Filmekimi 2019 Keşif Listesi

Filmekimi 2019 Keşif Listesi
0
Bambaşka coğrafyaların imajlarını ve farklı dillerden sesleri içeren 64 filmden oluşan seçkisiyle Filmekimi, kendini kanıtlamış dünyaca ünlü sinemacıların herkes tarafından merakla beklenen filmlerine programında yer vermenin yanında izleyicilerin yeni yönetmenler ve filmler keşfetmesine de olanak sağlaması açısından takdiri hak ediyor. Biz de bu doğrultuda bir Filmekimi deneyimi planlayan sinemaseverlere yardımcı olmak amacıyla birdunyafilm.co ekibi olarak bir keşif listesi hazırladık.


And Then We Danced (Ve Sonra Dans Ettik)

İsveç’in Oscar adayı film, devlet halk dansları ekibi üyesi Merab’ın cinsel kimliğini keşfetme hikâyesini anlatıyor. Gürcü asıllı yönetmen Levan Akin, rahiplerin kışkırttığı binlerce kişinin 2013’te Gürcistan’daki Onur Yürüyüşü’ne saldırı görüntülerinden etkilenerek filmi çekmeye karar vermiş. Gürcistan Kültür Bakanlığı, yapım sürecinde birçok zorlukla uğraşıp filmin konusunu dahi gizlemek zorunda kalan film ekibinin Cannes’daki gösterim için yol masraflarını karşılamayı, filmde eşcinsel bir ilişkinin betimlenmesi sebebiyle reddetmiş. Özgürlük ve aşka dair bir hikâyeyi yerel melodiler ve halk dansları eşliğinde deneyimlemek isteyen seyirciler için yerinde bir seçim olabilir.


A White White Day (Bembeyaz Bir Gün)

İzlandalı yönetmen Hlynur Palmason’un Cannes’dan Yükselen Yıldız Ödülü ile dönen filmi, ölen eşinin kendisini aldattığından şüphelenen bir polis şefinin yas ve intikam hikâyesini beyaz perdeye taşıyor. İzlanda manzaralarıyla bezeli çarpıcı bir film görmek isteyenler veya Kuzey Avrupa sinemasına ilgisi olanlar şans verebilir.


Babyteeth (Süt Dişi)

Shannon Murphy’nin ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan Babyteeth, kanser hastası genç Milla’nın kendisinden yaşça büyük uyuşturucu satıcısı Moses ile yaşadığı aşk sayesinde hayata tutunuşunu ve ailesinin bu çetrefilli durumla mücadelesini mizahi bir yaklaşımla ele alıyor. Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan film genç oyuncularının performansları ve derinlikli karakterleriyle öne çıkmakta.


Bacurau

Film eleştirmenliğinden yönetmenliğe uzanan kariyerinde 2016 yapımı Aquarius ile dikkatleri üzerine çeken Kleber Mendonça Filho, Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan yeni filminde yönetmenlik koltuğunu Juliano Dornelles ile paylaşıyor. Film, yozlaşmış hükümet tarafından haritadan silinmesi amaçlanan anaerkil bir köyün direniş mücadelesini babaannesinin cenazesine katılmak üzere köye gelmiş genç bir kadın olan Teresa’nın gözünden anlatıyor. Seyircisini aksiyondan bilim kurguya, gizemden westerne türler arası bir gezintiye çıkaran Bacurau, Brezilya’nın güncel sosyopolitik sorunlarını cesur ve yenilikçi bir anlatım diliyle harmanlayarak sunuyor. Alejandro Jodorowsky tarzı çılgınlıklara alışkın seyircilere yönelik, ideal bir keşif filmi.


Dogs Don’t Wear Pants (Köpekler Pantolon Giymez)

Finlandiyalı yönetmen Jukka-Pekka Valkeapää üçüncü filminde, eşinin kaybının getirdiği travmayla baş edebilmek için BDSM dünyasına girerek duygusal acısını fiziksel acıyla bastırmaya çalışan Juha’nın hikâyesine odaklanıyor. Mizah ve dram arasında gidip gelen absürt stiliyle göze çarpan filmin, özellikle Yunan Tuhaf Dalgası’nı andıran atmosferiyle bu akıma ilgi duyanlar için etkileyici bir seyirlik sunması mümkün.


Iris: A Space Opera by Justice (Iris: Justice’ten Bir Uzay Operası)

Dikkatli sinemaseverlerin Altın Palmiye ödüllü The Square’in soundtrack listesindeki Genesis isimli şarkı ile hatırlayabilecekleri Fransız elektronik müzik ikilisi Gaspard Augé ve Xavier de Rosnay’den müteşekkil Justice sinema salonlarımıza konuk olmayı sürdürüyor. Grubun canlı performansının nefes kesen efektlerle dolu muhteşem bir prodüksiyonla bir uzay operasına dönüştürülmüş film versiyonu Iris’i, elektronik müzikseverlere ve görsellik fetişistlerine şiddetle tavsiye ediyoruz. Ayrıca Filmekimi’nin verdiği bilgiye göre, bir saatlik bu deneyime filmin kamera arkası görüntülerinin yer aldığı kısa bir belgesel de eşlik edecek.


It Must Be Heaven (Burası Cennet Olmalı)

Filistin sinemasının bayrak isimlerinden olan Elia Suleiman’dan göç deneyiminin ve doğum yerinin insan üzerindeki etkisine dair trajikomik bir deneme. Paris ve New York gibi şehirler ile Filistin’deki yaşam arasında kurulan paralellikler ve zıtlıklar üzerine inşa edilen filmin başrolünü de yönetmenin kendisi üstleniyor. It Must Be Heaven, politik gündemimizin ana maddelerinden Filistin ve göç sorunları bağlamında hümanist bir perspektif sunma ihtimali açısından değerli bir film.


Liberté (Özgürlük)

Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Liberté,  seyircisini 18. yüzyıl Fransa’sına röntgenci bir bakış atmaya davet ediyor. 36. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğumuz Jean-Pierre Léaud’un jübile filmi The Death of Louis XIV’in yaratıcısından hadise çıkarması muhtemel bir diğer film. Katalan yönetmen Albert Serra, cinsellik ve şiddet aracılığıyla ahlaki değerlerin sorgulandığı cüretkâr imajlarla dolu yeni filmi ile radikal tarzını sürdürüyor.


Little Joe (Küçük Joe)

Başroldeki Emily Beecham’a Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandıran Little Joe, genetiğiyle oynanarak antidepresan etkisi vermesi sağlanan kırmızı bir çiçeğin masumiyetinin yaratıcısı tarafından sorgulandığı bir bilim kurgu. Enteresan konusuyla merak uyandıran filmin artıları başarılı renk kullanımı ve prodüksiyon tasarımı.


Lucy in the Sky

Natalie Portman ve Jon Hamm gibi iki büyük yıldızı kadrosunda barındıran, Fargo ve Legion gibi son dönem popüler televizyon dizilerinin senaristi Noah Howley’nin ilk yönetmenlik deneyimi alışılagelmişin dışında bir bilim kurgu vaat ediyor. Film, uzaya giden bir astronotun dünyaya dönüşünün ardından gerçeklik algısındaki değişim sonucu yaşadığı sorunları ele almakta. Her ne kadar eleştirmen notları pek parlak olmasa da yıldız oyuncuları ve ilginç senaryosuyla şans verilmeyi hak eden bir yapım.


Monos

Sundance Dünya Sineması Jüri Özel Ödülü’nün sahibi Monos, Kolombiyalı yönetmen Alejandro Landes’in sekiz yıl süren suskunluğunun ardından çektiği ikinci filmi. Ülkesinin bu seneki Oscar adayı da olan film, Amerikalı bir kadın rehinenin başında nöbet tutarken birbirlerine karşı sadakatlerini kaybeden sekiz çocuk gerillanın Güney Amerika ormanlarında hayatta kalma çabalarının öyküsünü anlatıyor. Konusuyla Sineklerin Tanrısı’na göz kırpan filmin bu referansla doğru orantılı bir şekilde şiddet dozajı da yüksek. Werner Herzog’un mistik ve vahşi manzaralarla dolu filmlerini seven izleyiciler için nokta atışı bir tercih olsa gerek.

The Farewell (Elveda)

Sundance Film Festivali’nde herhangi bir ödül kazanamasa da eleştirmenlerin gözdesi olan Lulu Wang’ın yarı otobiyografik filmi The Farewell, yönetmeninin ikinci uzun metrajı. Amerika’da yaşayan genç bir kadının, hasta babaannesini ölmeden önce son bir kez görebilmek adına Çin’deki ailesinin yanına gitmesini öyküleştiren filmin başrolünde aynı zamanda bir rapçi olan Awkwafina var.


The Painted Bird (Boyalı Kuş)

Jerzy Kosinski’nin aynı isimli romanından uyarlanan The Painted Bird, Venedik Film Festivali’nde görücüye çıkmasının ardından ortalığı birbirine katmıştı. Çek yönetmen Vaclav Marhoul’un üçüncü uzun metrajı olan filmin oyuncu kadrosunda Stellan Skarsgard, Harvey Keitel ve Udo Kier gibi veteran isimler de yer alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında küçük bir çocuğun karşılaştığı vahşeti oldukça rahatsız edici ve tarafsız bir dille beyaz perdeye taşıyan filmin yılın en çok tartışılacak yapımlarından biri olacağı aşikar.


The Whistlers (Islıkçılar)

Rumen Yeni Dalgası’nın önde gelen isimlerinden Corneliu Porumboiu’nun yeni filmi The Whistlers’ın yapımcılığını da Toni Erdmann ile büyük övgü toplayan Maren Ade üstleniyor. Yönetmenine has kara komediyle harmanlanmış bir soygun filmi olarak tanımlanabilecek yapım, planını hayata geçirebilmek adına Kanarya Adaları’na gidip bu bölgeye özgü ıslık dilini öğrenmeye çalışan yozlaşmış bir polisin hikâyesini konu ediniyor. Doğu Avrupa usulü bir aksiyon-macera filmi görmek isteyen izleyicilere Romanya sinemasına giriş filmi olarak önerilebilir.


The Wild Goose Lake (Güney İstasyonunda Randevu)

Geçen yıl uluslararası arenadaki ağırlığını farklı türlerdeki birbirinden güzel filmlerle iyiden iyiye hissettiren Çin sineması, bu kez Black Coal Thin Ice ile Berlin’de Altın Ayı kazanan Diao Yinan’ın yeni kara filmiyle salonlarımızı şenlendiriyor. Jia Zhangke’nin de yakın arkadaşı olan yönetmenin hakimiyetini kanıtladığı polisiye türünde, neon ışıklarıyla süslü sinematografisinden vazgeçmeden bir gangster hikâyesi anlattığı film, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmıştı.

Ziya Aydı 1993, Bursa doğumlu. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. Lisansüstü eğitimine Belçika’da devam ediyor. Film izliyor, düşünüyor, eleştiriyor, arada bir de şiir yazıyor.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir