İlk karşılaşmada The Drama, daha adından itibaren bir tür mesafe koyar gibi; ama yönetmeninin imzasını bilenler için bu mesafe aslında oldukça tanıdık. Özellikle Kristoffer Borgli gibi insanın huzursuzluğunu tuhaf ama keskin bir mizahla işleyen bir yönetmenin elinden çıkınca, film daha baştan psikolojik bir oyun alanına dönüşüyor. Kanımca Borgli’nin önceki işlerinde yakaladığı o rahatsız edici dürüstlük ya da karakterlerin kendi kendilerine kurdukları küçük yalanları ifşa etme biçimi burada da hissediliyor. Oyuncu kadrosu da bu dünyayı taşıyabilecek kadar güçlü; performanslar abartıya kaçmadan, ama sürekli bir iç gerilim hissiyle ilerliyor.
Emma Harwood ile Charlie Thompson dışarıdan bakınca oldukça uyumlu bir çift. Ancak evlilikten hemen önce, taraflardan birinin diğeri hakkında rahatsız edici bir gerçeği öğrenmesiyle ilişki güven, arzu ve kimlik ekseninde çözülmeye başlıyor. Yani film klasik bir romantik komedi gibi başlamıyor; daha çok, evlilik eşiğindeki bir ilişkinin ani bir sır ve itirafla nasıl psikolojik bir krize dönüştüğünü izletiyor. Filmde, Charlie’nin Emma’nın öğrencilik yıllarında bir okul katliamı planına sahip olduğu öğrenmesi, anlatının temel kırılma anını oluşturur. Bu eylemin gerçekleşmemiş olması, ilk bakışta etik bir geri çekilme gibi okunabilse de, dikkatle incelendiğinde bunun kısmen fırsat eksikliğiyle ilişkili olduğu ima edilir. Böylece film, bastırılmış şiddet dürtülerinin yalnızca ortadan kalkmadığını, uygun koşullar oluşmadığında farklı biçimlerde varlığını sürdürebileceğini düşündüren bir zemin kurar. Nitekim Emma’nın ilerleyen süreçte silah karşıtı hareketlerin önde gelen figürlerinden biri haline gelmesi, Freudyen açıdan bu bastırmanın ve yeniden yönlendirmenin (yüceltme) ironik bir tezahürü olarak okunabilir.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Romería (2025): Rüya, 80’ler ve Nostalji
Öte yandan The Drama, Amerika Birleşik Devletleri’nde giderek kronikleşen okul katliamları olgusuna yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda psikodinamik bir perspektiften yaklaşmış. Weapons ve Good Luck, Have Fun, Don’t Die gibi çağdaş örneklerle birlikte düşünüldüğünde, film son yıllarda sinemada belirginleşen bir eğilimin parçası olarak değerlendirilebilir ki bu meselenin de arka planında yatan psikolojik etmenler düşünüldüğünde yönetmenin sinema karakteri kendini tekrar çok net bir şekilde belli ediyor. Filmdeki psikolojik çözümlemeler Sick of Myself’in aksine Dream Scenario’daki gibi bireyden topluma doğru ilerleyen bir hattı izliyor diyebilirim.
Filmin katmanlı yapısındansa özellikle söz etmek gerekir. Emma’nın geçmişine dair açılan hat, başlangıçta tek başına bir analiz vakası gibi ilerler; ancak bilinçdışında bastırılmış olanın, tesadüfi ve gevşemiş bir bağlamda yani hatırlayacak olursanız sarhoş bir arkadaş buluşmasında açığa çıkmasıyla anlatı yön değiştirir. Bu ifşa, yalnızca Emma’nın iç dünyasını görünür kılmakla kalmaz; aynı zamanda Charlie’yi de bu psikodinamik alanın içine çeker ve ilişkiyi ortak bir vakaya dönüştürür. Böylece film, bireysel bir bastırma hikâyesinden, iki öznenin birbirinin bilinçdışıyla karşılaşmasına evrilen daha karmaşık bir düzleme geçer.

Charlie’nin bu noktadan itibaren yaşadığı sarsıntı, aslında aşkın doğasına dair bir çözümleme olarak da okunabilir. Sevdiğini düşündüğü kişi gerçekten “o kişi midir”, yoksa belirli bir temsilin, bir maskenin taşıyıcısı mıdır? Eğer aşk, bu temsil üzerinden kurulmuşsa, özne kendini kaçınılmaz olarak bir yanılsamanın içinde bulmaz mı? Bu sorular, Charlie’yi Emma’nın geçmişine ve özellikle şiddetle temas eden fantazmalarına geri dönmeye zorlar; niyetin sınırlarını, şiddet arzusunun nereye kadar uzandığını anlamaya çalışır. Emma’nın söz konusu eğilimi yüceltme yoluyla tersine çevirmiş olması- onu silah karşıtı bir söylemin öznesi haline getirmesi- yüzeyde bir çözülme izlenimi verse de, filmin asıl gerilimi bu dönüşümün ne ölçüde kalıcı olduğuna dair belirsizlikte yatar. Nitekim ilişkinin mahrem alanlarında, özellikle cinsellikte, bu bastırılmış dürtülerin zaman zaman sızdığı hissi, kontrolün ne kadar gerçek olduğu sorusunu sürekli canlı tutar. Charlie ise düğüne günler kala, sevdiğini sandığı kişiyi yeniden tanımaya çalışırken, aslında neyi arzuladığını ve kiminle evlenmek üzere olduğunu sorgulamaya devam eder.
Lakin bu hikâyenin bir de Charlie tarafı var; özellikle krizin içinde sıkıştığını hissettiği anda bir arkadaşına benzer bir senaryoda ne yapacağını sorması, onun da kendi sınırlarını yokladığını gösteriyor. Arkadaşının ısrarla Charlie’nin duymak istemediği cevapları vermesiyle aralarındaki gerilim giderek yoğunlaşır ve bu gerilim, beklenmedik biçimde cinsel bir boyut kazanır. Düğüne günler kala yaşanan bu ani yakınlaşma ya da bir tür aldatma eşiği düğün günü kopacak düğümün son halkası diyebiliriz.

Finalde, beklendiği üzere bastırılmış olanların yüzeye çıktığı, sırların birer birer açığa döküldüğü bir çözülme anı izliyoruz. Düğün, neredeyse grotesk bir atmosfere bürünmüş konuşmalarla ilerlerken, Charlie’nin yaşadığı gerilim fiziksel bir çatışmaya kadar varıyor; cinsel gerilim yaşadığı kişinin partnerinden gördüğü şiddet, bu dağılmanın somut bir dışavurumu haline geliyor. Sonuçta düğün gerçekleşmiyor ve tüm bu süreç, hem karakterler hem de çevreleri için güçlü bir hayal kırıklığı olarak hafızalara kazınıyor. Filmin en çarpıcı anlarından biri ise bu yıkımın ardından geliyor. Bitap düşmüş Charlie ve Emma, saatler sonra bir burgercide yeniden karşılaşıyorlar. Emma’nın daha önce krizin ortasında başvurduğu yöntemi burada tekrar denemesi dikkat çekici: Sanki ilk kez tanışıyormuş gibi birbirlerini yenide tanımaya çalışıyorlar. Emma’nın Charlie’ye adını sorması ve üzerindeki kanın nedenini merak etmesiyle başlayan bu sahnede, Charlie de hızla bu oyuna dâhil oluyor ve doğaçlama bir hikâye uyduruyor.
İlk kriz anıyla final karşılaştırıldığında, ikinci durumun çok daha ağır olaylar içermesine rağmen daha “hafif” ve pozitif bir atmosfer taşıması ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ancak bunu daha insani bir yerden okumak mümkün. Başlangıçta suçluluk duygusu tek taraflıydı; Emma’nın geçmişine ait yük, ilişki içinde dengesiz bir gerilim yaratıyor ve bu durum ilişkinin sağlığını tehdit ediyordu. Finalde ise Charlie’nin de kendi sınırlarını aşan, hatta “çirkin” sayılabilecek davranışlarla bu alana dâhil olması, suçluluğu iki tarafa dağıtan bir etki yaratıyor. Bu ortak kırılma anı, paradoksal biçimde bir rahatlama sağlıyor; çünkü artık ilişki, idealize edilmiş imgeler üzerinden değil, kusurların açıkça ortaya döküldüğü bir zemin üzerinden kuruluyor. Charlie ve Emma’nın finalde ulaştığı nokta, bir tür karşılıklı “düşüş”ün ardından gelen eşitlenme hali gibi okunabilir. Hepimizin zaman zaman duyduğu “aşk cesaret ister” deyimi, fiziksel bir güçten ziyade, kişinin kendi içindeki ve karşısındakindeki kırılganlıkla yüzleşebilme kapasitesine işaret eder. Filmin sonunda yönetmen; aşkı bu haliyle, kusursuzluk üzerine değil; aksine, kusurların bilincine rağmen kurulan bir yakınlık biçimi olarak ve tüm absürt halleriyle beraber aslında oldukça insani bir açıdan yeniden tanımlanmaya çalışıyor. Freud’un bakışıyla üstbenin yarattığı tek taraflı baskı çözülmüş, bastırılan dürtüler açığa çıktıkça suçluluk ortaklaşmış ve böylece gerilim paradoksal biçimde hafiflemiştir. Bu yüzden film, en büyük dağılma anında bile şu soruyu açık bırakıyor:
Kusurlar tamamen görünür hale geldikten sonra bile aşk mümkün olabilir mi?
9/10