Ana Sayfa Genel In Bruges (2008): Brugge’de Kötünün Ahlakı, Talih ve Belirsizlik

In Bruges (2008): Brugge’de Kötünün Ahlakı, Talih ve Belirsizlik

In Bruges (2008): Brugge’de Kötünün Ahlakı, Talih ve Belirsizlik
0

Martin McDonagh’ın ilk uzun metrajı In Bruges (2008), vizyona girdiğinde kült kategorisine girmeye aday en önemli modern yapıtlardan biri olarak görülüyordu. Ne var ki McDonagh’ın kısa sinema kariyerine sığdırdığı onca ödül ve şöhretin ardından filmin kült sayılabilecek bir yanı kalmadı. Çünkü In Bruges çok geniş kitlelere ulaştı ve önemli sinema dergilerinin tüm zamanların en iyi komedi filmleri listelerinde yer almayı sürdürüyor.

Filmin konusundan kısaca söz etmek gerekirse: Londra’da bir rahibi öldürmekle görevlendirilen genç tetikçi Ray, işi bitirdiği anda kendini affedemeyeceği bir hataya düşüyor. Rahibi delip geçen kurşunlardan biri, kilisede dua eden küçük bir çocuğu öldürüyor. Patronları Harry, olayın ardından Ray’i ve kıdemli meslektaşı Ken’i, Noel’den hemen önce Belçika’nın masalsı kasabası Brugge’e gönderiyor; talimat basit: Ortalık yatışana kadar orada kalıp telefon beklemek. Ken, kanallara, kiliselere ve Orta Çağ’dan kalma sokaklara hayranlıkla bakan bir turiste dönüşürken Ray için Brugge, her köşesi işkenceye dönüşen bir bekleme odası oluyor. İkili, ne zaman ve nasıl geleceğini bilmedikleri bir hükmü beklerken Harry’nin nihayet çalan telefonu, Ken’in Brugge’deki asıl görevini ortaya çıkarıyor: Çocuk öldürmeyi affedilmez sayan Harry, bu hatanın bedelini Ray’in canıyla ödemesini istiyor. Ken, patronuna olan sadakatiyle Ray’e duyduğu şefkat arasında sıkışırken Ray de kasabada tanıştığı genç bir kadınla bu bekleme odasından kısa bir çıkış yolu arıyor. Ken’in vereceği karar Harry’yi bizzat Brugge’e getiriyor ve üç adam da kendi ahlak kurallarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor.

in bruges 2008

Filmi bu denli geniş kitlelere ulaştıran ve düşünce dünyamızda yer etmesini sağlayan şey, ele aldığı ağır temalara rağmen çok komik olmasıdır. Bir tiyatro yazarı olarak McDonagh aynı zamanda harika bir karakter yazarı. Karakterlerine derinlik katabildiği gibi onları farklı olayların içinde sınamayı da seviyor; bunu belki de en açık biçimde Yedi Psikopat’ta (Seven Psychopaths, 2012) denemiştir. Her filminde karakterlerin birbirleriyle kurduğu karmaşık ilişkileri tüm çıplaklığıyla ortaya koymak için kara komediyi bir silah olarak kullanır.

Kara mizah, aslında söylenemeyeni aktaran bir iletişim aracıdır denebilir. Söylenemeyen şey, dile getirilemediği için değil, apaçık ortada olduğu için söylenmez. Kara mizah, bu kara gerçekliği mizah yoluyla, başka bir biçimde yeniden algımıza sunmak ister. Fazlasıyla ortada olan bir şeyi yeniden gündemimize taşımak için önce ilgimizi çeker ve bizi güldürür. Bu yüzden zordur, hem de çok zordur; çünkü kötü kara mizah artık mizah bile olamaz ve boşluğa konuşmaya dönüşür. In Bruges’de bu zor iş en çok karakterlerin kendi ilkelerinde, özellikle de tetikçilerin ahlak anlayışında karşılık buluyor.

Filmin ikilemlerini izledikçe insan, kötünün de bir ahlakı olup olamayacağını düşünmeden edemiyor. Belki de filmin komedisi, karakterlerin içine düştükleri durum kadar kendi ironik yapılarında ve ilkelerinde yatıyor. Harry, çocuk öldürmenin ahlaksızca bir eylem olduğunu düşünüyor ve bunun cezalandırılması gerektiğine hükmediyor. Oysa Harry bir tetikçi çetesinin başı. Platon’un Devlet’inde Sokrates, bir haydut çetesinin bile kendi içinde adil olmadan hiçbir iş başaramayacağını söyler. Bu yaklaşım, ahlakı bir tür topluluk kuralı olarak ele alır: Ahlak, çok eski bir toplumsal düzen çarkıdır ve ilkeler olmadığında en kötü topluluğun bile işlemesi mümkün olmaz. Kant da benzer biçimde, şeytanlardan oluşan bir ulusun bile doğru kurgulanmış bir hukuk düzeniyle varlığını sürdürebileceğini söyler; Harry’nin çocuk öldürmeye karşı koyduğu katı kural da işte böyle bir şeytanlar düzeninin yasasıdır.

Ayrıca İlginizi Çekebilir: Digger (2026): Metayı Dibine Kadar Kazmak

Bir diğer önemli nokta ise Thomas Nagel ve Bernard Williams’ın “ahlaki talih” meselesidir. Elimizde olmayan sonuçlardan ahlaken sorumlu muyuz? Sorumluysak bile bu sorumluluk, elimizde olanlardan doğan sorumlulukla aynı mıdır? Nagel bu soruyu şöyle bir örnekle açar: Dikkatsizce araba kullanıp kimseye çarpmayan sürücü ile aynı dikkatsizlikle bir çocuğa çarpan sürücünün suçu aynı mıdır? Ray de çocuğu bilerek öldürmüyor; kurşunun yolunu ona doğrultmak gibi bir niyeti yok. O kurşun çocuğa isabet etmeseydi, kötünün ahlakı içinde adam öldürmeye devam edilebilen bir “normallikten” söz edecektik. Öyleyse ihmal ile talih arasındaki ilişkiyi ahlak düzleminde nereye oturtmak gerekir? Harry’nin yaptığı gibi yalnızca sonuca odaklanıldığında çözümler de net oluyor. Ken ise sonuca değil, Ray’in vicdanına bakmayı seçiyor ve filmin asıl ahlaki kırılması da bu seçimde yatıyor.

Ahlaki ikilemler kadar filmi belirleyen temel temalardan biri de belirsizlik ve bilinmezlik hâlidir. Brugge’de geçen zamanın bir arafı andırması da bundandır. Bilinmezlik, psikoloji çalışmalarında da özellikle incelenen bir konudur; nitekim 2016’da yayımlanan bir deneysel çalışma, kötü bir şeyin olup olmayacağını bilmemenin, kesin olarak olacağını bilmekten daha fazla stres yarattığını göstermiştir. Kendi hayatımdan çıkardığım sonuçlar da bana benzer bir şey söylüyor: Gelmekte olan acının kesinliği, gelip gelmeyeceği belli olmayan acıdan daha az acıtıyor. Ray ne olacağını, Ken ise neye karar vereceğini beklerken arafta kalıyor.

in bruges

Filmin kendisi de bu okumayı açıkça davet ediyor. Ray ile Ken’in Groeningemuseum’da Hieronymus Bosch’un Son Yargı tablosunun önünde durdukları sahnede Ray, cennet ve cehennemin yanında arafın ne olduğunu soruyor; Ken de arafı ne tam iyi ne tam kötü olanların bekletildiği bir ara yer olarak tarif ediyor. McDonagh bu ağır teolojik konuşmayı bile Ray’in ağzından bir Tottenham esprisiyle bağlamayı ihmal etmiyor ama sahnenin ağırlığı yerinde duruyor. Antropolog Victor Turner, geçiş ritüellerinin orta evresini anlatırken eşikteki kişinin eski konumundan kopmuş ama henüz yenisine geçmemiş olduğunu söyler. Turner’a göre bu kişiler hem artık sınıflandırılmamış hem de henüz sınıflandırılmamıştır ve bu yüzden topluluktan uzakta, “başka bir yerde” bekletilirler. Ray de tam olarak böyledir: Artık sıradan bir tetikçi değildir ama henüz cezalandırılmış ya da affedilmiş de değildir. Turner’ın modelinde eşik dönemi, kişinin topluma yeniden katılmasıyla sona erer. Brugge’de ise o kapı bir türlü açılmaz. Ray’i asıl yoran, Brugge’ün kendisi değil, o kapının ne zaman açılacağını bilmemektir.

Beklemek ama beklenilen şeyi bilmeden beklemek, bana hep tuhaf ve ilgi çekici gelmiştir. Beklediğiniz şeyin ne olduğunu biliyorsanız (ki en net bilgi bile küçük de olsa farklı bir beklenti payı bırakır), iş daha çok sabrın dinamiklerine girer; yani direnç ve iradeye. Ancak beklenen şey aynı zamanda belirsiz olduğunda işin içine korku ve gerilim de katılır. Beklemek istemediğiniz bir şeyi beklemeye zorlandığınızda asıl korktuğunuz şey, gelecek olanın kendisi değil, onun sizin iradenizin ötesinde bir güçle size doğru geliyor olmasıdır. Hiçbir kötülük gerçekleşmese bile zihin, bu arafın tutsağı hâline gelir ve kaygı doğar.

Lacan’a göre kaygıyı doğuran şey eksiklik değil, eksikliğin kendisinin eksik olmasıdır. Arzu eksiklikten beslenir; kaygı ise boş kalması gereken yer bir şeyle dolduğunda, olmaması gereken bir şey ortaya çıktığında doğar. Ray’in kaygısı da tam olarak budur: Onu esir alan, bir eksiklik değil, fazladan olan bir şeydir. Olmaması gereken ama olan, geri alınamayan ve vicdanında hiç boşalmadan yer kaplayacak bir ölüm.

Belirsizlik hâli, tıpkı kara mizahın konu edindiği gerçekler gibi, herkesin benzer duyguları tattığı, gerçek dünyadaki öyle tanıdık bir araftır ki onun hakkında neredeyse kimse konuşmaz, konuşmaya gerek bile duymaz. Sanki herkes, herkesin ne çektiğini zaten biliyordur. İyi bir sanat filminin marifeti biraz da bu çıplak gerçeklere ilk kez tanık oluyormuşuz hissini uyandırabilmesidir.

Sonuç olarak filmde Ray’in sürekli sıkılması, Ken’in ise şehirden keyif alması rastgele tercihler gibi durmuyor. Beklemenin belirsizliği, çevrenizden zevk alamamanıza ve ne yaparsanız yapın aklınızın hep beklediğiniz şeyde kalmasına yol açar. Arzuyu besleyen o paradoksal eksiklikten mahrum kalıp üzerinizdeki fazlalığın ağırlığını taşıdığınızda, kendinizden ve zihninizden tiksinmeye başlarsınız. En ufak şey batar, en keyifli şey bile sıkıcı hâle gelir.

Peki, Brugge gerçekten sıkıcı bir yer mi? Belki gerçekten öyledir. Fakat bu hâliyle, Ray’in zihnindeki sıkışmışlığın maddi dünyaya yansımış bir görüntüsü olarak son derece isabetli bir şehir seçimi olduğunu söyleyebilirim.

Bir Cevap Yazın