginin sonucu Tenet dikkatleri üzerine çekmeyi başardı ancak Dunkirk’ten beri Nolan’a yöneltilen eleştirilerin yeni bir uğrağı olmaktan da kaçınamadı. Filmlerinde lineer zaman diliminin dışına çıkarak oluşturduğu anlatılarla izleyiciyi bir tür zihin egzersizi yoluyla hipnotize eden Nolan, bu kez özgün ve uçarı bir üslupla zorlama bir sinema dilinin sınırlarında geziniyor.

Tenet, Nolan filmlerinin bir toplamı gibi: Zamanı bükerek hikâyeyi farklı bir zamansal katmana taşımasında Inception’dan, protagonistin çıktığı yolda farkında olmadan kendi başlangıcına ulaşmasında Interstellar’dan ve son bölümde neredeyse tür değiştirerek bir savaş filmi atmosferine bürünmesinde Dunkirk’ten ilhamlar var. Ancak tüm bunların yanında, Tenet’te kendini anlaşılmazlığın şehvetine kaptırmış bir yönetmenin zaaflarını görmemek de mümkün değil. Tıpkı Tenet misyonunu yürüten casusların dünyayı kurtarırken yaşanılanları olağan akışına bırakmaları gibi, Nolan da “anlaşılmaz yönetmen” mitinden dokunan dokunulmazlık zırhını üzerine geçirerek gerisini filmin geriye doğru akışına teslim ediyor. Filmin hemen başında Nolan meramını kısa bir sekansa sığdırıyor zaten: John David Washington’ın protagonist (filmde karakterin isminden bahsedilmiyor) rolünü üstlendiği karaktere evirtilmiş mermilerin fizik kurallarını altüst eden hareketini anlatan bir profesör, “anlamaya çalışma, hisset” diyor. Ancak film bir his sinemasından ziyade, anlatının her seferinde bir öncekini çözümsüz bırakarak yeni bir durağa uğradığı, aksiyon müziklerine fazlaca yaslanan ve elektronik seslerin insan sesine karıştığı görkemli bir aksiyon curcunasına doğru yol alıyor.

Tenet gerçekten de görkemli bir aksiyon filmi. Üstelik Nolan, yayınlanan kamera arkası görüntülerinin açık ettiği üzere tüm bu ihtişamı neredeyse görsel efektlere hiç başvurmadan, gerçek zamanlı hareketlere dayanarak yaratmış. Bunun en yalın ve çarpıcı örneği, pistteki uçağın havalimanındaki binaya çarparak patladığı sahne. Filmin en etkileyici anlarını barındıran bu mizansen tamamen gerçek bir çarpışmayla, üstelik Nolan’ın film için patlatmak üzere satın aldığı Boeing 747 model uçakla oluşturulmuş. Robert Pattinson’ın şaşkınlıkla ifade ettiği gibi, böyle bir sahne kaç kere daha insanın karşısına çıkabilir ki? Bu çapta bir iş için CGI teknolojisine başvurmamak Nolan sinemasının bir gövde gösterisi aynı zamanda. Ancak Nolan, zamanın yönünün değiştiği ─ya da filmin diliyle evirtildiği─ sahnelerde teknik ve görsel olarak ustaca altından kalktığı eş zamanlılığı senaryo kurgusunda aynı yetkinlikle destekleyememiş. En çok kıyaslandığı Inception filmindeki katman katman açılan ve kompakt bir biçimde birbirine bağlanan olay örgüsüne burada rastlamak pek mümkün değil. Tenet, aksine, yan olayları talileştiren, tersine akan bir zaman felsefesinin peşinden gidiyor. Bu uğurda karakterlerin arka planları bile ihmal ediliyor, casusların soğuk dünyasına duygusal derinlik katmak için dahil edilmiş gibi duran anne-çocuk arasındaki ilişki de filmin izleyiciye vadettiği hissiyat ortaklaşması iddiasını yerine getirmekte yetersiz kalıyor.

Tenet bir casusluk filmi olduğu kadar Nolan’ın filmografisinden aşina olduğumuz üzere aynı zamanda bir ‘dünyanın sonu’ filmi. Amerikan sinemasının nükleer takıntısının yerini burada ‘nükleerden daha tehlikeli’ bir tehdit alıyor: dünya, geleceğin saldırısı altındadır. Evirtilmiş zaman prensibiyle maddenin şimdiden geçmişe doğru hareketi eninde sonunda hiç kimsenin henüz var olmadığı bir evrene ulaşacak, yani dünyanın sonunu getirecektir. Protagonist ve Neil’in (Robert Pattinson) başını çektiği casus ekibinin görevi ise bu entropi algoritmasını gömüldüğü yerden çıkararak henüz hiç gerçekleşmemiş bir geleceğin saldırısını önlemek. Filmde de birçok kez tekrar edildiği üzere, Tenet dünyayı olabilecek olandan kurtarma operasyonu. Neil, evirtilmiş zamanda geriye doğru sararak algoritmanın ilk yerleştirildiği güne ulaşmaya çalışırken, şimdiki zamanı kurtarmanın sırrının geçmişin hiç değiştirilmeden, olması gerektiği gibi yaşanmasında olduğunu söylüyor. Gerçekten de geçmiş değişmiyor, patlaması gereken bomba yine patlıyor ve algoritma ele geçiriliyor. Fakat bu noktada film, Inception ve Interstellar’da yaratılanın benzeri bir Nolan evreni olarak çıkışı olmayan bir tekrara hapsoluyor. Her şey yaşanması gerektiği gibi yaşanacaksa, sondan başa doğru takip ettiğimiz akış bu kez başından sonuna doğru, aynı olayları içine alarak ilerleyecek; yine gelecek tehdit hâline gelecek ve Tenet operasyonu yeniden geçmişe doğru yola çıkmak üzere örgütlenecek. Filmin tüm anlaşılmaz noktalarını, zayıf kurulmuş bağlantılarını ve idraki zor fizik yasalarını bir yana bırakırsak Tenet’in seyreltilmiş mesajı yaşamın merkezindeki koşuşturmaya karşılık geliyor. Birilerinin yıkmaya, birilerinin kurtarmaya çalıştığı o bitmek bilmeyen mesai. İster profan ister dinî, bu zaman çemberi içinde olmuş olanın ve olacak olanın kaçınılmaz olduğu bir kader kavramı etrafında dolanıyor Tenet.

Christopher Nolan, filmlerinde yarattığı umutsuz ve çıkışsız sinematik evrenin içinde, bu kez kendisi, yalnızca zaman kavramıyla silahlanmış bir protagonist olarak sıkışmış hâlde. Tenet bu evrenin şimdilik son mahsulü. Nolan’ın sinemaya olan tutkusu tartışma götürmez, ancak her filmde üzerine koyduğu teknik işçilik ve atmosfer yaratmadaki meziyetlerini anlaşılmazlığın cazibesine kurban ettiği bu döngüden çıkabilecek mi, bekleyip göreceğiz. 

Puanlama

7.0

7.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Burak Yılmaz 1990 yılında Denizli’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji bölümünden mezun oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra aynı bölümde doktoraya başladı. Deleuze’ün de teşhis ettiği üzere, sinema aracılığıyla kendine bir yer-yurt arama çabası içindedir.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir