Ana Sayfa Röportaj Kısa Film Yönetmeni Levent Demirci ile Röportaj

Kısa Film Yönetmeni Levent Demirci ile Röportaj

Kısa Film Yönetmeni Levent Demirci ile Röportaj
0

Kısa filmleriyle tanınan,  Levent Demirci ile yapmış olduğumuz röportajda; sinema sektörü ve gelecekte gerçekleştireceği projeler üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.

Levent Bey öncelikle röportaja vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Klasik bir soru ile başlamak istiyorum, sizi tanıyabilir miyiz? Sinema sevdasına kapılmadan önce neler yapıyordunuz, sizi kısa film çekmeye iten şeyler nelerdi, nasıl başladınız senaryolarınızı yazmaya?

İsmim Levent Demirci, 30 Aralık 1974 Bursa doğumluyum. Babam Bursa’da ve Türkiye’nin birçok yerinde sinema işletmeciliği ve film dağıtımı yaptı. 2002 yılında sağlık sorunlarının da zorlamasıyla sektörü tamamen bıraktı. Ben de hâlihazırda Bursa’da bir tekstil firmasında pazarlama müdürüyüm. Çocukluktan itibaren sinema salonlarında büyüdüğüm için içimdeki sinema aşkı yüzünden eğitimimi bile yarıda bıraktım. Uzun yıllar vizyona giren tüm filmleri direkt perdeden izledim. Bu kadar izlemek, bu büyülü dünyaya âşık olmama vesile oldu ve kendi hikâyelerim oluşmaya başladı. Bu anlamda 2007 yılında ilk kısa filmimi çektim. Bugüne kadar tam sekiz kısa film yaptım.

 Son kısa filminiz “Vicdan”dan konuşmak istiyorum biraz. Tutunmak Kısa Film Festivali’nden “Mansiyon Ödülü” ile döndünüz. Mülteci sorununu ele alan bu festivaldeki  deneyimlerinizi paylaşır mısınız? Nasıl bir festival geçirdiniz?

Son kısa filmim “Vicdan”, Tutunmak Film Festivali’nde “Mansiyon Ödülü”ne değer görüldü. Filmin çekim aşamasındayken internetten mülteci temalı festival ilânını görünce, hikâyemiz de temayı desteklediği için, tamamen bu hedefe odaklandık ve başardık. Festival süreci de heyecanlı geçti. Film için Bursa’da yaptığımız gala gösterimi ile festival galasının aynı tarihlere denk gelmesi de ayrı bir heyecan oldu bizim için. İki sevinci de aynı zamanda yaşadık. 

“Vicdan” filminde Suriyeli bir mülteci kadının hayatından kesitler izliyoruz. Bu hikâyeyi nasıl oluşturdunuz, gerçek bir olaydan mı esinlenildi yoksa sizin hayal gücünüzün eseri mi?

“Vicdan” filminde Suriyeli bir mülteci kızın hikâyesi anlatılıyor. Aslında Bursa’da, özellikle içinde bulunduğum tekstil sektöründe Suriyeli mülteci çalışan çok fazla. Ben de bir firma ziyareti sırasında rastladığım bir Suriyeli genç kızdan esinlenerek hikâyeyi yazdım. Hikâye tamamen benim kurmacam. 



Filmde Cahit Kaşıkçılar ile çalıştınız. En son kendisini Onur Ünlü’nün “Manyak” filminde izlemiştik. Sette Kaşıkçılar, diğer oyuncular ve ekiple ilişkiniz nasıldı? Hangi metotları tercih ediyorsunuz? Oyuncuların doğaçlama yapmalarına izin veriyor musunuz yoksa senaryoya mı sadık kalıyorsunuz?

Filmde Cahit Kaşıkçılar ve Bursa Devlet Tiyatrosu oyuncularından Cansu Yılmaz ile çalıştım. Özellikle Cahit Bey ile son derece keyifle çalıştık. Kendisinin muhteşem bir oyunculuk ahlâkı var. Bence değerini bulamamış nadide oyunculardan birisi. Oturması, kalkması her şeyiyle tam bir beyefendi. Hiçbir şekilde itiraz etmiyor, fikirlerini söylüyor ama asla yönetmenin işine karışmıyor ve set acayip akıyor.  Diğer bir oyuncumuz Filiz Soyluoğlu ise mükemmel bir performans sergiledi, birlikte çalışmaktan çok zevk aldım. Ben senaryoyu çekimden tam 120 gün önce verdim tüm ekibe, bu süre boyunca ekipten bütün arkadaşlarla görüştük, fikir alışverişinde bulunduk. Aslında ben konunun dışına çıkmamak şartıyla, birkaç temel haricinde doğaçlamaya izin verdim ve bu da filmi daha keyifli hâle getirdi. Hem çekim aşamasında hem de filmi izlediğimde ne kadar doğru bir tercih yaptığımı anladım.

Levent Bey “Vicdan” ve izlediğim diğer kısa filmlerinizin yapımcılığını, değerli sinema emektarı Nizam Eren’in üstlendiğini görmekteyiz. Bu birliktelik nasıl oluştu, yapım öncesi çalışmalarınız kendisiyle nasıl gerçekleşiyor?

Değerli ağabeyim Nizam Eren, eski bir baba dostu. Özen Film’in genel müdürlüğünü yaptığı yıllarda babamla yolları kesişmiş. Ben de yıllar sonra kısa filmlerim için destek almaktayım.

“Vicdan” filminde anlattığınız, ülkemizde yaşanan mülteci sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz? Filmde de belirttiğiniz gibi birçoğu kötü şartlarda yaşıyor. Nur karakterindeki gibi olanlar için şanslı kesimden diyebiliriz çünkü Nur’un işi var, bir düzen kurmuş. Ama kayıt dışı olan, sokaklarda yaşamak zorunda kalmış birçok mülteci de bu ülkenin bir gerçeği. Türkiye bu sorunu çözebilecek mi, ilerisi için neler söyleyebilirsiniz?

“Vicdan” filminde de anlattığımız üzere mülteci sorunu maalesef sadece bizim değil, tüm insanlığın ortak sorunu. Bu hayatta hiçbir şeyin garantisi yok, bir gün sağlıklı ve mutlu yaşarken aniden beyindeki bir kan pıhtısından bir ömür boyu yataklara düşebilir veya her şey güllük gülistanlıkken bir doğal afet her şeyi mahvedebilir. Bugün o insanların başına gelenler, yarın elbet bizim de başımıza gelebilir. Biz nereye gideriz, ne hâllere düşeriz, meseleye bir de buradan bakmak lazım. Nur tabii ki şanslı; üniversite bitirmiş, işini severek yapıyor. Ama savaş, annesini de babasını da almış, kardeşini yatağa mahkûm etmiş. Bu gibi örnekler maalesef günümüzde çok fazla…

Bir önceki kısa filminizde de “Maskeli Beşler” serisinden tanıdığımız Melih Ekener ile çalışmıştınız. Ekran önünde olan bu tanıdık oyuncuları, filmlerinize nasıl dahil ediyorsunuz? Oyuncu seçimi aşamaları nasıl gerçekleşiyor?

 2011 yılında yaptığım “Hayat” isimli kısa filmde “Maskeli Beşler” ve “Hababam Sınıfı” gibi filmlerden tanıdığımız Melih Ekener ile çalıştım. Melih abiyle Nizam Eren sayesinde tanıştık. Tabiri caizse Nizam abi sırtlandı Melih abi ve Hilal Hanım’ı. Bursa’da üç gün boyunca hem film çektik, hem de güzel anlar yaşadık. Aslında 2008 yılında yaptığım “Başka Bahar” isimli kısa filmde Orhan Gencebay müziklerinin kullanılmasına özel izin verdi. 2009 yılında yaptığım “Sızı” isimli kısa filmde televizyon dizilerinden tanıdığımız Ayşegül Günay ile hemen ardından 2010 yılında ise “Aldatmak” isimli kısa filmde ise güzel oyuncu Sibel Dilan Kalço ile çalıştım. Oyuncu seçimlerinde çok titiz davranıyorum. Ancak ilk kez “Vicdan” filminde kötü bir tecrübe yaşadım. Bunu da nazarlık olarak adlandırıyorum. 


Bildiğiniz gibi sinema çok maliyetli bir sanat dalı. Her ne kadar 5-10 dakikalık kısa filmleri bir çırpıda izlesek de, bu filmlerin yüklü maliyetleri oluyor. Filmlerinizi çekerken fon desteği alıyor musunuz? Kültür Bakanlığı’na hiç başvurdunuz mu? Sponsor desteği sağladınız mı? Genel olarak ekonomik sorunları nasıl hallettiniz? Bir sonraki projenizde kitlesel fonlamalardan (Fongogo, Indiegogo) faydalanacak mısınız?

Bilindiği üzere çok pahalı bir sanatla uğraşıyoruz. Ben bugüne kadar yaptığım sekiz kısa filmde hiçbir fon desteği kullanmadım. Bursa’da çalıştığım sektördeki iş adamlarından ve kurumsal firmalardan aldığım sponsorluk desteğiyle filmlerimi çektim ve bu konuda Bursa’da bir havuz oluşturdum. Kısmetse önümüzdeki dönemde de uzun metrajımı yine sponsor desteğiyle, imece usulü çekmeyi planlıyorum.

Türkiye’deki film festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz Levent Bey? Sizce yeterliler mi? 10 sene öncesine göre bir gelişme var mı? Sizin takip ettiğiniz festivaller oluyor mu? Filmografinize baktığımızda 2. El Kısa Film Festivali’ne filmlerinizi göndermişsiniz. 2. El Kısa Film Festivali başka festivallerin seçkisine giremeyen filmlerin yarıştığı, önemli bir organizasyon. Bu ve bunun gibi birçok festival, yönetmen dostu ama sayıları az. Festivallerin daha kalıcı olması ve seslerinin duyulması için sizce neler yapılmalı?

Ben filmin yarıştırılmasına biraz karşıyım. İyi olan, güzel olan elbette takdir edilmeli ama ülkemizdeki festivaller maalesef bu konuda biraz ayrımcı. Şöyle ki; hep aynı jüriler, hep aynı yönetmenler, uzun metraj da olsa kısa metraj da olsa sistem aynı. Düşünebiliyor musunuz; teması kadın olan bir festivalde, çok önemli bir yönetmenimizin töre cinayetini anlatan filmi, dokuzda sıfır oyla festivale kabul edilmiyor. Böyle bir sistemin adil olduğuna nasıl inanabilirsiniz? O kadar emek veriyorsunuz ve filminiz hiç izlenmeden çöpe atılıyor. Bunlar da yaşanıyor festivallerde; sonra gelin böyle bir ortamda sanatınızı icra edin, imkânsız! 2. El Kısa Film Festivali’nde ön eleme yok, direkt seçkidesiniz, Ben ödül meraklısı değilim ve bir derdim var, bunu da sinema yoluyla anlatıyorum. Ne kadar kişiye ulaşırsam, benim için başarı budur. Bu anlamda herkesin emeği zayi olmasa, seçkiye girse, izleyiciyle buluşsa, ödül almasın ama izlensin perdede dönsün yeter bence. Emek verilen her eser başlı başına ödülü hak etmiştir.

Kısa film yönetmeni olarak başka kısa filmcileri takip ediyor musunuz? Son zamanlarda beğendiğiniz kısa filmler ve yönetmenler var mı? Uşak Kanatlı Denizatı Film Festivali’nin ilk olarak gerçekleştirdiği, filmlere telif ödenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Az önce de belirttiğim gibi; herkesin emeği çok değerli, isim olarak ayırt etmem, hayallerini yoktan var ediyorlar, bu birçok ödülden de kıymetli. Uşak Kanatlı Denizatı Festivali’nin bütün filmlere telif ödemesi de takdire şayan. Aslında özellikle Büyükşehir belediyeleri bu tarz organizasyonlara el atmalı, teşvik etmeli.

Levent Bey, vaktinin çoğunu sinema salonlarında geçirmiş biri olarak size sormak istiyorum: Avm sinema kültürünü nereye konumlandırıyorsunuz? Birçok sinema salonu yıkıldı, kalan bir avuç sinema salonu da Avm sinemalarına karşı ayakta durmaya çalışıyor. Anadolu’nun birçok şehrinde sinema salonu dahi yok. Yeni nesil bu konuya nasıl bakıyor bilmem ama her kapanan sinema salonu için, çocukluğumuzun o masum hayallerinin de silindiğini düşünüyorum. Bazı iyi örnekler de yok değil, mesela Beyoğlu Sineması kapanmaktan kurtuldu. Sinema Kartı projesiyle bir nevi kültürü ayakta tuttular. Sizin görüşlerinizi merak ediyorum. Bu konu hakkında söyleyecekleriniz var mı?

İşte benim kalbimdeki yara da bu sinema salonları. 1989 yılında film ithalatının serbest bırakılmasıyla birlikte yabancı film dağıtım şirketleri pazara girerek, sinema salonlarında da köklü bir değişikliğe gittiler. İlk iş olarak semt sinemalarını bitirdiler; Avmlere taşıdılar ve bu sonun başlangıcı oldu. 800 ila 1000 kişilik devasa sinemalar, yerini Avmlerin içinde küçücük cep salonlarına bıraktı. Şimdilerde 35 mm makineler yerini Dcp sistemine bıraktı ve bence bir dönemi tarihe gömdü. Tıkırtısında uyuduğum 35 mm bobin seslerinin yerine, kıytırık bir flaş bellekten film izliyoruz. Baba mesleği sinema makinistliği tarih oldu. Biz dişimizi 35 mm filmlerle karıştıranlardanız. Eskiden, sadece gelecek program fragmanlarını izlemek için sinemaya gelen insanlara şahit oldum. Ama şimdi insanlar sinemaya gitmiyor, maalesef yakında tamamen bırakacaklar. Çünkü İp Tv’den evlerinde izleyecekler vizyona giren filmleri ve sinema salonları da tarihin tozlu sayfalarında yer alacak.

Sinema bir ekip işi. Bir araç motorunun mekanik sistemi gibi bakabiliriz buna. Her hangi bir parçanın teklemesi, tüm araca sirayet edebilir. Siz filmlerinizde çalıştığınız ekibi nasıl belirliyorsunuz, beraber çalışırken nelere dikkat ediyorsunuz? Mesela filmlerinizin kurgusunu siz mi yapıyorsunuz, yapmıyorsanız kurgucunuz ile nasıl bir iletişim halindesiniz?

Sinema kesinlikle bir ekip işi. Ben bu konuda biraz şanslıyım. Çevremde bana inanan insanlar var. Kayseri’de yaşayan, birlikte çalıştığım filmlerimde kurguyu emanet ettiğimiz Erdal Çaylak var. Bursa’da bu işe gönül vermiş bir avuç insanla bir ekip ruhu içerisinde çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.

8 kısa film çektiniz bugüne kadar. Filmlerinizde hangi konuları ön plana alıyorsunuz? Hangi sorunları izleyici ile buluşturma gayesindesiniz?

Ben filmlerimde genel olarak kadın hikâyelerini anlatırım; onların sorunlarına değinmek, hakkettikleri saygıyı ve değeri vermek güzel. Ben klâsik Yeşilçam kalıplarıyla kadın filmleri çekiyorum.

 Bu zamana kadar hep kurmaca filmler çektiniz. Diğer türlere girişecek misiniz? Mesela sizden belgesel görebilecek miyiz? Sözü açılmışken belgesel yapımları hakkında ne düşünüyorsunuz? “Kurbağa Avcıları” ve “Benim Varoş Hikâyem” gibi güzel belgeseller çekildi son zamanlarda, bunları ya da başka belgeselleri izleyebildiniz mi?

Son zamanlarda gerçekten kaliteli belgeseller yapılıyor. Ben de eğer vakit bulabilirsem Yeşilçam Uludağ’da Uludağ’ın plato olarak kullanıldığı Yeşilçam filmlerini izleyiciyle buluşturmak istiyorum.

Gelecek projeleriniz hakkında ön bilgi alma şansım var mı? Ufukta bizleri bekleyen bir uzun metraj projesi olur mu? Sinema salonları, gişe rekortmeni filmler dışındaki yapımların izlenme oranları ve girdikleri kopya sayısı göz önüne alınırsa sizce uzun metraj bir intihar değil midir? Bu düşüncelerime katılıyor musunuz?

Benim de sıradaki projem bir uzun metraj. Yine bir kadın filmi. Çok önemli bir toplumsal yara; bilinen ama hiç konuşulmayan konular. Tabii ki zor ama kısa filmleri nasıl yaptıysam uzun metrajda da aynı titizlikle çalışacağım. Gerekirse sponsorların kapısında yatıp bu filmin bütçesini oluşturacağım ve minimal bir bütçeyle imece usulü ile filmimi çekeceğim.

Levent Bey son olarak kısa film çekmek isteyen sinema öğrencileri ve sinema sevdalılarına ne söylemek istersiniz, tavsiyeleriniz var mı?

Kesinlikle ve kesinlikle hiçbir arkadaşım hayalinden geri kalmasın, aklına geleni kağıda döksün ve niyetine girsin. İnanın gerisi geliyor. En önemlisi de; inandıkları yolda yanlış yapmaktan asla geri durmasınlar, zira yanlış yapmadan doğru bulunmuyor…




Umut Uçan Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor : Sinemadan çıkmış insan. Yusuf Atılgan'ın tarif ettiği o insan şuan 27 yaşında. Sinema bölümünden bu sene mezun olacak. Senaryo yazıyor, belgesel projeleri var. 900 bölümdür devam eden One Piece animesinin müptelası. İdeallerini gerçekleştirmek için elinden geleni yapıyor. Bu emellerini yerine getiremezse evine geri dönecek. Gerçek evi olan sinema salonlarına.

Bir Cevap Yazın