Ana Sayfa Kırmızı Halı ve Festivaller Cannes Titane (2021): Yaşamın Kıyısında Şefkati Öğrenmek

Titane (2021): Yaşamın Kıyısında Şefkati Öğrenmek

Titane (2021): Yaşamın Kıyısında Şefkati Öğrenmek 7.0
0

Bu yıl 74. kez düzenlenen Cannes Film Festivali’nde 30 yıla yaklaşan sektörel bir ayrımcılığı hem görünür kılan hem de onu alt etmeye bir adım daha yaklaşan önemli bir olay yaşandı. Bir süredir başta Oscar akademisi olmak üzere Cannes ve diğer önemli film festivallerinin toplumsal hareketlerin kazanımlarının bir çıktısı olarak farklı kimliklere yönelik eşit temsiliyetin sağlanması, ayrımcılık karşıtı bir festival kültürünün oluşması ve tüm bileşenleriyle sinema sektörünün demokratikleşmesi üzerine giderek daha çok kafa yordukları biliniyordu. Yine de 1993 yılında Altın Palmiye’yi Chen Kaige ile paylaşan Jane Campion’ın ardından başka bir kadın yönetmenin Altın Palmiye alabilmesi için 2021 yılına dek beklemek gerekecekti. En prestijli ödüllerin her seferinde erkek yönetmenlere verilmesinin neredeyse yazılı olmayan bir kural haline geldiği festival dünyasının 74 yılında sadece ikinci kez gerçekleşen bu nadide olaya sevinmenin bile başlı başına absürt olduğunu bir yana bırakırsak, Julia Ducournau bu yıl çokça konuşulan Titane filmiyle Cannes’dan büyük ödülle dönerek diğer kategoriler dahi hesaba katıldığında sayısı ancak parmakla sayılabilen ödüllü kadın yönetmenlerin arasına katılmış oldu.

Julia Ducournau henüz iki uzun metrajı olmasına karşın body-horror diye adlandırılan türde, kabaca Türkçeleştirirsek, dehşetin beden aracılığıyla dolayımlandığı korku sineması içerisinde kendine has bir üslup yaratabilmiş bir yönetmen. Sadece korku sineması tutkunlarını değil ‘arthouse’ yapımlara ilgi duyan herkesin ilgisini toplamayı başardığı ilk filmi Raw’a (2016) baktığımızda belli bir tutarlılık içinde Titane filmi ile aynı evrenden konuştuğuna şahit oluruz. Hatta dikkatli seyirci fark edecektir, Justine, Alexia ve Adrian gibi karakter adlarının her iki filmde de tekrar edegelmesi basit bir yönetmen imzasından fazlasına, her iki filme de hayat veren ortak dili konuşan bir sinema evrenine işaret ediyor. Basitçe bir soyutlamayla söylersek, Ducournau her iki filminde de iki genç kadının kaynağı geçmişe uzanan bir tür determinizmle mücadele etme ve onunla birlikte dönüşme imkânlarına odaklanıyor. Raw filminin finalinde Justine’i kanibalizme sevk eden şeyin aslında annesinden genetik miras kaldığını öğreniyorduk. Justine’in hikayesi bu biyolojik determinizme karşı kendini bulma arayışı ve bir tür kabullenişle son buluyordu. Titane filminde ise karakterini (Alexia) bu kez daha inorganik bir yolla, insan bedenine tamamen yabancı bir müdahaleyle yine determinizm kıskacına hapsediyor Ducournau. Alexia’nın (Agathe Rousselle) bedeni, çocukken geçirdiği bir kaza sonucunda kafatasına yerleştirilen titanyum maddesinin hayatına yön vermeye başladığı bir varoluş hapishanesine dönüşüyor. Tıpkı Raw filminde hayatı boyunca vejetaryen yetiştirilmiş Justine’in veterinerlik okulunda tavşan böbreğini çiğ halde yemek zorunda kalmasından sonra bastırılmış kanibalistik arzularının geri döndürülemez şekilde ortaya çıkması gibi, Titane filminde de arabaların üzerinde erotik danslar yaparak hayatını kazanan Alexia’nın kaderi, arabasında kendisini taciz eden erkeği öldürdükten sonra kontrol dışı bir seri katilliğe doğru direksiyon kırıyor. Titanyum parçasının ele geçirdiği bir bedende tıpkı bir metal yığını soğukluğuyla insanları katlediyor. Ducournau bir röportajında soğuk ve ölü bir metal parçasının sıcak ve canlı insan bedeniyle tezatlık oluşturduğunu, bu sebeple metal arzusu olan Alexia’yı aslında içten içe ölü bir karakter olarak kurguladığını söylüyor. Fakat Alexia’nın metallerle ilişkisini başka seviyeye taşıyan beklenmedik bir durum daha var, o da Cronenberg’in Crash (1996) filmini anımsatan bir sahnede kapısına kadar gelen bir arabayla girdiği cinsel ilişki sonucunda hamile kalması.

Filmin bu noktadan sonrasının hem türsel anlamda hem de tempo açısından öncesiyle keskin bir şekilde ayrıldığını iddia etmek yanlış olmaz. Seri cinayetler suçlamasıyla polis tarafından aranan Alexia‘nın evden ve aslında, daha evvel determinizm diye tanımladığım o kaderini belirlemeye muktedir metal güçten kaçarak yeni bir kimliğe bürünme çabasıyla birlikte, Ducournau’dan aşina olduğumuz korku ve gerilim unsurları filmin ikinci yarısında yerini yavaş yavaş kimlikler üzerine düşünen, aile, erkeklik ve sevgi gibi kavramların sorgulandığı bir drama hikayesine bırakır. Ancak bu bölümün yönetmenin niyetlendiği kadar iyi işlediğini iddia edemeyeceğim.

Alexia’nın yeni hayatı artık kayıp ilanlarında fotoğrafı bulunan 17 yaşındaki bir çocuğun taklidi olarak devam edecektir. Fotoğraftakine benzemek için saçlarını kazıtır, kendi burnunu acımasız darbelerle kırarak deforme eder ve şişmekte olan karnıyla iyice belirginleşen dişil bedenini saklamak için belden yukarısını bir sargı beziyle sarmalayarak düzleştirir. Şimdi acılı bir babanın yıllardır kayıp oğlunun yerine geçmeye hazırdır. Vincent Lindon’ın aynı isimle canlandırdığı baba karakteri ise Alexia’yı hiçbir tereddüt etmeden oğlu Adrien olarak teşhis eder. Ancak buradaki tereddütsüzlüğünün onun gerçekten oğlu olmasından değil, oğlu rolündeki birinin yakınlığına ve sevgisine duyduğu ihtiyaçtan kaynaklandığını çok geçmeden anlayacağız.

Alexia’nın Adrien rolündeki yeni yaşamı bir tür mecburi translık deneyimini de beraberinde getirecektir. Alexia’dan içine girdiği dünyanın erkekliği yeniden üreten pratiklerini yerine getirmesi beklenir. Erkek kıyafetleri giymek, sakalları çıksın diye babası tarafından tıraş edilmek, babasıyla bir erkek çocuk gibi güreşebilmek ve dışarıdaki hayata karıştığında bir erkek gibi davranmak. Fakat burada bir noktanın altını çizmekte fayda var. Baba Vincent aslında bütün bunlara rağmen karşımıza tam anlamıyla toksik bir erkeklik personası olarak çıkmıyor. O, daha çok, başından beri zaten inanmadığı şeye kendini ve çevresini inandırmaya çalışıyor gibidir. Alexia (yeni ismiyle Adrien) ile kurmaya çalıştığı baba-oğul ilişkisinde, erkekliğindense eşi tarafından terk edilmiş, oğlunu kaybetmiş ve uyuşturucu bağımlısı bir baba olarak yalnızlık, zayıflık ve dahası acziyetiyle hareket ettiği kolayca sezilebiliyor. Zaten bir süre sonra Alexia’ya “kim olduğun umurumda değil, sen benim oğlumsun” derken de bu karşılıklı performansın kabulünü, kimlikler üstü bir ilişkilenmenin zeminini ifade ediyor. Bir noktadan sonra biyolojik cinsiyetin hiçbir hükmünün kalmadığı bu başka türlü baba-oğul ilişkisi giderek her ikisi için de iyileştirici, dönüştürücü bir beraberliğe dönüşüyor. Sanki iki yabancı dünya arasındaki imkânsız görünen bariyer kalkıyor ve ürkek yakınlaşmalar sahici bir şefkate, sabırla inşa edilmiş bir yakınlığa dönüşüyor.

Filmin bıraktığı yerden bakıldığında Ducournau’nun eleştirel bir yorumla aile kurumunun toplumsal cinsiyet rolleri ve biyolojik temelli yakınlık gibi ezberlerinin zeminini kaydırarak bize başka türlü bir ihtimali düşündürtmeyi amaçladığını iddia etmek yanlış olmayacaktır. Kendisi de en genel hatlarıyla bu filmin sevgi hakkında olduğunu söylüyor zaten. Ducournau kendine has üslubuyla ve tür sinemasının kodlarına sadık kalarak derdini aktarmak için yaratıcılığının sınırlarını zorluyor ve arabadan hamile kalan bir kadın seri katil portresiyle yola çıkıyor. Arabalara ve metallere duyulan cinsel arzular, seri cinayetler, hamilelik, kimlik değişimi ve akışkan cinsiyet rolleri derken olaylar kalabalıklaşıyor ve Ducournau yarattığı bu kalabalık arasında sadece birbirine yakınlaşmaya çalışan mecburi bir baba-oğul (kadın bedeninde) ilişkisinin yarattığı tansiyon ve açığa çıkan duygulanımlara odaklanıyor. Ancak filmin çıkış noktasıyla bittiği yer arasındaki bağlantının kopukluğu, bu oldukça şok edici olaylar silsilesinin filme bir bütünlük ve derinlik katmaktan ziyade filmin temel meselesinin etrafını süslemek için araçsallaştırıldığı hissini veriyor. İki ayrı filmmiş gibi duran filmin ilk yarısı ve ikinci yarısı arasında neden-sonuç ilişkisi kurmak güçleşiyor. Örneğin Alexia’nın kontrol edilemezmiş gibi duran öldürme arzusunun Vincent’in kayıp oğlu Adrien’ın yerini aldığında nasıl olup da uzun vadede dönüşmek yerine birden buharlaştığını açıklamak imkânsızlaşıyor. Ya da baştan beri varlığı güçlü bir şekilde hissedilen metallerle ilişkisine dair, filmin ikinci yarısında zaman zaman vücudundan makine yağına benzer bir sıvı sızdırmasından, tıpkı kendisi gibi vücudunda bir metal parçası taşıyan bebeğinden başka bir ima bulunmuyor.

Julia Ducournau bir anlamda Raw filminde bize gösterdiği, tartışmaya açtığı fikir ve kavramları o ustaca kurulmuş olay örgüsünün satır aralarına yerleştirebilme meziyetini Titane filminde yeterince sergileyememiş. Yine de henüz ikinci filmi olduğunu hatırımızda tutarak, Ducournau’nun yenilikçiliği ve yaratıcılığıyla şimdiden filmleri merakla beklenen ve sinemaseverlerin hep radarında olacağı yönetmenlerden biri olduğu kesin.

Puanlama

7.0

7.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Burak Yılmaz 1990 yılında Denizli’de doğdu. ODTÜ Sosyoloji bölümünden mezun oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yüksek lisansını tamamladıktan sonra aynı bölümde doktoraya başladı. Deleuze’ün de teşhis ettiği üzere, sinema aracılığıyla kendine bir yer-yurt arama çabası içindedir.

Bir Cevap Yazın