Ana Sayfa Eleştiriler Da 5 Bloods (2020): Kanlı Altının Aklanışı

Da 5 Bloods (2020): Kanlı Altının Aklanışı

Da 5 Bloods (2020): Kanlı Altının Aklanışı 6.0
0
Spike Lee’nin yeni filmi Da 5 Bloods, 12 Haziran’da Netflix ekranlarında gösterime girdi. Amerika’dan neredeyse tüm dünyaya yayılan Black Lives Matter eylemleri ve corona virüsü sonucu bu sinema yılında gösterime girecek birçok filmin ertelenmesi, Da 5 Bloods’un yolunu daha çok gözlememize sebep oldu. Tabii ki bu filmi izlerken 1 ay önce ki halimizle izlemediğimiz aşikar ancak Lee filmi yaparken bu tarihi eylemler gerçeklememişti. Ben tarzının yine de çok değişeceğini sanmıyorum. Da 5 Bloods, Vietnam’da savaşmış dört siyah arkadaşın, ölen arkadaşları ve ekip liderleri Stormin’ Norman’ın cenazesini almaya Vietnam’a gelişleriyle başlıyor ancak bu 4 kan kardeşini tekrar bir araya getiren bir başka “kanlı” sebep var bu da altın. Bu altının arayışı içerisindeyken, karakterlerin geçmişteki operasyon anlarını ve özellikle Paul ve Otis’in yan hikayelerini görüyoruz. Bu açıdan da filmin ilk çeyreğini başarılı sayabiliriz ancak sonrasında işler sarpa sarmaya başlıyor.

Bu yazıyı yazmadan bir süre önce Chris Marker’ın belgesel filmi Sans Soleil’i izledim, filmin felsefi ve politik yanları çekildiği coğrafyanın da katkısıyla Chris Marker’ın kurgu mektuplarında birçok Apocalypse Now referansı vardı, sorduğu soruları, verdiği örnekleri Coppola’nın filmiyle derinleştiriyordu. Da 5 Bloods’da birçok filme referans veriyor Apocalyse Now, The Treasure of the Sierra Madre ve The Bridge on the River Kwai bunlardan bazıları. Sans Soleil’in aksine bu referanslar ve onlar üzerinden oynanan senaryo oyunları başarılı değil hatta filmin bir yerinde çok demode bir şekilde karakterler arasında Rambo siyah olsaydı ne olurdu diye bir tartışma geçiyor. Paul ve Otis’e tekrar dönersek, Paul artık klişeleşen Trump’a oy veren siyah olarak karşımızda, ayrıca TSSB ’na sahip bir karakter ama bu durumun derinliği yeterince aktarılamıyor hiç değilse karaktere bir empati besleyemiyoruz. Paul üzerinden o kadar çok şey aklanıyor ki, ilki bu klişe konu Trump’a oy veren siyah aklaması, onun uğruna savaştığı Amerika’dan bir şey alamayışı onun kendini aklaması oluyor ve son çare Trump’ın sloganına sığınıyor, Paul başarısız bir savunma yapsa da aslında siyahların çaresizliğine bir yansıma oluyor bu savunma. Yine de öyle bir ihtivası var ki, hadi bunu da ekleyelim gibi olmuş, bu klişe belki karaktere daha iyi oturtulsa bir orijinallikte gayet tabii yaratılabilirmiş aslında.

Otis’in ise filmde bir diğer derinlik olarak ortaya konulan Tiên ile ilişkisi ve çocuklarıyla, siyahlar ve Vietnamlılar üzerinden kurulan bir bağdaşıklık var. Lakin öyle ki bu ilişkinin de yansıtılışı yüzeysel, iki karakterin bu bağı çok daha iyi işlenebilir ve hikayeyi besleyebilirmiş ancak senaryonun acelece bir diğer noktaya geçme isteği buna engel oluyor. İlk bakışta filmin bu temposunda normal olarak görsek de sonradan bu yüzeyselliklerin tamamı birbirinden kopuk bir hikayeyi yaratıyor. Bu 5 kan kardeşinin Vietnam’da yaptıkları ve yıllar sonra bu kanlı altını arayışlarını bir şekilde vicdani olarak iyi bir şey haline getirmek için o kadar çabalanıyor ki, tarihsel olarak nelerin nelerle karıştırıldığının bir takibi kalmıyor. Filme Fransız Hedy karakteri üzerinden, hem Amerikalı kimliği hem de bu karakterlerin eylemleri aklanmaya çalışılıyor, bir yandan da kolonyal tarih ve Amerika’nın gelişi üzerinden bir eleştiri var. Filmin sonunu düşünürsek, bu kopukluğu toparlamak ve filme inanmak çok zor. Çünkü ne yaparsak yapalım Paul’un Walter E. Kurtz vari sonuna rağmen, filmin asıl sonu bizi hem politik açıdan hem de hikaye bağlamında boş bir romantizm ile baş başa bırakıyor.

Eskinin kendini yeniye bıraktığı bu zamanda 1989 tarihine, Spike Lee’nin en iyi filmlerinden Do the Right Thing’e dönüp, onun radikalliğini ele alırsak, Da 5 Bloods’un içinde bulunan imgelerle birlikte orta yolculuğa savruluşu ve verdiği mesaj tek başına filmi başarısız kılıyor. Kanlı altın arayışının, film boyunca desteklenen imgelerle aklandığı yetmezmiş gibi, filmin sonunda buradan gelen paranın Obama imgesi altında reformist kurumlara pay edilişinin mutlu son olarak pazarlanışı, bu politik filmin son 1 ay içerisindeki gelişmelerle kanıtlanan günümüz gerçekliğinin tamamıyla dışında bir yerde bittiğini görmemize yetiyor. Film güncel Amerikalı kimliğini alaşağı eden, artık bu sistemin karşısında savunma pozisyonundan çıkıp, sınıfsal kimliğiyle de birlikte Amerikan sokaklarını dolduran güncel eylemliliğin oldukça gerisinde.

Filmin senaryosu aslında Vietnam’da savaşan 4 beyaz askerin altın arayışı ile alakalıymış ancak Oliver Stone projeden çekilince, askıya alınmış. Spike Lee ve Kevin Willmott bu senaryoyu eksen alıp yeniden yazmışlar, sorunların kaynaklarından biri de budur belki. Çünkü tüm bu aklamaların başı sonu yok, onlara rehberlik eden eski bir güney ordusu üyesinin oğlu olan Vinh, filmin devamında Desroche’nin adamlarıyla olan savaşta 4 kan kardeşinin yanında kalıyor. Ve Desroche’nin adamlarını şeytanileştirmenin bir yolu da onların başını kuzeyli gibi göstermeyle oluyor. Bana göre sorunun ana kaynağı ise Lee’nin tüm bunları her zaman olduğu gibi sevgi ve nefret üzerinden temellendirmesi. Bunu direkt filmin asıl meselesi yaparsanız da elinizde böyle sorunlu bir metin kalıyor maalesef. Filmin bana göre en başarılı aralığı ise mayın sahneleri. Burada The Treasure of the Sierra Madre göndermesi öne çıkıyor, Eddie’nin mayına basıp ölüşü, Paul’un oğlunun hepsinin payıyla mayından kurtuluş anı belki filmin bir çıkış noktası olabilecekken buradan sonrası filmin hayal kırıklığı yaratan sonuna gidiyor. Paul’un ölüm şekli dışında filmin kalanı maalesef bize The Treasure of the Sierra Madre’nin sonu gibi acı dolu gülüşler bırakıyor, beklentilerimiz suya düşüyor Howard gibi elimizde kalan tek şey gülmek ve önümüzde akıp giden yaşama bakmak oluyor. Ne de olsa Amerikalı siyahların tarihi ilerleyecek rüzgarı bir şekilde buluyor, hem de istedikleri bir savaşın içinde.

Puanlama

6.0

6.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Anıl Boydağ Ankara’da yaşayan, Sosyal Antropoloji mezunu sayılacak bir bireyim. Sinema olmadan bir hayat, tahayyül edemeyecek noktaya ne zaman geldim bilmiyorum, zamanla yazmaya da başladım.

Bir Cevap Yazın