Ana Sayfa Eleştiriler First Reformed (2017): Çaresiz Aktivistin Panzehiri Sevgi

First Reformed (2017): Çaresiz Aktivistin Panzehiri Sevgi

First Reformed (2017): Çaresiz Aktivistin Panzehiri Sevgi 7.6
0
Oğlunu askere kendi eliyle gönderen ve onu kaybeden, sonrasında ailesi dağılan ve dolayısıyla kendisi de dağılan bir adam hayata tutunmanın yolunu Hristiyan dinine bağlanmakta bulur. Oğlunun ölümü sonrası Reverend Toller isimli bu adam First Reformed adlı bir kilisede papazlık yapmaya başlar. Hayatını düzene soktuğunu zannettiği bir dönemde kendisi gibi (farklı bir sebepte ötürü) dağılmış Michael ile karşılaşır. Michael ve Mary evli bir çifttir ve Mary 20 haftalık hamile bir anne adayıdır. Kendisi dinine bağlı, hayatı seven, yaşamayı bir lütuf olarak gören birisiyken Michael tam tersine yakın gelecekle alakalı birçok kaygısı olan ve bu gezegene bir çocuk getirmenin ahlaki tarafıyla kafasını bozmuş bir aktivisttir. Geçmiş yıllarda birçok protestoya katılan Michael yaptığı araştırmalarda görür ki 2050 yılında deniz seviyesi yükselecek, dolayısıyla bazı deniz kıyısı bölgeler sular altında kalacak, sıcaklıklar ve kuraklık artacaktır. Dünyanın, çevreyi kirleten insanlar yüzünden yaşanacak bir yer olmaktan çıkmaya başlayacağını düşünür. ‘‘Böyle bir dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğru?’’ diye sorar papaza. Öylesine ahlaklı bir insandır ki gelecekte çocuğunun yüzüne nasıl bakacağına dair duyduğu endişeyi ona anlatır. Papaz ona bir canlının doğumunu engellemenin ayrıca ne kadar doğru olduğunu aktarır. Seçimi tek başına yapamayacağını söyler ve gelecekte ne olacağını bilemeyeceklerini dile getirip onu rahatlatmaya çalışır. Fakat kendisi de akşamları kendi kendine yüzleşmesini sağlayan mektuplarda anlattığı gibi Michael’a anlattıklarında samimi değildir. O da içinden mevcut düzenin dinin önerdiği ahlaki yaşamın hayata geçmesini engelleyen dinamikler içerdiğinin farkındadır.

Film bu noktada ve daha birçok sahnede kapitalizm, Hristiyanlık ve hatta diğer birçok dinin yaşadığı gerilime parmak basar. Toller öylesi bir düzenin içindedir ki kendisine göre, inandığı dine göre, inandığı Tanrı’ya göre doğru olan şeyi öğütlemesini engelleyen bir sistemle karşı karşıyadır. Çünkü bir papazın aktivist olması, yaşanan kirliliği protesto etmesi, onun mesleğini icra ettiği ve birçok insanın ibadet ettiği kilisesine yardımlar yapan milyarderlerin işine gelmeyen şeyler söylemesi anlamına gelmektedir. Yeni toplumsal hareketlerin kaynağı olan aktivistler kendilerini kozmopolitan vatandaş gören herkestir. Dünyayı evi gibi gören bu azınlık, devletin ilgi alanında olmayan çevre kirliliği, toplumsal cinsiyet gibi sorunlarla boğuşur. Marx’a göre devlet her zaman kapitalistlerin elindeki bir aygıttı. Milyarderlerin yaptıklarını, kazançlarını meşrulaştırmak dışında başka bir amaçla kurulmamıştı. Devlet sadece ekonominin iyi olmasını amaçlayan, ülke bütünlüğünü sağlayan bir araçtı. Bu yolda çevrenin kirlenmesiyle, farklı insan gruplarının istekleriyle ilgilenmedi. Elbette günümüz devlet kavramı Marx’ın sınırladığı çerçeveyle açıklanamaz. Fakat yine de devletin milyarder elitlerin etkisinde kaldığı gerçeğini az çok kabul eden herkes bu durumda bir seçim yapmak zorunda kalındığını görüyor. Papaz olup aynı zamanda aktivist olamazsın yoksa mesleğini kaybedersin.



Filmde beni çeken en önemli kısım bu gerilimin veriliş şekliydi. Michael doğayı o kadar önemsiyordu ki, yıllarca yaptığı protestolar çözüm getirmeyince psikoloji bozuldu ve intihar etti. Önce Michael’ın anlattıklarından sonra da onun yaşadıklarından etkilenen Reverend aynı yolda bir psikolojik yolculuğun içinde buldu kendini. Ya sadece kar odaklı yaşayıp dini yanlış tanıtacaktı ya da Tanrı’ya ve onun yarattıklarına önem verip sade bir hayat yaşayacaktı. Fakat sistemin güçlü dinamiklerinden dolayı ve azınlıkta olması sebebiyle sesini yeterince çıkaramayacaktı. İçindeki bir türlü çıkamayan bu çığlık tıpkı Michael’da olduğu gibi bir yerde patlayacaktı. En azından başka bir yol göremiyordu. Bu dünyada bir şeyleri değiştiremeyeceğini anladığı anda (bir yandan hastalığının verdiği rahatlıkla belki de) farkındalık yaratmak, bu kötülük içinde daha fazla acı çekmemek ve olanları görmezden gelenleri cezalandırmak için kilisede kendini patlatmaya kafayı koymuştu. Fakat filmin bir başka işlediği kavram olan ‘sevgi’nin nasıl film boyunca filizlendiğini ve çiçek açtığını finalinde görmüş olduk. Michael’ın ani ölümüyle beraber bir başka psikolojik bunalıma giren kişi de Mary idi. Fakat Mary yaşamak istiyordu ve bunu sağlayacak bir dala tutunmanın peşindeydi. Papazın düşünceleri, hayata bakış açısı onla oldukça uyumluydu. Mary, Toller ile beraber Michael’daki çaresizlik hissiyatını yaşama sevince çevireceğine inanıyordu. Toller da uzun yıllar çektiği acılardan sonra aradığı huzuru Mary’nin sevgisinde bulacağını anlamıştı. Üst üste yatıp birbirlerine uzunca baktıkları, el ele tutuştukları sahnede her ikisi de dünya üzerinde kısa bir tur atmışcasına özgür hissediyordu. Ancak Toller belki de bu ilişkinin gideceği yönü net göremediğinden onu bir kenara atıp hayatını hiçe sayarak amacını gerçekleştirmek uğruna planlar yaptı. İntihar edeceği kiliseye gelmemesi için Mary’yi ısrarla uyarmasına rağmen onun gelmesi planları mahvetmişti. Yeni planda sessiz bir şekilde ölmenin hesaplarını yaparken onu karşısında görünce fark etti ki çözüm bu değil. Belki de dünyayı gerçekten değiştirebiliriz. Fakat bunun için değiştirilmesi gereken şeye karşı oluşturulan bilinç yetmez, aynı zamanda sevginin gücüne de inanmak gerek. Kapitalizm ve din gerilimini film boyunca veren yönetmen Paul Schrader aslında en önemli mesajını sona saklamış ve sevginin gücünü insanlara aşılamak istemiş.

Puanlama

7.6

7.6
Kullanıcı Oyu: ( 5 oylar ) 6.2

Anıl Meydan 14 Aralık 1996'da doğdum. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okuyorum. Sinema hayatımda önemli bir yer kaplıyor. Insanların sinemayla ilgilenmelerini sağlamak ve filmler hakkında izleyiciye bilgi vermek en büyük gayelerimden biri.

Bir Cevap Yazın