- Cannes’da En İyi Yönetmen, En İyi Oyuncu ve Fipresci ödülünü alan, Oscar’da da 4 adaylık alan The Secret Agent bu hafta Türkiye’de vizyona giriyor. Kleber Mendonça Filho’nun bu dönem draması, Wagner Moura’nın olağanüstü performansıyla bu senenin en iyi filmlerinden biri.
The Secret Agent, Marcelo’nun sarı vosvosuyla kırsal bir bölgedeki benzinliğe gelmesiyle başlıyor. Pek güvenli olmasıyla bilinmeyen karnaval dönemi kaosunda, bir cesedin ortalık yerde durduğu bu benzinlik sahnesiyle açıyoruz filmi. Marcelo’nun saklanacağı ve kimliğini değiştireceği bölgeye gelene kadar onu gerçekten bir ajan sanıyoruz ama aslında, olası bir suikastten kaçan Armando olduğunu, güvenli bir eve geldikten sonra anlıyoruz. Gerçek adıyla Armando, kaçakken kullandığı ismiyle Marcelo’nun hikayesi böyle başlıyor. Film aslında Kleber Mendonça Filho’nun doğup büyüdüğü ve daha önce de film çektiği Recife’ye bir aşk mektubu, buna eşlik eden hikâye ise politik bir dönem draması oluşu. Biraz da bu sayede harika mekanlar ve çok rahat bir şekilde hareket eden kamera var karşımızda. Hem dram tarafıyla hem de filmin sonundaki aksiyon anında, şehri iyi tanıyan kamera, beraberinde gelen büyük prodüksiyonla harika bir işe imza atıyor. Marcelo, bu güvenli sığınağa ulaştığında onu ağzında sigarayla karşılayan Dona Sebastiana, filmin belki de en büyük neşesi. Daha önce Bacurau’da oynayan 65 yıllık sigara tiryakisi Tânia Maria, Dona Sebastiana karakteriyle filme muazzam bir mizah ve ferahlık katıyor.

Buradan sonrası filmi üçe bölüyor aslında, bir yanda Armando’ya bu sığınağı sağlayan derneğin, onunla olan görüşmelerinin ses kaydını dinleyen tarih öğrencisi Flavia, Armando’ya kan davası güden Ghirotti’nin tuttuğu suikastçılar ve Marcelo’nun kaçak hayatı ve gerçek hayatından kaçmasına neyin sebep olduğu. Bu noktadan sonra filmin politik dozajı git gide artıyor. Armando militarist faşist rejimin iktidarda olduğu dönemde bir üniversitede elektrikli araba araştırmaları yapan bir akademisyen, Brezilya’nın yarı ulusal elektrik şirketinde görevli Ghirotti’nin üniversiteye gelmesiyle beraber yaptıkları araştırma tehlikeye giriyor. Araştırma konusundaki anlaşmazlık üzerine taraflar bir toplantıda buluşuyor, Armando ve karısı Fátima bir taraftayken diğer tarafta Ghirotti ve oğlu var. Toplantı boyunca Ghirottiler, Fátima ‘ya etnik kimliği yüzünden ırkçı hakaretlerde bulunuyor ve sonrasında iş fiziki kavgaya varıyor. Anladığımız kadarıyla, Fátima Ghirotti tarafından bu kavganın ardından öldürülüyor ve Armando’nun, Marcelo olma yolculuğu böylelikle başlamış oluyor. Önce çocuğunu Recife’ye kayınbabasının evine yolluyor, sonra kendisi güvenli ev sağlanınca Recife’ye geliyor ve kaçış ayarlanana kadar, göstermelik bir iş ayarlanıyor.
Bir yandan suikastçıların hikayesi devam ederken, Marcelo’nun bu göstermelik işinin cuntacıların faşist polis teşkilatıyla bağlantılı olması, bu üç farklı yolun filmin sonunda buluşmasını sağlayacak. Marcelo, gerçek kimliğini bilmeyen polislerle bir şekilde ahbaplık kurarak, filmin aksiyon bölümünde bunu lehine kullanırken, aynı zaman bu faşist polislerle suikastçılar eski arkadaş. Polis şefi Euclides ile bir şekilde işine yarayan bağı kuracak Marcelo’nun dışında, Filho akıllıca bir şekilde, dönemin başka bir fenomeni Jaws’u ve katil köpek balığını işin içine sokmayı başarıyor. Denizde içinde bacak bulunan bir köpek balığıyla kurulan bu polisiye taraf, sonrasında bu homofobik bacağın insanları tekmelediği şehir efsanelerine kadar gidecek bir başka tarafı bize getiriyor. Bu Jaws referansı bununla da kalmıyor, projeksiyonist kayınbabasının çalıştığı sinemada Jaws gösterimleri devam ederken, çocuğu da Armando’dan sürekli onu bu filme götürmesini istiyor.

The Secret Agent’ı, basit bir dönem filmi olmaktan çıkaran bu öğeler, çok katmanlı ve faşist rejimi mahkûm eden yılın en iyi filmlerinden birini önümüze koyuyor. İsmiyle ve Jaws referanslarıyla, Recife şehrinin renkleri, mekanları ve büyüsüyle Filho için çok kişisel bir film olurken, Brezilya’nın hatta Latin Amerika’nın darbelerle, politik cinayetlerle dolu tarihine de önemli bir bakış getiriyor. Filmin sonundaki, başarısız suikast sahnesinin görkemi ve bizi acı sona götürüşü, basit romantizmi değil gerçeği vurgulayışı da bana göre çok değerli. Bütün karnaval curcunasının ortasında, bir şehri filmin oyuncusu haline getirebilmek, hikâyede yarattığı katman çok değerli. Armando’nun, film boyunca karnaval kalabalığından kaçıp sonunda bir gün, bütün koy vermişliğiyle dansa katılışı ise geri dönüp baktığımda kafamda kalan imaj oldu. Yitip giden hayatların, ardında bıraktıkları yarım hikâyenin ve bu hikâyede büyümek zorunda kalan çocukların yarım yaşamlarının, bir gazete küpüründe kalan ölüm haberlerinin, bir zamanların emperyalist barbarlığının coğrafyalarımıza bıraktığı miras ortak bir dil yaratıyor, bu dilin de en önemli kelimesi ne olursa olsun, direniş bir diğeri ise dayanışma. The Secret Agent sinemalarda, mutlaka ait olduğu yerde büyük ekranda izleyin.