Ana Sayfa İnceleme The Odyssey (2026): Sadece Eve Dönmek İsteyen Bir Adam

The Odyssey (2026): Sadece Eve Dönmek İsteyen Bir Adam

The Odyssey (2026): Sadece Eve Dönmek İsteyen Bir Adam
0

Son dönemlerde üç yıllık aralarla film çekme alışkanlığı edinen Christopher Nolan, Oppenheimer ile yaptığı Oscar vurgunundan sonra artık sadece kitlelerin favori yönetmeni olmaktan çıkmış, teknik kategorilerde aldığı ödüllerin yanına büyük kategorilerde de ödüller ekleyerek yabancı eleştirmenlerin de onayladığı bir isim haline gelmişti. Bunu yaparken seçtiği hikâyelerin dramatik boyutunu ajitasyona kaçmadan aktarabilmesi kadar Hans Zimmer dâhil çalıştığı birçok eski partnerinden ayrılması da kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bir yandan zaman takıntısını kurgusunun mihenk taşı olarak kullanmaya devam etse de özellikle The Dark Knight Rises‘tan itibaren yücelttiği kahramanlık figürünü ve duygusal tarafını bir kenara bırakıp tabiri caizse daha gri alanlarda soğukkanlı işler becerebildiğini bu filmiyle kanıtlamış olduğunu düşünüyorum.

Odysseia, Homeros’un tek başına oturup yazdığı bir metin değil aslında. Hikâye, yüzyıllar boyunca denizcilerin ağızdan ağıza aktardığı, her anlatıcının bir parça kendinden kattığı sözlü bir gelenekten besleniyor; MÖ 8. yüzyıla gelindiğinde ise Homeros’un elinde bugün bildiğimiz şekle kavuşuyor. Bu sözlü geçmiş, destanın coğrafyasını da tartışmalı kılan şeylerden biri. Odysseus’un yolculuğunun sadece Akdeniz’de geçtiği kesin değil; bazı araştırmacılar rotanın Atlas Okyanusu’na, hatta İzlanda’ya kadar uzandığını savunuyor. Halkın hiç görmediği uzak kuzeylere dair bilgilerin, ticaret yapan denizciler aracılığıyla sözlü geleneğe karışıp zamanla destana eklenmiş olabileceği düşünülüyor. Bu yüzden İzlanda teorisi tamamen temelsiz sayılmaz, yine de belirtmek gerekir ki savunulan en güçlü teori de değil. Nolan’ın filmin bir kısmını İzlanda’da çekmesi bana kalırsa tam da bu teoriden esinlenmiş olabilir; eğer öyleyse filmdeki gri ve soğuk atmosfer bilinçli bir tercih olarak okunmalı. Odysseia’ya yalnızca klasik bir Akdeniz anlatısı gözüyle bakıp filmde de sıcak renkler aramak bu ihtimal göz önüne alındığında yanlış bir beklenti olabilir.

The Odyssey konusu

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Backrooms (2026): Bilinçdışı Dil Gibi Yapılanmazsa

Odysseia’nın özünde çok katmanlı bir hikâye var. Truva Savaşı on yıl sürüyor ve Odysseus’un ünlü tahta at hilesiyle şehri düşürmesinin ardından savaş sona eriyor. Ama asıl macera burada başlıyor: Odysseus evine İthaka’ya dönmeye çalışırken tanrıların gazabına uğrayıp on yıl daha denizlerde sürükleniyor. Kyklop Polyphemos’u kör ederek babası Poseidon’un öfkesini üzerine çekiyor, büyücü Kirke’nin adasında takılıp kalıyor, ölüler diyarına iniyor, Sirenler’in şarkısına kapılmamak için kendini gemi direğine bağlatıyor. Bu süre boyunca ise evinde bekleyen karısı Penelope’ye talip olan yüzlerce kişi sarayını istila etmiş durumda. Odysseus sonunda eve döndüğünde önce kimliğini gizleyip durumu gözlemlemek ve sonra da talipleri tek tek öldürerek hem karısına hem de tahtına kavuşmanın planlarını yapıyor. Yolculuğu boyunca Athena, Odysseus’a eşlik ediyor. Efsaneye göre Penelope dışında Odysseus’u seven dört kadın var: Athena’nın yanı sıra Kalypso, Kirke ve Nausikaa. Nausikaa Nolan’ın uyarlamasında yer almıyor ama diğer üçü filmde bu sevgiyi hissettirecek şekilde var oluyor. Athena’nın sevgisi diğerlerinden farklı olarak saf ve tanrısal bir düzeyde kalıyor; bu yüzden Poseidon’un öfkesi karşısında onun sevgisi ve yoldaşlığı Odysseus’a asıl yardımı sağlıyor. Kalypso ve Kirke gibi peri ve büyücüler ana tanrılar kadar güçlü olmasa da insanları büyüleriyle etkileyebilecek yarı tanrısal varlıklar. Kirke’yle geçirdiği süre filmde daha hızlı geçiştirilse de Kalypso’yla birlikte geçirdiği yedi yıl filmde ima ediliyor. Destana göre Zeus bir noktadan sonra Kalypso’dan inadını bırakmasını istiyor ve Odysseus’un artık yeterince bedel ödediğini düşünerek Poseidon dâhil diğer tanrıları pasifleştiriyor, böylelikle on yıllık yolculuk sona eriyor.

Destana dair elbette yüzyıllardır süren birçok yorum ve inceleme var. Nolan’ın özellikle altını çizdiği noktalara odaklanmak film için daha faydalı olacaktır. Öncelikle Odysseus’u iyi ya da kötü biri olarak çizmemeye özen gösterdiğini düşünüyorum. Bu haliyle Odysseus, dirayetli ve inatçı bir kral olarak tanrısal varlıkları cezbetse de özünde hatalarından doğan pişmanlıkla hayatta kalma güdüsü arasında sıkışmış bir adamı temsil ediyor. Bu açıdan Nolan’ın destanda daha kurnaz ve sivri zekâlı olan karaktere psikolojik bir katman eklediğini görüyoruz. Yönetmen aslında karakterin kurnazlığını köreltmiyor, Truva savaşını olduğu gibi yansıtıyor. Fakat karakter dile gelmese bile beden diline baktığımızda yaptıklarını modern manada sorgular bir hale bürünüyor. Nolan 21. yüzyılda, savaş sonrası travma, ahlaki belirsizlik ve “kazanmak için ne kadar hile meşrudur” sorusuna çok daha duyarlı bir izleyici kitlesine hitap ediyor. Odysseus’a bir vicdan katmanı eklemesi, karakteri bu çağın duyarlılıklarına tercüme etme çabası olarak okunabilir. Nitekim Agamemnon’un bir başkomutan olmaktan kaynaklanan soğukkanlılığına o kadar sahip değil; evladını feda edecek kadar mesafeli davranabilen Agamemnon’un aksine, finalde gösterilen Truva Savaşı detayları Odysseus’un gözlerindeki endişeyle karışık hüznü, daha doğrusu yaptığı şeyin içinde büyüttüğü kafa karışıklığını gayet iyi yansıtıyor. Savaşta ölen kadınlardan biri Odysseus’un aklına öyle kazınıyor ki Athena bunu bildiğinden onun kılığında karşısına çıkıyor. Belki bu Odysseus’un belki sadece Athena’nın belki de ikisinin ortak payının olduğu bir durum. Fakat olan bitenden sonra bile Zeus’un kanunlarının çiğnenmesinin başlıca sebebinin kendisi olduğunu kabul ediyor.

The Odyssey konusu filmi

Bu kadar eski bir hikâyenin hâlâ birçoğumuzda iz bırakabilmesinin en büyük sebebi belki de Odysseus gibi çoğumuzun ne olmak istediğini netleştiremeyen yarım varlıklar oluşumuz. Antik Yunan tanrıları gibi net güçlere ve görevlere sahip olmayışımız, üstelik o tanrıların da ne kadar insani taraflar taşıdığı görüldüğünde, bir insanın tek başına ömrü boyunca ne kadar eksik hissedebileceğini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bu eksikliği doldurma arzusu eskiden insanlara savaş açtırabilirken şimdilerde başka hatalar yapsak da bu insani tarafımızı her zaman yanımızda taşıyoruz. Destanların elbette muhafazakâr tarafları var; dönemin insanlarının inandıkları tanrıları doğa güçleriyle donatmaları ya da doğa güçlerini tanrılaştırmaları, anlam arayışıyla korkunun bir karışımından kaynaklanıyor. Genelde anlam arayan insanlar düzen ister ve kader inancı bize bir nebze olsun rahatlık verir. Varoluşçu düşünürlerin bir kısmı için en büyük korku zaten özgür olmaktır, sorumluluktan azade olmaktır. Fakat Odysseus, Kirke’nin söylediklerinin gerçekleşeceğinden emindi ve yaptıklarının sorumluluğunu almanın bir biçimi olarak kaderine boyun eğmeyi tercih ediyor. Aslında filmin sloganı ve gidişatı “tanrıları da yenerim gerekirse” olsa da vardığı sonuç, Odysseus’un tanrıları arkasına aldığında içindeki vicdan azabını dindirip yolunu bulmasının bir sonucu. Bu ana fikir herkese uygun gelmeyebilir ama bu düşünceler o zaman olduğu gibi şimdi de birçok insan için huzurun temel taşıdır.

Özetle, bu hikâyede aranan huzur ve onun getireceği mutluluk kozmik bir düzende ve Hristiyanlık öncesine ait bir vicdanda yatıyor. Zaten hikâyenin öncesini bilenler Odysseus’un hevesli bir şekilde Truva Savaşı’na katılmadığını ama ordusu ve ailesi için bir kere girdiği bu yolda kazanmak zorunda olduğunu bilir. Bu yüzden Odysseus, hayatta kalmak ve ailesine dönmek için hile yapmanın bir zorunluluk olduğunu düşünür. Fakat film boyunca Odysseus birçoğumuz gibi çelişkilerin adamı olarak İthaka’dan uzakta yirmi yılını geçirir; zamanla bu çelişkilerin farkına varan ve seçimlerini sorgulayan biri hâline gelir. Filmde bahsedilen, avını avlamadan önce okunun telini çalması adil bir mücadele ihtiyacını gösterse de sonrasında Truva’daki hilesi vicdanının rahatsızlığını tek bir kareye sığdırır. En büyük zorunluluklar karşısında bile kendini rahatlatacak yöntemler bulan bu kralın (okun önden gelen sesi gibi) içine düştüğü talihsizlikler – Poseidon’un oğlunu kör etmesi gibi – onu mutlu hâlinden ve ailesinden uzaklaştıran şeyleri gözler önüne serer. Dolayısıyla mutluluk sonsuz bir yaşamda değil dengeli bir yaşamda daha yoğun yaşanabiliyor gibi durur; mutlu olmak ya da huzura erişmek, yani vicdanlı olmak ve bir düzenin parçası olabilmek için insanın kendi eksikliğiyle barışması ve elindekilerin kıymetini bilmesi gerekir. Sadece eve dönmeyi istemenin altında yatan arayış aslında tüm insanlığa dairdir.

Öte yandan hikâyenin erkek bakışıyla yazıldığını unutmamak lazım. Penelope’nin çektiği acıların ve onun bakış açısının yeteri kadar sunulamaması sadece Nolan’a değil çoğu adaptasyona özgü bir eksiklik. Fakat dönemin erkeklik algısı düşünüldüğünde bu şaşırılacak bir şey değil. En nihayetinde hikâyede görüldüğü üzere Telemakhos bile genç bir erkek olarak yetişkin erkekler arasında “adam” olarak görülmüyor. Eskiden kölelerin, çocukların ve kadınların ikinci sınıf insan sayılmasının sonuçları, nesilden nesile aktarılan destanlara da yansımış oluyor. Yine de Penelope’nin gözünden feminist bir bakış açısıyla destanı yeniden yorumlayan Margaret Atwood gibi yazarların olduğunu belirtmek isterim; eseri The Penelopiad‘i okumanızı öneririm.

The Odyssey konusu filmi 2026

Ne var ki üç saate yakın süresine karşın destanın her bir boyutunun incelenememiş olması bende bir eksiklik izlenimi uyandırmıyor. Aslında bu tamamen sübjektif bir mesele; eldekilerden etkilenmek kadar, destanı okurken sizi etkileyen anları (Hiçkimse esprisi gibi) ve olayları (Kalypso’nun ölümsüzlük teklifi gibi) filmde göremediyseniz bu sizi üzmüş olabilir. Fakat adaptasyonların bir anlamı da budur: Olan biteni aynı şekilde aktarmak yerine bir başka hikâye anlatıcısının elinde nasıl bir hâle gelebildiğini görmek, dolayısıyla ana fikri koruduğu sürece hikâyeye kattığı şeylere alan açmak. Bu açıdan hikâyeye odaklanabildim ve maceraların görsel kalitesini ve gerilimini çok iyi buldum. Bu sayede destanların anlatmaya çalıştıkları kadar, destan olmalarına vesile olan tuhaflıkların, olağanüstülüklerin ve tekinsizliklerin de iyi bir film sayesinde somutlaşabildiğini görmüş olduk.

Son olarak bir parantez de müziğe ve oyunculara açmak gerek. Ludwig Göransson, yönetmenin özel talebiyle o dönemde var olmayan enstrümanlarla eserlerini ortaya koyduğunu söylemişti. Bu seslerin çoğunlukla arka planda hikâyeye bir temel olarak eşlik etmesi ve egzotik tarzı, filme eksantrik bir hava katıyor. Buna, ana oyuncu ekibini bir kenara bırakırsak kısa süresine rağmen Elliot Page, Anne Hathaway ve John Leguizamo gibi isimlerin güçlü oyunculukları eklenince ortaya destanın anlamını da görsel anlatısını da kuvvetli biçimde taşıyan bir yapım çıkıyor. Bana göre The Odyssey, dev ekranda deneyimlenmesi gereken bir insanlık öyküsü ve aynı zamanda etkileyici bir eve dönüş hikâyesi.

Bir Cevap Yazın