Ana Sayfa Eleştiriler Mouchette (1967): Kainatın Ucuz Derinliğinde Bir Kız

Mouchette (1967): Kainatın Ucuz Derinliğinde Bir Kız

Mouchette (1967): Kainatın Ucuz Derinliğinde Bir Kız 9.8
0
Bresson’un karanlık ve soğuk dünyaya ait olan büyük pabuçlu küçük kızı; Mouchette’i,
 
Geroges Bernanos’nun romanı olan Mouchette’i 1967’de filmografisine katan Bresson, Mouchette için tam bir ‘sefalet ve acımasızlık’tır, der. Çünkü; Enver Gülşen’in Sinemanın Kökleri eserinde bahsettiği gibi ‘Bernanos’nun eserlerinde ilgilendiği şey, karakterlerin iç çatışmaları ve ruh dünyalarında yaşadıkları acıdır. Bresson da acı çeken Mouchette’in ruhunu bizim de hissetmemize hatta ve hatta hem onunla olup hem de ondan sürekli kopuk halde izlememize olanak vermesi, bizim karakter ile mesafeli olmamızı sağlaması zannımca filmi şairane yapan en önemli özelliklerinden biridir. Biz Mouchette’i hem en derinliklerimizde hissederiz hem de belki de hakikaten hissettiğimiz için ona çokça kızarız. Kameranın sadece öylece durup, karakterlerin geçip gitmesi de bizim oyuncular ile aramıza mesafe koymaktadır. Bu mesafe bize, ‘evet anlatılan sizden biri fakat aynı zaman da sizden değil’ izlenimini vermektedir.

Fransız edebiyatından uyarlama olan filmin bu şahane sadeliğine, Enver Gülşen aynı adlı eserinde şöyle açıklar :

‘Bresson, uyarlamada yaptığı şey, bilerek ucu açmaktır. Kapalı, başı sonu belli bir dünya yerine, malzemesi günlük hayat kadar saf, sade; ama anlamı elde tutulamayacak kadar kaygan olan bir ikili dünyadır bu. Bir yanı maddi olanın soğuk yüzüne bakan, öteki yanı ötelere/ruha açılan…Bizans resmi gibi…’ (Sinemanın Kökleri, sy: 149)

Buradaki açıklama Bresson sineması üzerine yapılmış en iyi yorumlardan ve anlatımlardan biri. Bizans ikonası benzetimi de zaten Bresson, Dreyer ve Ozu gibi büyük yönetmenlerin anlatımlarının en iyi benzetimidir. Duyguların oyuncuların jest ve mimikleri ile değil direkt anlatılan olay ile seyirciye aktarılmasındaki şairaneliğin en güzel ve en hakiki benzetimidir; Bizans ikonaları. Mouchette ve tüm karakterler de bu benzetimi destekler niteliktedir.

Mouchette, ailesine soğuktur, okulda arkadaşlarıyla iyi anlaşamaz ve kasabadaki insanlara karşı mesafeli ve ilgisizdir. Mouchette’in acımasız oluşundan yaşadığı toplumun savaş sonrası aslında birbirlerine ne kadar uzak olduklarını okuyabiliriz. Toplum, sevgisizdir birbirine. Uzak dururlar birbirlerinden. Yoğun ve yıkıcı savaşlar Avrupa toplumunu aynı darma duman olan evleri gibi harap etmiştir. Bu durumun etkisini bilhassa başta edebiyat eserlerinde ve sanatın diğer dallarında görebiliyoruz.


Annesi hassas bir kadındır ve yatalak hastadır. Filmin ilk sekansı kadının hastalığını öğrenip; ‘bensiz ne yapacaklar’, diye ağlaması ile başlar. Her doğal anne gibi kendi çekeceği acıyı değil de ailesini düşünür. Bir büyük oğlu, bir kundakta bebeği ve kızı Mouchette vardır. Karakterlerin en belirgin özellikleri ve benim de en beğendiğim özellikleri yüzlerinde herhangi bir ifade olmaması… Ne sevinç, ne üzüntü, ne şaşkınlık ne de acı. Sadece ‘öylece’ oluşları, oyuncu olarak anlatılanın önüne geçmemeleri sinemada nasıl ‘sade’ anlatımın yapılabileceğini göstermektedir Bresson.  Esasen bu durum, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra toplumların kendilerine nasıl yabancılaştığını ve merhamet duygusunun yerini nasıl hızlıca acımasızlığa bırakabildiğini de gösterebilmektedir. Çünkü Mouchette, topluma, ailesine ve okuluna duyarsızdır, ilgisizdir hatta ve hatta sevgisizdir. Sanki rüzgarda oradan oraya salınan bir küçük yaprak gibidir. Kim çağırırsa gidip sadece dinler, asla çok konuşmaz. Fakat konuştuğunda da tam orada söylenilmesi gerekeni söyler. Biz Mouchette’in söylemek istediklerini siyah-beyaz olan filmde simsiyah gözlerinden anlayabiliyoruz. Ayaklarına büyük gelen pabuçlarını vura vura yürümesi, sanki ayakları ile bastığı bu kocaman dünyaya sığamadığını ve ruhunu sarmalayan dünyayı delip geçmek istemektedir.  Annesi yatalak olduktan sonra evin tüm geçimi hatta arada barda çalışmak da dahil ona kalmıştır. Bir süt bebesi kardeşi, çok da normal davranmayan fakat kızını sürekli döven babası ve babasının yanında sadece öylesine yaşayan abisi vardır. Hasta annesi ile beraber üçünün de yaşamını ve geçimini üstlenmek zorunda kalan Mouchette’in duyarsızlığına çok da şaşırmamak gerekiyor aslında. Daha yeni serpilmeye başlayan bu kız, okulda adeta inatlaşır sistem ile.

Bu durumu Bresson, Mouchette’in sınıf arkadaşlarının koro halinde söylediği şarkıya katılmaması ile gösterir. Mouchette şarkıyı aslında ezbere biliyordur fakat yaşadığı hiçbir yere kendisini ait hissetmediği için inadına susuyordur. Bunun sonucunda öğretmeni tarafında sınıfta rencide edilen Mouchette, kendisine gülen ve anlaşamadığı kız arkadaşlarına her gün okul çıkışı saklanıp avuç avuç çamur atmaktadır. Mouchette aslında kıyafeti ile kirli gözükse de davranışları ile dünyayı kirleten insanlara acımasızca hak ettiklerini verebilmektedir. Üstelik küçücük yaşına rağmen.  

İki şey çok dikkat çekici filmde, başlarında bir güvercinin avlanma süreci ve avlanıp, tele takılıp uçamayıp daha sonra serbest bırakılması. Burada, güvercin üzerinden yaşadığımız bu dünyayı, tellere takılan bir güvercin gibi, fakat ölünce o tellerden kurtulup ‘özgür’ olabileceğimiz üzerinden okunabilir. Çünkü her şeyi ile sınırlı olan bu dünyada sınırlı varlıklarız ve bir gün o zinciri kıracağız. İkinci dikkat çekici sekans ise, filmin sonunda bu sefer de bir tavşanın avlanma süreci. Avlanıp, acı içinde ölmesi. Sekansları devamları ile beraber okuyacak olursak, tavşanın ölümü sonrası Mouchette’in kendisini nehre bırakması ve bir yerde, çile gibi olan ömrünün zincirlerinden kurtulup özgür kalmış olmasıdır. Tüm filmlerinde olduğu gibi Bresson adeta Bizans ikonaları gibi karakterleri üzerinden hakikat arayışını bize insan yaşamının sahip olduğu en önemli şey* üzerinden anlatır; yaşam ve ölüm.



Filmin açılış sekansında, boş duran sandalyeleri ve sandalyelerle beraber bomboş ve sanki çok soğuk bir mekanı görüyoruz. Ayak seslerinin mümkün mertebe çok çıktığı, müziğin olmadığı durağan bir sekans. İşte o sekansta, aslında biz şunu görüyoruz; yaşamımızda boş sandalyeler gibi ruhumuzda oluşan boşlukları ve o boşlukların yerini doldurmakta zorluk çekeceğimizi hatta bazen ne yaparsak yapalım dolduramayacağımızı…
Bresson filmin ilk sekansından son sekansına kadar bu düşünceyi bize gösteriyor. Mouchette’in kötü biri oluşunun konuşulduğu, kadının ona ‘gözlerinden kötülük okunuyor’ dediği sekanstan sonra, birkaç adamın av tüfeği ile bir tavşanı öldürme hırsları ve vurulan tavşanın acı çekerek Mouchette’in gözleri önünde ölmesi, bizlere iyilik-kötülük tartışmasının konusunu tekrar açabiliyor. Yaşanan bu sekans sonrası Mouchette’in soğukkanlılıkla kendisini nehre atma çabası, iki defa deneyip üçüncüde suya düşüp bir daha çıkmaması; sinema tarihinin gördüğü en acı sahnelerden biridir. Hatta, ilkinde çayırda yuvarlanıp nehre düşemeyip, kalktığında traktör ile geçen birinin dönüp ona bakması, Mouchette’in ise ses çıkarmadan sadece hafifçe elini kaldırması fakat sonra vazgeçip tekrar çayırın başından kendisini yuvarlayarak bırakması bize hakikat arayışındaki o ümitsizliği ve boşluğun soğuk ıslaklığını hissettirmiyor mu ? Hiç telaş etmeden, ağlamadan ve panik olmadan bir insan bu küçük yaşına rağmen devcileyin halde ölüme gider mi ? Gidebiliyor. Mouchette, kendisine büyük gelen ayakkabıları ile kendisine küçücük gelen dünyadan usulca suya bırakıyor kendisini ve gidiyor.

Puanlama

9.8

9.8
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 9.1

Sedef Açıkgöz 'Germanistik deryasında Tarkovski karakteri gibi elimde mum ile 'Işık'ın peşindeyim'

Bir Cevap Yazın