Ana Sayfa Kırmızı Halı ve Festivaller Cannes Son 30 Yılın Altın Palmiye Kazananları

Son 30 Yılın Altın Palmiye Kazananları

Son 30 Yılın Altın Palmiye Kazananları
0
71. Cannes Film Festivali henüz sona ermiş, festivalin en büyük ödülü olan Altın Palmiye’yi Japon yönetmen Hirokazu Koreeda’nın Shoplifters filmi kazanmış iken okurlarımız ile birlikte bu ödülü daha önce kazanmış olan son 32 filmi tekrar hatırlamak istedik.


1

Pelle Erobreren (1988)


Türkçeye çevrilmiş haliyle Fatih Pelle, iş bulma ümidiyle İsveç’ten Danimarka’ya göç eden yaşlı bir baba ve çocuğun hayatını konu alıyor. Martin Andersen Nexø’nün ayını isimli kitabından beyaz perdeye uyarlayan Bille August, filmin senaryosunu Per Olov Enquist ve Bjarne Reuter ile birlikte paylaşıyor. Filmin başrolünde ünlü İsveçli oyuncu Max von Sydow ve genç oyuncu Pelle Hvenegaard var. Max von Sydow’nun canlandırdığı ihtiyar baba ve çocuğu Pelle, bir çiftlikte iş bularak zor şartlar altında yaşamlarını devam ettirirler. Çiftçiliği bilmeyen 10 yaşlarındaki Pelle, zamanla çiftçiliği öğrenir ve para kazanmaya başlar. Pelle bu süreçte çiftlikte meydana gelen birçok acı olaylara dolaylı ve doğrudan şahit olur. Pelle’nin babasıyla olan ilişkisi başarılı bir şekilde perdeye yansıtan Danimarkalı yönetmen, dönem filmi olmasına karşın dramatik unsurları izleyiciye hissettiriyor. Filmin temelinde klişe baba-oğul ilişkisinden farklı, güçlü bir çocuk ve korkak bir baba ilişkisi yatıyor. Baba her ne kadar korkak ve zayıf olmuş olsa da iyi bir baba ve ailesi için elinden geleni yapıyor. Çocuk ise çiftlikteki yetişkin arkadaşı Eric ile birlikte Amerika’ya, Çin’e göç etme hayali kuruyor. 19. Yüzyılın sonlarını konu alan film, işçilerin en zor şartlar altında çalışmasını, ezilmesini tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Oyunculukların, film atmosferinin ve film müziklerinin benzersiz uyumu, izleyicilere dramı en ağır şekilde yansıtıyor. Özellikle filmde Max von Sydow ders niteliğinde bir performans sergiliyor. 1987 yılı Danimarka yapımı Pelle Erobreren filminin, Oscar En İyi Yabancı Film ve Palme d’Or ödüllerini kazanmış olması filmin ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesi. Ali Rıza



Sex, Lies & Videotape (1989)

1989 yapımı Sex, Lies & Videotape, bağımsız sinemanın önemli isimlerinden biri olan Steven Soderberg’in yönettiği ilk filmdir. Bu film Soderberg’in Cannes Film Festivalinde Palme d’Or kazanan en genç yönetmen olmasını da sağlamıştır. Yönetmene dünya çapında ün kazandırmış film, aynı zamanda 90’ların bağımsız sinema hareketinin öncülerinden biri da olarak görülmektedir. Soderberg, filmi dört ana karakterin evlilik, aile, cinsellik ve arkadaşlık gibi konulardaki tutumları ve birbirleriyle olan ilişkileri üzerine kurmuş, sormak istediği soruların hepsini birbirinden ilginç ilişkiler üzerinden soruyor.

Ann evliliğinde cinsel doyuma ulaşamamış, evliliğini sadece ev, iş ve paradan ekseninde değerlendiren bir kadındır ve eşi John ise kardeşi Cynthia ile gizli bir ilişki yaşamaktadır. John’un yıllardır görmediği bir arkadaşı olan Graham’in ziyarete gelmesi ise herkes için bir dönüm noktası olacaktır. Graham’in gelişi yalanlarla dolu ilişkilerin sarsılmasına, evliliğin, arkadaşlıkların sorgulanmasına neden olacak ve karakterler arasındaki dinamiklerin değişmesini sağlayacaktır.

Sex, Lies & Videotape, Soderberg’in karakter yaratma ve karakter analizi yapma becerisini gözler önüne seren bir film. Oyuncu seçimlerinin de oldukça başarılı olduğunu belirtmek lazım.  James Spader, Andie MacDowell, Laura San Giacomo ve Peter Gallagher başarılı performanslarıyla karakterlerin gerçekçilikle yansıtılmasını sağlıyorlar.

Yalın ancak oldukça etkileyici diyaloglarla dolu filmde, yarattığı birbirine tamamen zıt, ilginç karakterler (Ann ile Cynthia ve John ile Graham) üzerinden ilişkilere dair sorduğu soruları başarıyla cevaplayabiliyor Soderberg. Filmi temelde bir evlilik eleştirisi olarak da okumak mümkün. Öyle ki evliliği sorulduğunda Ann’in verdiği cevap “mutlu” bir evlilik tarifinden oldukça uzaktır. Sırf bu evlilik tarifi ve bu tarifin üzerine kurulanlar bile filmi çok özel bir yerde tutmaya yetiyor. Sesil


Wild at Heart (1990)


David Lynch
‘in alışagelmiş filmografisinden ayrılan ve farklı bir Lynch filmi olarak karşımıza çıkan Wild at Heart, Barry Gifford‘un aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Suç ve gerilim türünün kodlarını taşıyan Wild at Heart, bir yol filmi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yol filminde erotizmin her daim var olması ve çeşitli psikanaliz yorumlara açık olmasıyla bildiğimiz Lynch sinemasına az da olsa yaklaştırıyor.

Sailor (Nicolas Cage) ve Lula (Laura Dern) sinemanın engel tanımayan aşıkları olarak karşımıza çıkıyor. Sinopsisine baktığımızda klasik bir aşk filmi gibi duran film, yol ve erotizmi harmanlamasıyla, parçalı kurgusu ve bu kurguda yapılan geçiş efektleriyle diğer aşk filmlerinden kolayca sıyrılabiliyor. Bunun yanı sıra The Wizard of Oz (1939) filmine yaptığı bolca göndermeyle adeta Wild at Heart‘ı karanlık bir Oz büyücüsü filmine dönüştürüyor.

Willem Dafoe‘yu tanınmayacak hale getiren ve Nicolas Cage‘in “Love Me Tender” performansıyla adeta zirveleştiği Wild at Heart, akıllara kazınan açılış sahnesiyle en azından kendi adıma Lynch sinemasında farklı bir yerde duruyor. Oğuzhan



Barton Fink (1991)


Barton Fink
, Cannes’da yarıştığı 1991 yılında Altın Palmiye’nin yanında En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu (John Turturro) ödüllerini de toplayarak yarışmaya damgasını vurmuştur. Özgönderimsel bir şekilde bir önceki filmleri olan Miller’s Crossing’in yazımı sırasında yaşadıkları yazar tıkanmasından esinlenerek kaleme aldıkları film, Turturro tarafından can verilen Barton Fink isimli bir senaristi konu alır. “Sıradan insanın yazarı” olmak isteyen ancak gerçek sıradan insana mesafeli oyun yazarı Barton, çok beğenilen bir oyun sonrası Hollywood’a transfer olur. Bir B filmi senaryosu yazmaya çalışırken kaldığı otelde Charlie Meadows (John Goodman) ile tanışır. Onu ve hikâyelerini sıkıcı bulup ilgilenmez ancak Charlie göründüğünden başka ve karanlık bir kişiliğe sahiptir. Filmdeki yapımcı karakteri üzerinden sert bir Hollywood eleştirisi de yapılır ki Coenler bu konuyu yıllar sonra çekecekleri Hail, Caesar (2016) filminde de ele alır.

Barton Fink yönetmenlerin pek çok filmine göre çok daha karanlık bir atmosferi olsa da, alışık olduğumuz Coen mizahından da esintiler taşıyor. Coen sineması denince kendilerinden sonra akla ilk gelen isim, neredeyse her filmlerinde beraber çalıştıkları Roger Deakins’tir herhalde. Barton Fink’i de yine usta görüntü yönetmeninin kendine has kamerasından izliyoruz. Ayrıca başrol Turturro’nun ödüllü performansı yanında Coen filmlerinde yan rollerde görmeye alışık olduğumuz Goodman da her zamanki gibi derinlikli bir performans sergiliyor.

Yaratıcı hezeyan ya da daha özel hâliyle yazar tıkanması, Barton Fink’ten önce The Shining (1980), sonrasında Adaptation. (2002) gibi başarılı örneklerine sinemada rastladığımız bir konu. İki filmin de kendine bir oteli mesken tutması, tıkanma yaşayan baş karakterlerinin gitgide bir deliliğe sürüklenmesi ve korku ögeleri taşımasıyla The Shining’den oldukça esinlenmiştir. The Shining net bir şekilde korku filmidir, Barton Fink bu tarz ögeler taşısa da dış bir tehditten ziyade daha çok karakterin zihninde geçer. Bana göre Coenlerin en iyi filmlerinden biri, belki de en iyisi olan Barton Fink kendi alt türü içinde de ayrı bir öneme sahiptir. İlkyaz


Den Goda Viljan (1992)

Senaryosunu Ingmar Bergman‘ın yazdığı, yönetmenliğini Bille August‘un üstlendiği 1992 yapımı Den Goda Viljan usta yönetmen Ingmar Bergman‘ın anne ve babası olan Hendrick ve Anna’ın inişli çıkışlı ilişkilerine dayanıyor. Den Goda Viljan için usta yönetmen Bergman’ın otobiyografik hikâyesi de diyebiliriz. Bu otobiyografik hikâye ilk olarak 1991 yılında İsveç televizyonlarında mini seri olarak yayımlandı. Bir yıllık aranın ardından yaklaşık 5 saatlik bir dizi olan Den Goda Viljan, yeniden kurgulanarak 1992 yılında Palme d’Or ödülüne layık görüldü.

Ülkemizde ise “İyi Niyetler” adıyla gösterilen yapım, aile, ikili ilişkiler, dönemin siyasi ve toplumsal sorunu, sosyolojik yaklaşımlar gibi birçok konuya değiniyor. Den Goda Viljan, sadece Bergman’ın anne ve babasının zorlu aşkını anlattığı için değil ayrıca Bergman’ın filmlerinde sıklıkla gördüğümüz noel yemekleri, ölüm, tanrı üzerine gerçekleştirilen konuşmalar ile otobiyografik bir hikâye hâlini alıyor.

Tüm bunların yanında senarist Bergman ve yönetmen August, Hendrick ile din eleştirisini sunarken Anna ile de burjuva taşlamasını seyirciye aktarıyor. Hendrick’in aldığı eğitim ve yaptığı iş gereği tanrıya daha da çok yaklaşmasını beklerken her sekansta biraz daha uzaklaştığını görüyoruz. Kıskançlık güdüsünü hiçbir zaman dizginlemeyen, hakaret ve küfür eden, cezalandırma yöntemi olarak şiddeti seçen bir rahip portresi, filmin din ve din eleştirisi okumalarına açık olduğunu gösteriyor. Öte yandan Anna’nın tüm naifliği, saf duyguları ve aşkı için her şeyi gözü almasının yanı sıra kırsalda yaşamaktan sıkılması ve belki de bu sebepten Hendrick’i terk etmesiyle, yaşadığı eski hayata dönme düşüncesiyle tüm sorumluluklarını göz ardı edip Kraliçe’nin teklifine sıcak bakmasıyla ve Hendrick’in eski nişanlısı olan Frida’yı sırf barda çalışıyor diye küçümsemesiyle üzerine yapışan burjuva görüşlerinden kurtulamıyor.

Özetle Den Goda Viljan, burjuva sınıfına yaptığı eleştirisiyle, dine olan yaklaşımıyla, ülke siyasetini gözler önüne sunmasıyla iyi niyetler ile yapılan birçok olayın kötü yönelmelerle nasıl sonuçlandığını gösteriyor. Tüm bunların yanında Bergman filmlerinin alt yapısını veya çıkış sebebini anlamak açısından önemli bir yer tutuyor. Oğuzhan


Farewell My Concubine/Ba wang bie ji (1993)


Çin sineması denilince akla gelen kült eser Elveda Cariyem, birbirleri arasında sevgi ve dostluk ilişkisi bulunan üç opera sanatçısı üzerinden Çin’in 20. yüzyıl tarihindeki dönüm noktalarını işliyor. Sert şartlarda yetiştirilen karakterlerin çocukluktan itibaren aldıkları yol filmin temelini oluşturuyor. Geleneksel Pekin operasının merkezde olduğu filmde üst düzey oyunculuklar filmi ayakta tutuyor. “Elveda Cariyem” isimli opera oyununun çok kez tekrarlandığı, Japon işgali, Kültür Devrimi gibi olayların yaşandığı coğrafyada sanatın bu büyük değişimlere nasıl baktığı inceleniyor. İçerisinde yer alan eşcinsel tema sebebi ile Çin’de uzun süre yasaklanmış film, izleyici fark etmeksizin sanat yapmak isteyenler ile halkı yönetmek isteyenler arasındaki sonu gelmez çatışmaya dikkat çekiyor. Kaige Chen‘in üstün yönetimi, filmi 90’lar klasikleri arasına sokuyor. Tuncay


The Piano (1993)


’93 senesinde büyük ödülü Elveda Cariyem ile paylaşan Jane Champion filmi, kızı ile birlikte Yeni Zelanda’ya taşınan bir kadının müziğe tutkusundan yola çıkıyor. Görücü usulü evlendiği adama soğuk davranıp bir işçi ile yakınlaşan kadın, cinselliği dişil bakışla eşitleme çabasına girişiyor. Sinema tarihine en doğal, tutku ve aşk dolu sevişme sahnesini sunan yönetmen, bir kadını anlamanın inceliklerini de anlatmış oluyor. Yerli amatör oyuncuların yanında Yeni Zelanda’nın zorlu doğa şartları ile de savaşan Champion, nitelikli bir reji performansı gösteriyor. Yönetmene En İyi Orijinal Senaryo ödülünü kazandıran film, Holly Hunter‘a En İyi Kadın oyuncu ödülünü kazandırırken, 11 yaşındaki Anna Paquin Oscar kazanan en genç ikinci yardımcı kadıncı oyuncu olarak tarihe geçiyor. Tuncay


Pulp Fiction (1994)


Amerika’dan Avrupa’ya Kaldırılmış Orta Parmak

Döneminin altın çocuğu Quentin Tarantino için Cannes macerası aslında pek de iyi başlamamıştı. Clint Eastwood başkanlığındaki jüri, o yılın favorilerinden Krzysztof Kieślowskinin yönettiği Trois couleurs: Rougeu es geçerek Ucuz Roman‘a ödülü takdim etti. Törende bulunan izleyiciler arasında bu kararı beğenmeyenler de vardı. Ödülü almak için sahneye çıkan film ekibi yuhalandı, hatta bir kadın “Bu bir skandal!” diye bağırdı ve bununla yetinmeyip üstüne bir de küfür etti.

Tarantino’nun cevabı ise orta parmak (https://www.youtube.com/watch?v=O_nepsbQXaA) oldu. Pulp Fiction’ın sinema tarihindeki etkisini görselleştirmek için bu hikayeden daha iyisi kurgulanabilir mi emin değilim. Tabii ki film yıllar içerisinde kültleşti, tabir-i caizse bağımsız sinemanın Citizen Kane’i haline geldi ve yaratıcısını Amerikan ve hatta Dünya Sineması’nın en önemli auteur yönetmenlerinden biri haline getiren süreci başlatmış oldu. Tarantino, Pulp Fiction ile Palmiye’yi kazanmasının yirminci yıldönümünde film ile ilgili bir sunum yapmak için Cannes’a yeniden geldiğinde başarısının sırrını da açıklamıştı. Yönetmenlik ve senaristlikteki yeteneğiyle doğru orantılı biçimde çılgın bir film izleyicisi olduğunu bildiğimiz Tarantino, filmlerini yalnızca kendisi için çektiğini belirtmişti. Yönetmenin rafine sinema zevki düşünüldüğünde kendisi için çektiği filmlerin başarısı hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.

Ayrıca eklemek gerekiyor ki QT’nin Cannes’daki tek olaylı filmi Pulp Fiction değil. 2009’da Christoph Waltz’a En İyi Aktör Ödülü’nü de kazandıran Inglourious Basterds festivalde oldukça karışık eleştiriler almış, hatta gösterimi sırasında bazı seyirciler tarafından yuhalanmıştı. Sinema kariyerine yakın zamanda nokta koymayı düşünen yönetmenin Cannes’da bir kez daha ortalığı karıştırma ihtimali çok yüksek olmasa da kendisi festivalin tarihine çoktan adını yazdırmış durumda. Ağustos 2019’da gösterime girecek Once Upon a Time in Hollywood ile sinema salonlarına geri dönecek Tarantino’nun en azından sıradaki filmi ile festivalde yer bulması ise beklenmiyor. Ziya


Underground (1995)



Emir Kusturica’nın 1995’de vizyona giren filmi Underground ona ikinci Altın Palmiye’sini kazandırmıştı. 2. Dünya Savaşı sırasında hedef olan ülkelerden olan Yugoslavya’da geçen film Marko’nun savaş sırasında halkın bir kısmını kandırarak vatanları için bir yer altı şehrinde silah üretimi yaptırmasını konu alıyor. Tabi bu durum savaş bittikten sonra da devam edince iş vatanseverlikten silah tüccarlığına kayıyor. Kandırdıkları arasında en yakın arkadaşı Blacky’nin de olduğu grubun hayatı bir mahzen oluyor.

Underground Kusturica sinemasının en önemli yapımları arasında, film komedi türünde servis edilmesine rağmen filmin başındaki savaş bölümü olarak geçen kısım savaşı tanımanız için güzel bir şekilde tasvir ediliyor. Genel hatlarıyla absürd komediye yakın bir duruş sergileyen film, sizi savaşların asıl kaynağına götürüyor. O da silah tüccarlığı. Kendi kültürünü Goran Bregovic’in muhteşem ezgileriyle beraber filmin ilk saniyesinden itibaren göstermesini bilen yönetmen sinema adına unutulmaz bir filme imzasını atıyor. Son olarak; “Kardeş kardeşi öldürmedikçe, o savaş savaş değildir.” Hürrem

 

Secrets & Lies (1996)


İngiliz yönetmen Mike Leigh‘in başyapıtı Sırlar ve Yalanlar, izleyicisine gücünü sadeliğinden alan bir dram vadediyor. Gerçek annesini yıllar sonra bulan siyahi bir kadının, kendisinden haberi olmayan aileye dahil olmasıyla bütün karakterlerin sırları ortaya dökülüyor. Leigh’in bir yönetmenlik gösterisine çevirdiği etkileyici sahneler, sinemadan çok modern bir tiyatro izliyormuşuz hissiyatı yaratıyor. Tiyatro kökenli yönetmenin özenli çalışmasına Brenda Blethyn‘in muazzam oyunculuğu da katılınca bu aile draması 90’ların önemli bir klasiği olarak sinema tarihine kazınıyor. Tuncay



Ta’m e guilass (1997)

Köklerinden Kopmamış Ulu Bir Ağaç

‘’Bir ağacı kök saldığı topraktan alıp başka bir yere taşırsanız, ağaç artık meyve vermeyecektir. Verse dahi meyveler ağacın asıl yerindekiler kadar lezzetli olmayacaklardır. Bu doğanın kurallarından biridir. Eğer ülkemi terk etseydim, ben de o ağaç gibi  olurdum.’’

İran İslam Devrimi’nin ardından birçok yönetmen arkadaşının aksine ülkesini terk etmeyen Kiyarüstemi’nin bu tercihinin nedenine dair sorulan soruya cevabı böyleydi. Usta yönetmen vatanına bağlılığının ödülünü Cannes Film Festivali’nin ellinci yıldönümünde İran’a tarihindeki ilk Altın Palmiye’yi kazandırarak aldı. A Taste of Cherry, intihar etmeye karar vermiş bir adamın bu eylemi gerçekleştirmek için kendisine yardımcı olacak birini aramak amacıyla İran kırsalında arabasıyla çıktığı yolculuğu konu ediniyordu. Prodüksiyon süreci oldukça sancılı geçen (yanan negatifler, bitmeyen kurgu, yönetmenin geçirdiği bir trafik kazası) film, o dönemin İran’ının dini ve siyasi iklimi düşünüldüğünde konusu açısından oldukça sakıncalıydı. Üstelik İran’da çekilen filmlerin ülke  dışına çıkarılmasının yasak olması da Kiyarüstemi’nin işini kolaylaştırmıyordu. Fakat film için bir istisna yapıldı ve özel bir izin alınarak son dakikada festivale yetiştirildi. Gösteriminin öncesinde yönetmeni, ardından ise kendisi ayakta alkışlanan film Michael Haneke, Wim Wenders ve Wong Kar-wai gibi önemli yönetmenlerin yapımları arasından sıyrılarak Shohei Imamura imzalı Unagi ile büyük ödülü paylaştı. Bu başarısının dışında kariyeri boyunca Zire darakhatan zeyton, Dah ve Copie conforme gibi filmleriyle sıklıkla festivalde yarışan Kiyarüstemi aynı zamanda defalarca jüri üyeliği de yaptı.

2016’da kaybettiğimiz Kiyarüstemi, son olarak geçen yıl festivalin yetmişinci yıldönümünde 24 Frames isimli deneysel çalışmasıyla ölümünün ardından Cannes’da yer aldı. Gerçeklik ile kurgu arasındaki bağı incelemeyi (bkz. Zendegi va digar hich, Nema-ye Nazdik) kendine görev edinmiş, ülkesinin kültüründen beslenen minimalist yaklaşımıyla sinema tarihine damga vuran yönetmen için Jean-Luc Godard “Sinema D.W. Griffith ile başlar Abbas Kiyarüstemi ile biter.” diyor. Sinemanın sonu konusunda Godard haklı mıdır bilemiyorum ama Kiyarüstemi’nin yokluğunun sinema dünyasında doldurulamayacak bir boşluk bıraktığı çok açık. Ziya



Unagi (1997)

Shoei Imamura; Oshima, Suzuki ve Shinoda ile birlikte, 60’lar Japon Yeni Dalgası’nın en önemli yönetmenlerinden biridir. Yapıtlarında toplumun görece alt kesimini, yeri geldiğinde sert bir şekilde sunan yönetmen, teknik anlamda da deneysel yöntemlere başvurur.

Kalabalık ve koşuşturmacalı şehir hayatının görselleriyle açılışını yapan film, beyaz yakalı Takuro’nun hayatına odaklanır. Takuro, eline nereden geçtiği belli olmayan bir mektubu okur. Mektupta eşinin kendisini aldattığı ve o her balığa çıktığında, eve bir adamın geldiği yazmaktadır. Eve gittikten sonra her zamanki gibi balığa çıkan Takuro, bu sefer eve erken döner ve eşinin kendisini aldattığına bizzat şahit olur. Bunun üzerine eşini öldürür ve karakola gidip kendisini ihbar eder. 8 yıllık mahkûmiyet hayatından sonra, 2 yıllık denetimli serbestlik şartıyla tahliye olur. Film bu noktadan sonra, kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışan Takuro’nun tuhaf hayatına odaklanır.

Takuro, 8 yılın sonunda, mental anlamda artık farklı bir kişidir. Arkadaşı olarak görebildiği tek canlı, hapiste bulup büyüttüğü yılan balığıdır (Unagi, Japonca ”yılan balığı” demektir). Bir berber dükkânı açan Takuro’nun hayatına tesadüfen, eşine çok benzeyen Keiko girer.

Imamura, filmin temel tonunu teknik anlamda çarpıcı öğelerle süsler. Takuro’nun halüsinasyon sekansları üzerinden gerçeklik duygusunu çarpıtan yönetmen, ayrıksı renk ve müzik kullanımıyla da anın izleyici nezdinde hissedilirliğini arttırır. İçerik bakımından alışıldık öğeler barındıran senaryoya rağmen film, işlenişteki marjinalliklerle farkını hissettirir. Filmin genel temposu kimi zaman ritmini yitirse de; bunun filmin bütüncül yapısına zarar vermediğini söyleyebiliriz.

Alışılmadık bir dram olan Unagi; toplumun birçok yönüne seslenen, cinsiyet rolleri üzerine saptamaları olan, etkileyici bir yapıt ve özellikle de Uzak Doğu Sineması’nı sevenler için kaçırılmaması gereken bir deneyim… Salih



Eternity and a Day/Mia aioniotita kai mia mera (1998)


“Benim bütün filmlerim biyografimin ve hayatımın birer parçası ve ifadesidir… Sonsuzluk ve Bir Gün, öteki filmlerimden daha fazla otobiyografik değildir ama; düşüncelerimden çok duygularımı ifade ettiği için daha şahsidir.” Bir röportajdan alıntı bu cümleler, Theodoros Angelopoulos‘un, Sonsuzluk ve Bir Gün için hislerini açıkça dile getirmektedir.

Theodoros Angelopoulos, Avrupa Sineması’nın en önemli hikâye anlatıcılarındandır. Entelektüel temeller üzerine kurduğu sineması ve ana karakterleri ele alış biçimi, sinemada kendine has bir üslup oluşturmasını sağlamıştır. Sonsuzluk ve Bir Gün de; yönetmenin bu anlatı dilini yine sıkça hissettiğimiz, masalsı bir başyapıt.

Alexander, ciddi bir rahatsızlığı olan ve bir gün sonra hastaneye yatması gereken, tanınır bir yazardır. Hastaneye yatmadan önce, yapması gereken birkaç şey için evinden ayrılan Alexander, vefat eden eşi Anna’dan kalan mektupları vermek ve köpeğini emanet etmek için kızının evine doğru yola çıkar. Bu sırada, yolda arabasının durduğu esnada, camını silmeye çalışan mülteci bir çocuğu da polis elinden kurtarır. Film bu noktadan itibaren, Alexander ve adını öğrenemediğimiz mülteci çocuğun bu bir gün içinde yaşadıklarını konu alır.

Angelopoulos, anlatısında özellikle sınır metaforu üzerinde durur. Zamana yönelik sınırlar, iki farklı zaman diliminin iç içe geçmesiyle kaybolur. Okunan mektuplarla ve anlatılan hikâyelerle; adeta zaman yolculuğuna çıktığımız filmde, zamana göre değişen ve değişmeyen unsurlar üzerinden oluşan kontrast, anlatıyı çarpıcı kılar. Kamerayı neredeyse hiç stabil görmezken, yakından panoramiğe kadar değişebilen planlar da filmdeki yolculuk hissini güçlendirir.

Sonsuzluk ve Bir Gün, Eleni Karaindrou‘nun muhteşem piyano resitaliyle, iç açıcı manzaralar eşliğinde ruhu besleyen şiirsel bir senfoni… 

– Yarın ne kadar sürer diye sormuştum Anna, hatırladın mı?
+ Sonsuzluk ve bir gün kadar.
– Duyamadım?
+ Sonsuzluk ve bir gün kadar …    Salih



Rosetta (1999)


Jean-Pierre
ve Luc Dardenne’i toplumsal sorunlara odaklanan yönetmen kardeşler olarak tanıyoruz. Son olarak La fille inconnue ile karşımıza çıkmışlardı. Yönetmen kardeşleri ön plana çıkaran L’enfant (2005), Rosetta (1999) ve The Son (2002) gibi filmleri düşündüğümüzde La fille inconnue zayıf bir yapım olarak nitelendirilebilir. Filmografilerinde iki Palme d’Or’lu yapım var. Bunlardan biri Rosetta, diğeri ise L’enfant.

Rosetta işsiz ve alkolik bir annenin bir kızıdır. Babası hakkında neredeyse bir şey bilmediğimiz Rosetta ise annesinin iş aramama arzusuna inat iş aramaktadır. Film Rosetta’nın deneme, staj süresinin dolduğu ve bu sürenin sonunda işten çıkarıldığı bir sahne ile açılıyor. Film boyunca Rosetta oradan oraya debelenir. Kendine uygun bir iş aramaktan ziyade nerede iş söz konusu ise Rosetta oradadır. Ama hiçbir işte kendine bir yer bulamaz. İşsizlikten kaynaklı parasızlık canına tak etmiştir. Bir işe girebilmek için başkasının ekmeğine göz koymaktan kendini alamaz konuma gelmiştir.

Dardenne Kardeşlerin mihenk taşı olan Rosetta bir genç kızın yaşadığı işsizlik üzerinden çaresizliğini, ailevi sorunlarını sıradan bir şekilde, olması gerektiği gibi doğal bir üslupla kameraya alınıyor. Film içindeki Rosetta’nın yaşadığı doğal süreç gerçek hayattan bir kesit gibi seyirciye geçmesini biliyor. Hürrem


Bir Cevap Yazın