Ana Sayfa Eleştiriler Thelma (2017): Manipülasyon Parantezinde Marjinal vs Muhafazakar

Thelma (2017): Manipülasyon Parantezinde Marjinal vs Muhafazakar

Thelma (2017): Manipülasyon Parantezinde Marjinal vs Muhafazakar 6.0
1
Son yıllarda yeni kuşak Norveç sinemasının bayrak ismi haline gelen Joachim Trier, başarısız sayılabilecek Amerikan sularına açılma denemesinin ardından özüne geri döndü. Louder Than Bombs’da ilk defa İngilizce bir filmde Hollywood orijinli oyuncular ile çalışan Trier beklentileri karşılayamamıştı. Lezbiyen korku-drama olarak tanıtılan yeni filmi Thelma ise, medya tarafından üzerine yapıştırılan bu etiketler nedeniyle dahi yeterince ilgi çekici duruyordu. Yönetmenin korku janrını yorumlayış şekli sayesinde sadece sansasyonel bir deneme olmanın ötesine geçmeyi başaran film, üzerine yerleştirildiği tartışmalı temaları çarpıcı bir hikaye ile birleştirerek yılın en dikkat çekici yapımlarından biri oldu.
 
‘’Dindar bir ailenin tek çocuğu olan Thelma, lisans eğitimi için taşındığı Oslo’da ebeveynlerinden ayrılmanın getirdiği özgürlük ve yalnızlık hisleriyle mücadele etmeye çalışmaktadır. Bu süreçte tanıştığı Anja ile yaşayacağı cinsel ve duygusal gerilim, Thelma’nın bastırılmış doğaüstü güçlerini ve dolayısıyla saklı geçmişini de keşfetmesine yol açacaktır.’’
 
Geçtiğimiz yıl içerisinde izleme şansı bulduğumuz Call Me By Your Name, Columbus ve Raw gibi diğer dikkat çeken örneklerin yanında bir başka büyüme hikayesi olarak değerlendirilebilecek Thelma, aslında seyircisine zaten ilgi çeken birçok konunun sentezini sunuyor. Bu açıdan Joachim Trier, önceki filminin görece başarısızlığının ardından arthouse sinema seyircisiyle etkileşim bakımından daha garantili bir film yapmakla itham edilebilir. Fakat seçtiği temaların birbirleriyle bağlantılarını ustalıkla kuran, cinsellik ve din gibi iki riskli kavram arasında başarılı bir diyalektik yaratan Trier’in bu suçlamayı pek de hak etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Thelma yüzeyde üniversite eğitimine başlayıp ailesinden ilk kez ayrılan bir genç kızın hikayesi üzerinden empatiye açık bir konuyu ele alıyor gibi görünse de, aynı zamanda alt katmanlara yerleştirilen gerilim dolu yan hikayeler sayesinde seyircisini sürekli diken üstünde tutarak derinlik kazanıyor. Doğaüstü güçlerini keşfeden sıradan bir insanın öyküsü ve bu öykünün işleniş tarzı ile Shyamalan’ın Unbreakable’ını andıran, kullandığı dini motiflerle ise Brian de Palma’nın Carrie uyarlamasının Kuzey Avrupa versiyonuna benzeyen Thelma; tüm bu esinlenmelere rağmen çekildiği coğrafyanın da etkisiyle özgünlüğünü korumayı başarıyor.
 

Thelma’nın açılış sekansı, filmin bütünüyle uyumu ve devamına dair seyircide uyandırdığı soru işaretleri açısından son yıllarda gördüğümüz en çarpıcı sahnelerden biri olmaya aday bir biçimde kurgulanmış. Yönetmenin filmografisindeki her aşamada beraber çalıştığı çekirdek kadronun en önemli isimlerinden biri olan görüntü yönetmeni Jakob Ihre’nin performansı tabii ki sadece bu sahne ile sınırlı değil, filmin bütününe kusursuzca yayılmış durumda. Norveç’in çağdaş mimarisi ile göz alıcı doğal yapısını etkili bir şekilde harmanlayan Ihre, hikayenin üzerine inşa edildiği karşıt kavramları bu ikilik yoluyla görselleştirerek filmde yaratılmak istenen atmosfere büyük bir katkıda bulunuyor. Bu görsellik özellikle filmin sonlarına doğru Thelma’nın ailesi ile kendi kişiliği arasındaki gerilimin bir şekilde çözüldüğü göl sahnesinde doruk noktasına ulaşıyor. Arınmayı temsil eden suyun ve tutkuyu temsil eden ateşin baş rolleri paylaştığı sekans adeta Terrence Malick filmlerinden fırlamış gibi ve çok etkileyici.
 
Reprise ve Oslo, 31 August gibi yirmi birinci yüzyıl İskandinav sinemasının parlak örneklerini seyirciye sunan sac ayağının bir diğer önemli parçası Eskil Vogt da Thelma’da bir kez daha senarist olarak Trier’in yanında yer alıyor. Fakat önceki filmlerinde edebiyat ile sinema arasındaki bağı ön planda tutan yönetmenin Thelma’da diyaloglardan ziyade alt metinleri ön plana çıkarma çabasının Vogt’u az da olsa geri plana ittiğini söylemek mümkün. Thelma kesinlikle iyi yazılmış bir film ancak Trier’in ilk iki filmindeki metinsel inceliklerden ve detaylardan maalesef yoksun. Zaten yönetmen de bu durumun farkına varmış olacak ki, bu eksikliği ne yazık ki artık demode sayılabilecek bir görsel sembolizm ile kapatmaya çalışmış. Yılan ve kuzgun gibi artık klişeleşmiş imgeler ile yaratılmaya çalışılan cadılık odaklı mistik metaforlar açıkçası filmin genel yapısına uyum sağlayamıyor ve eğreti duruyor. Ana karakter Thelma’nın hikaye süresince geçirdiği dönüşüme dair ayrıntılar da Trier’in önceki filmlerinin aksine yalnızca üçüncü şahıs bakış açısıyla aktarıldığı için, karakter ile seyirci arasına bir mesafe girmesine sebep oluyor ve bu açıdan rahatsız edici bir yabancılaşma etkisi yaratıyor. Bu yaklaşım filmin türü göz önünde bulundurulduğunda yönetmenin bilinçli tercihi olabileceği gibi, maalesef kendisinin sinemasına hakim olan seyirci için alışılmışın dışında ve bu nedenle hayal kırıklığına uğratıyor.

 

Fakat itiraf etmek gerek ki tüm bu olumsuzlukların yanında Thelma’nın bir meselesi var ve Trier bu meseleyi izleyiciye aktarmak konusunda takdire şayan bir iş çıkarmış. Aile, gelenek, din gibi kavramları muhafazakarlık kategorisinin altında konumlandıran yönetmen bu kategorinin karşısına ise cinsellik, değişim, aykırılık gibi kavramları kapsayan özgürlüğü yerleştirmiş. Trier, öncelikle bireyin otantik kişiliğine ait parçaları baskılamak adına dinin nasıl kullanıldığına dair dikkat çekici bir analoji kuruyor. Ancak bunu yaparken bir yandan da eleştiriyi din olgusunun içsel dinamiklerinden ziyade, manipülatif bir varlık olarak gösterdiği insan ile bu olgu arasındaki faydaya dayalı ilişkiye aile kavramı üzerinden yönelterek objektifliğini koruyor. Bu bağlamda Trier’in filmde sunmaya çalıştığı muhafazakarlık tanımı oldukça ilginç ve nesnel. Çünkü film içerisinde Thelma’nın elde etmeye çalıştığı özgürlüğün etrafındaki insanlar için oldukça tehlikeli olduğunu açıkça görüyoruz ve ailesinin muhafazakarlığının temelinde de yalnızca güvenlik korkusu yatıyor. Bu sebeple terazinin diğer tarafındaki özgürlüğe bakış açısı da son derece nötr. Filmin sonunda Thelma kendisini olduğu gibi kabullenerek ailesinin muhafazakarlığından sıyrılıyor ve görünürde film mutlu bir son ile bitiyor. Fakat bu son üzerine biraz düşündüğümüzde özgürlüğünün tadını çıkaran Thelma’nın da doğaüstü güçleri sayesinde en az muhafazakar ailesi kadar manipülatif bir yapıya sahip olduğunu hatırlıyoruz. Bu durumda Anja’nın Thelma ile birlikte olma kararının ne kadar bağımsız olduğu bir soru işareti olarak havada asılı kalıyor. Yani Joachim Trier karşıt görünen iki bakış açısı arasında bir kıyas yapmıyor, taraf tutmuyor, seyircisiyle yalnızca insan doğasının manipülatif yapısına dair gözlemlerini bu diyalektik yapı üzerinden paylaşıyor. İşte Thelma’nın değindiği konulara değinen benzer filmlerin arasından sıyrılmasını sağlayan, onu farklı kılan yanı da tam olarak yönetmenin ele aldığı konuya dair tarafsız bir analizi amaçlayan bu yaklaşımında yatıyor.

Puanlama

6.0

6.0
Kullanıcı Oyu: ( 2 oylar ) 8

Ziya Aydı 1993, Bursa doğumlu. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. Lisansüstü eğitimine Belçika’da devam ediyor. Film izliyor, düşünüyor, eleştiriyor, arada bir de şiir yazıyor.

Yorum(1)

Bir Cevap Yazın