4.0 Florida’nın sakin banliyölerinden birinde geçen The Perfect Neighbor (2025), komşular arasındaki günlük etkileşimlerin giderek artan gerilimli bir sürece dönüşmesini gerçek olay kayıtları üzerinden belgeliyor. Film, güvenlik kameraları, polis vücut kamerası görüntüleri ve 911 acil çağrı kayıtları aracılığıyla, iki komşu arasında uzun süredir devam eden anlaşmazlığın nasıl adım adım tırmandığını kronolojik olarak aktarıyor. Belgesel, tarafların birbirlerine karşı yaptığı şikâyetlerin kayıt altına alınmasıyla başlayan süreci, resmi tutanaklar, polis müdahaleleri ve mahkeme belgeleri eşliğinde izleyiciye sunuyor.
Belgeselde Susan Lorincz isimli komşunun, karşı komşusu olan Ajike “AJ” Owens ve çocuklarıyla çeşitli nedenlerle tartışmalar yaşadığı, bu tartışmaların zamanla sıklaşarak resmi makamlara bildirildiği görülür. Güvenlik kamerası görüntüleri ve 911 aramaları aracılığıyla, çocukların bahçeye girmesi, tarafların birbirlerini rahatsız ettiklerini iddia etmeleri ve bu durumun giderek bir gerilim kaynağına dönüşmesi aylar boyunca belgelenmektedir. Olay günü, Owens evin kapısına yaklaşmasının ardından Susan Lorincz tarafından vurulur ve Owens yaralanarak hayatını kaybeder. Olay sonrası Lorincz polis tarafından gözaltına alınır, ifadeleri kayda geçer ve mahkeme süreci başlar. Belgesel, bu sürecin ardından Lorincz’in yargılanarak hapse gönderilmesiyle kronolojik anlatımını tamamlar.

Filme iki açıdan bakıldığında iki kritik gerçekliğin ortaya çıktığını görürüz. Birincisi, silahlanmanın serbest oluşunun ne çeşit bir özgürlük sorunu yarattığıdır. İkincisi ise mahremiyet, bireycilik ve mülkiyet sınırlarının yüceltilmesinin insanı ve toplumu nasıl dönüştürdüğüdür. Belgeselin Amerika gibi esnek özgürlük sınırlarına sahip bir yerde geçmesi kimse için şaşırtıcı değil. Modern liberal düşünce, kişiye özgürlüğünü onu yalnızlaştırarak verir. Aslında bu düşünce ABD’nin düşünce emperyalizmiyle beraber kıtalararası bir vaziyet halini aldı. Türkiye’de de durum benzer yalnızlık ihtiyacına doğru gidiyor. Kapitalizmin soğuk yakınlıklar doğurması artık hiç olmadığı kadar kaçınılmaz ve evrenseldir. Başka bir şey tarafından ya da başkası tarafından şekillenmek ve aynı zamanda ona hizmet etmek; kişinin –Marx’çı öz yabancılaşma anlamda- kendinden bile soğumasına neden vesile olmasın ki? Bu, yaşamın öteki kişiler için başka alanlarda yoğunlaşması durumu, arttıkça insanın her şeyden uzaklaşmak istemesi, kendine bile tahammül edememesi gerçeği anormal değildir.
Ayrıca İlginizi Çekebilir: A House of Dynamite (2025): Karar Verenler ve Ölenler
Fakat olaya böyle bakmak bir durum tespitinin ötesine geçmemeli, zira öbür türlü böylesi bir yaşam tarzı, yani Susan’ın bahçesinden gelen çocuk sesine bile sinirlenecek kadar bireyci yaşam arzusu, kaçınılmaz bir insan gerçekliği olarak lanse edilebilir. Bu rahatsızlıkların anormal olmaması, sebebini veren ideolojinin eleştirilmesini önlememeli. Zaten belgeselin geldiği nokta bizi birey olarak ona buna ya da Susan’a hak vermekten ziyade sosyolojik bir çıkarım yapmaya itiyor. O da şudur: Biz görmezden gelmeye devam ettikçe kendi sonumuzu hazırlıyoruz. Çoğunlukla ve çoğu zaman belgeselde olanları kendi hayatımızda deneyimliyoruz ve yine de görmezden geliyoruz. Sonuçta insanın her şeyin farkında olup kabuğuna çekilmeye devam etmesi, kendi kabuğu kırılana kadardır.

Cinayetin asıl nedeni büyük ihtimalle bir ırkçılık problemidir. Ancak sadece ırkçılık problemi olmadığı da açıktır. Her ne kadar belgeselin sonunda öz-savunma ile öldürülen kişilerin çoğunun siyahi olduğu vurgulansa da… Öz-savunma, ırkçı bir nefreti açığa vuran post-modern bir araç olabilir. Diğer yandan, bu nefretin belirsizleşmesi ve ortaya bireysel bir şekilde dökülmesi de ilginç bir nokta. Eskiden bariz olan ve tüm topluluğa yayılmış bu düşünceler, artık kişilerin zekâlarını çalıştırıp sistemdeki gedikleri deşerek bulduğu birtakım gizli yöntemlerle mi tatmin edilmektedir? Eğer öyleyse bile bu durum, ırkçı tatmini sağlamakla beraber çözümsüz bir yere bizi götürür. Çünkü kimse bunu, yapan tarafından aksi dillendirilmediği sürece kanıtlayamaz ve modern dünyanın öz-savunmacı liberal özgürlüklerinin kaldırılamayacağı düşünüldüğünde cevaplar her zaman bireysel yani biricik olacaktır. Açıklamalar taraflar arasındaki husumetle başlayıp kapanacaktır. Susan, ırkçı biriyse bile, kendine öz-savunmacı bir fantezi ağı kurmuştur. Kimseyi sebepsiz yere öldürmediğini, kendisini korumak için yaptığını, öldürülmekten korktuğunu söyler. Susan bedenini silahla koruduğunu düşünürken aslında zihnini de fantezisi aracılığıyla muhafaza eder. Bu yüzden ırkçı amaçlarla yapsa bile bulduğu neoliberal gediği aracı haline getirdiğini dile getirmeyecektir. İki sebepten olabilir: Masum olduğu fantezisi, gerçeği yenecek kadar güçlü hale gelmiştir ya da basitçe yasalardan ve toplumsal baskıdan korkmaktadır. Yine de, anlatılan her şey bir kenara; Susan için n’li yasak kelime pisliği çağrıştırdığından Susan’ın ırkçı olması büyük olasılıkla doğrudur ve ırkçılık ile nefretin çeşitli türevleri bu yöntemler aracılığıyla örtük biçimde bilinçdışından topluma sızmaya devam etmektedir. Görüldüğü gibi kişisel özgürlüğü korumak için verilen hak, başkasının yaşam hakkını yok etme aracına dönüşebilir.
Son olarak dile getirilmelidir ki, The Perfect Neighbour; kullandığı çekim tekniğiyle gerçekliğe olan bakışımızı allak bullak ediyor. Kurgu sadece gerçekten var olan kayıtlarla ilerliyor. Bir mizansen ya da arka planla işleyen, var olanı yorumlayan ya da edebileştiren bir ses yok. Gerçeği ilettiğini iddia eden birçok belgeselde olamayacak kadar kaydın elde bulunması bu sürece büyük katkı sağlıyor ve yönetmen sade bir kurguyla elindekileri kronolojik şekilde izleyicinin takdirine direkt bir şekilde sunuyor. Belgesel, parmak bastığı konunun önemi ve teknik açıdan çarpıcı gerçekliği ile Akademi ödüllerinde ön sıralarda yarışıyor.