Ana Sayfa Eleştiriler Pulp Fiction (1994): Bidayeti Ne İse Nihayeti O Olacak Ucuz Bir Hikâye

Pulp Fiction (1994): Bidayeti Ne İse Nihayeti O Olacak Ucuz Bir Hikâye

Pulp Fiction (1994): Bidayeti Ne İse Nihayeti O Olacak Ucuz Bir Hikâye 8.5
0
1900’lerin başında henüz emeklemekte olan, trenlerle çizilmiş modern ve kapitalist Amerikasının şiddet haritasından, 1990 ve sonrası ışık hızından yavaş da olsa ulaşım araçları, arabalar ve uçaklar ve benzeri teknolojinin birdenbire gelişen ürünleri ile değil bambaşka bir ‘iletişim ve ulaşım’ aracı ‘tivi ve sinema’ ile sadece dünyada değil kozmosta estetize edilmiş şiddet haritasının sunumu izlendi ve hâlen izlenmekte. Kan, kahve ve McDonald’s. 1492 (Jacques Attali) yılından itibaren icat edilmiş bir tarih: Şiddetin tarihi. Siyah veya kızıl olanların tehciri ve kölelik devam ederken kıtanın yeni sahipleri/zenginleri Püriten ahlakın istilası ile bu geniş coğrafyanın mucidi olurken kendini fazla yormayan bu göçebe halklar, yani kıtanın yeni sahipleri, yaşananları şahit olunan bu yeni yaşam tarzını sanki kurguymuş gibi izlerken ve dahi ‘şahit olunan bu estetize edilmiş şiddetin’ insan toplum devlet elinden ve zihninden çıkmamış gibi lal bakarken yeniden adlandırıldılar; modern insan.


Bir şehir ki mesela New York diyelim bu şehire, ─fakat bir şeylerin başına ‘yeni’ koymak tarih, mitoloji, ulus en çok da birey ve vatandaş yaratmak için ne kadar sahih bir yöntem halbuki─ bu şehirde herkes beyaz, herkes sarı, kızıl ve esmer yani herkes herkesleşmiş. Bu emeklemeden koşmaya geçen Kapitalist zihnin ürünü ve herkesleşen herkesin dilinde; Amerikalı katil Annie Henry’nin deyişiyle ‘just for fun’ [sırf eğlencesine] ama asla düşünüş tarzımı sağlamlaştırmak veya başkalarına bunu inandırmak gereksiniminden ötürü değil. ( T. Adorno & M. Horkheimer)

Sanatta biricikliğin, metafizik yorumların, büyük anlatıların ve dahi özge eserlerin, kağıda, tuvale, notalara dökülemiyor olması ve fakat bu koca gökdelenler kimin fikriydi sorusunun sorulmaması, şehir pop-art bir süpermarket; hakikati estetik düzeyde arayan ‘saf ‘ olanı değil ‘melez’ olanı sahiplendi . Orijinal ile kopya olanın yanak yanağa zihinde taşınmasına izin veren bir distopya artık şehir denilen.

Yıkılan Babylon’nun taşlarından kurulmuş, onlarca dilin konuşulduğu ve fakat iletişimin olmadığı,  ilerleyen yıllarda dengesiz bir şekilde gelişen teknoloji ile bu onlarca dilin ‘insanlar arasında’ değil metinler-arası bir iletişim halini alması; yazar mı öldü? Yoksa filolojik bir kazıyla yazar o “büyük anlatımı” bulacağını mı sandı?


Jean Baudrillard‘ın Amerikalı ve Amerikan tarifi şöyle: Amerikalılar inanmış insanlar, her şeye inanmış ve inandırmaya çalışan insanlar. İyi niyetlerinin özelliklerinden biri de kendilerine ait olmayan, ancak büyük ölçüde yok ettikleri ya da aşırdıkları bir geçmişin, bir tarihin her şeyini yeniden oluşturmakta ayak diretmeleri. Rönesans şatoları, fosilleşmiş filler, kendilerine ayrılmış özel yerlerde yaşayan Kızılderililer, hologramlı sekoyalar vb.

Amerikanın dünyaya yeni vaadleri; herkeşleşmeye övgü, cinsellikteki metafiziği yok etmek,  psikanaliz, postmodern sanat ürünleri ile Amerikanın insanlığa tanıttığı yeni savaş kahramanları, yeni İsa’lar, daha trajik hikâyelerden geçmiş yeni Meryemler.

İnsanın, doğanın, tarihin ‘pop’laşması; Amerikanın (veya Amerikalı olmanın) keşfi ya da ‘icat’ edilmesiyle temelleri atılan, soluğu ne zaman kesileceği belli olmayan bir ‘maddi uygarlıklar’ niceliğin/kemmiyetin, niteliği/keyfiyeti boğduğu yeni bir çağ. Merkezde düşünce hayal bir eser yaratmanın yolculuğunda katedilen ve eser sahibinin kendinde ve insanda keşfedebileceği derinlik var olagelmişken bu merkez yani ‘varoluş’ yerini salt eylemle özdeştirdi. Zâhir olan varlığın açıklaması oldu, Bâtından gelebilecek ilham artık nesneler düzeyinde kaldı.

Amerika ve kapitalizm bir gün bitecek; bitmesi öngörülen gerçeklikler midir yoksa bu iki gerçeklik, insanın zihin ve ruh dünyasında kainatın yaratılışından itibaren ‘bastırmaya çalıştığı’ bu insani gerçekleri/gerçeklikleri sürekli kaşıyarak mı hayata tutunmayı başarmıştır? Varlığını, insanlığın zihin ve ruh dünyasına işlemiş ve fakat bu negatif gerçekliğin merkezi, herhangi bir ülke değil, insanın bizatihi kendisi olmuştur; Amerika herkesleşmiş herkes Amerikalaşmıştır.

Puanlama

8.5

8.5
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 10

Semih Alkan 1985 yılında Ankara da zaman hokkasının içerisindeki farklı renklerin arasında yerimi aldım.Fotoğraf sanatı ile iştigalim.Hikaye anlatmanın kısırlaştığı bir çağda , modern çağın en önemli hikaye anlatma aracı olan sinema ile “Açık hava sinemalarının” son demlerine yetişerek tanıştım.İnsan,zaman hokkasına daldırdığı divit ile hikayesini anlatmaya devam etmekte;sözle-yazıyla- mercekle.Senin hikayen ne ?

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir