Ana Sayfa Eleştiriler The Devil All the Time (2020): İki Savaşın Gölgesinde Toplumun Yozlaşmışlığı

The Devil All the Time (2020): İki Savaşın Gölgesinde Toplumun Yozlaşmışlığı

The Devil All the Time (2020): İki Savaşın Gölgesinde Toplumun Yozlaşmışlığı 7.5
0

16 Eylül’de Netflix’te görücüye çıkan Antonio Campos yönetimindeki The Devil All the Time, Donald Ray Pollock’un 2011 yılında yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan bir suç-gerilim draması. Donald Ray Pollock isminin, filmin uyarlandığı romanın yazarı olması dışında bir önemi daha bulunuyor. İlk sahneden itibaren duymaya başladığımız anlatıcıyı seslendiren kişi de bizzat Donald Ray Pollock’ın kendisi. Filmin içeriğine girmeden önce, Pollock’un romanını okumadığımı, bu nedenden ötürü de yazımın tamamının Antonio Campos’un uyarlaması etrafında şekilleneceğini belirtmek istiyorum.

“İnsanlardan Konckemstiff, Ohio veya Coal Creek, Batı Virginia’yı haritada göstermesini istediğinizde çoğu muhtemelen gösteremez. Ama sizi temin ederim oraya yolları düşmüştür. Haritadaki bu iki önemsiz yerden bu kadar çok insanın birbiriyle bağlantılı olma şekli ve nedeni hikayemizi yakından ilgilendiriyor. Kimileri buna acemi şansı der. Kimileri bu işte Tanrı’nın parmağı olduğuna yemin edebilir. Ama bence olan bitene bakılırsa, ikisinden de biraz var.”

The Devil All the Time, Amerika’nın Ohio ve Batı Virgina eyaletlerini gösteren bir harita görüntüsünün eşliğinde, anlatıcının ağzından dökülen yukarıdaki cümlelerle açılıyor. Bu sayede Pollock’un seslendirdiği üçüncü ses anlatıcı, filmin henüz başında izleyeceğimiz hikâyeyle ilgili en kritik ipuçlarını da bizlere vermiş oluyor. Tıpkı anlatıcı sesin ifade ettiği gibi, film boyunca karşımıza çıkacak olan ilginç rastlantılar zinciri, tüm bunların garip bir tesadüf mü yoksa Tanrı’nın çizdiği bir kader mi sorgulaması yaptıracak düzeyde ilerliyor. II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılından, Vietnam Savaşı’nın sürdüğü 1965 yılına kadar uzanan hikâyesiyle The Devil All the Time, iki farklı savaşın etkisinde suçun ve yozlaşmışlığın portresini çiziyor.

Yazının bundan sonraki bölümü film hakkında sürprizbozan detaylar içermektedir.

The Devil All the Time, anlatısının temellerini ana karakteri Arvin Russell’ın (Tom Holland) geçmişinde, hatta doğumundan öncesinde kurmaya başlıyor. Filmin ilk perdesini ağırlıklı olarak Arvin’in babası Willard’a (Bill Skarsgård) ayırma tercihi, Arvin’in geçmişini ve aile yapısını tanımamızda ve onun karakter gelişiminin sağlam bir zemine oturtulmasında önemli bir rol alıyor. Yalnızca ana karakter Arvin’in değil, filmin geri kalanında büyük önem taşıyan yan karakterlerin geçmiş öyküleri de bu perdede işlenmeye başlıyor. Filmin rastlantılar zincirinin ilk halkası, Willard – Charlotte (Haley Bennett) ve Carl (Jason Clarke) – Sandy (Riley Keough) çiftlerinin aynı yerde, aynı zamanda tanışmalarıyla başlamış oluyor.

Willard ve Charlotte çiftinin birliktelikleri ve yaşamları fazla uzun sürmese de Bonnie and Clyde (1967, Arthur Penn) ve Badlands (1973, Terrence Malick) gibi ilk akla gelen filmlerle sinemada da aşina olduğumuz türden bir çift profilindeki Carl ve Sandy ikilisinin, banka soymak ya da rastgele adam öldürmek dışında çok daha farklı fantezileriyle filmin geri kalanında etkin rol oynadıklarını, aynı zamanda da filmin en çarpıcı ve akılda kalıcı karakterleri olduğunu söyleyebilirim.

Ana karakter Arvin’in annesi Charlotte, filmin diğer karakterlerine göre son derece pasif ve yüzeysel bir şekilde işlenerek kısa sürede misyonunu tamamlasa da baba Willard karakteri aksi yönde iyi çizilmiş bir karakter izlenimi bırakıyor. Savaş görmüş bir askerin travmalarının, aşırı muhafazakâr bir ailede yetişen bireyin üzerindeki olumsuz yansımalarının, kendini tümüyle inanca teslim eden kişinin karar mekanizmalarının sağlıksızlığının ve en önemlisi oğlu Arvin üzerindeki etkilerinin Willard üzerinden son derece yeterli düzeyde aktarıldığını düşünüyorum. Savaşın tüm acımasızlığına tanık olmuş bir asker olan Willard’ın, oğlunu hayatın acımasızlıklarına hazırlayış biçimi, Arvin’in ürkek bir çocuktan gerektiğinde her türlü sertliği kullanabilecek bir gence dönüşümünün altını başarıyla dolduruyor.

Her ne kadar kağıt üzerinde filmin ana karakteri Arvin Russell olsa ve tüm olay örgüsü sonunda onun etrafında birleşse de yan karakterlerin büyük bölümünün en az Arvin kadar etkin ve kilit rol oynadığını, iz bıraktığını söylemek mümkün. Willard, Carl ve Sandy’nin yanı sıra, bir kanun adamı olmasına rağmen birincil meselesi kanunları uygulamak değil seçim kazanmak olan, bu amacına ulaşabilmek adına türlü kanunsuzluklara göz yumabilen yozlaşmış bir şerif figürü olarak Lee Bodecker (Sebastian Stan) ve Tanrı hizmetkârı olduğu iddiasıyla rahiplik yapan ama insanlarla alay etmekten, aşağılamaktan ve daha da ötesi kendinden yaşça küçük çocuklarla sapkın ilişkilere girmekte beis görmeyen Preston Teagardin (Robert Pattinson) da son derece etkin ve iyi işleyen karakterler olarak karşımıza çıkıyorlar. Vaazlarını adeta bir şov ve gösteriye çeviren, nihayetinde işi insan öldürüp diriltmeye kadar getirip İsa olmaya soyunan Roy’u (Harry Melling) da denkleme aldığımızda, kaderin ya da tesadüflerin kurbanı diyebileceğimiz Arvin ve onun bir nevi üvey kardeşi konumunda olan Lenora (Eliza Scanlen) dışındaki tüm karakterlerin farklı yozlaşmalara sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Büyük bir yozlaşmışlık ve kokuşmuşluğun içinde olan tüm bu karakterler bir şekilde ölümle cezalandırılsalar da onların aksine aşırı saflık halinde olan ama inançlarını da kendi benliğinin, iradesinin ve aklının üzerinde tuttuğunu net bir şekilde gördüğümüz Lenora’yı da kurban veriyoruz. Sonunda ekranımız karardığında, babasından aldığı sertlik öğütlerini kendi doğruları ekseninde uygulayan ve babasının aksine gözleri körelmişçesine bir inanç çukuruna düşmeyen Arvin’in ayakta ve hayatta kalan tek kişi olduğunu görüyoruz. Tıpkı babasının silahını miras alıp ihtiyaç duyduğu yerde kullanması ve daha sonra ait olduğu yere bırakması gibi, onun öğütleri ve kişiliğinden de sadece ihtiyaç duyduğu kadarını alıp, gerisini babasının hatırasına bırakmayı tercih ediyor ve bu şekilde daha doğru bir kişilik temsili haline geliyor.

The Devil All the Time, birçok farklı temayı harmanlayıp olay örgüsü neticesinde de tüm bu temaları birbirine bağlamayı titizlikle gerçekleştiriyor. Bir yandan seri katil hikâyesi işlerken diğer yandan din ve inanç eleştirisi yapmayı, savaştan çıkmış bir askerin travmalarını yansıtırken diğer yandan intikam öyküsüne dönüşmeyi, baba oğul ilişkisine değinirken inanç sorgulamasını da boş geçmemeyi, her bir tuğladan yeteri kadar koyup binasını dayanıklı bir şekilde inşa etmeyi başarıyor. İçerdiği farklı temalarla birlikte, 130 dakikada son derece çeşitli bir karakter albümünü de bizlere sunmuş oluyor. Tabii tüm bu farklı temaların ortak noktasını savaş sonrası toplumun içine girmiş olduğu yozlaşmanın ve suça yönelimin oluşturduğunu söylemeden de geçmemek lazım.

Senaryodaki başarısının yanı sıra teknik anlamda da kendisini başarıyla kotaran, görüntü ve sanat yönetimiyle, müzikleriyle, oyunculuklarıyla ve hemen hemen tüm teknik unsurlarıyla döneminin ruhunu çok iyi yansıtarak anlatısını destekleyen The Devil All the Time’ın senenin öne çıkan ve görülmeye değer yapımlarından biri olduğuna hiç şüphe yok.

Puanlama

7.5

7.5
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 7.8

Mete Can Topgüloğlu 1996 yılında İstanbul'da doğdum. Hâlihazırda bu şehirde Sinema ve Televizyon bölümünde lisans eğitimime devam etmekteyim. Sinema en büyük tutkum ve bu tutkuyu sadece izleyerek değil, okuyarak ve yazarak da yaşamayı seviyorum.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir