Ana Sayfa Eleştiriler The Disaster Artist (2017): Cehaletin Beklenmeyen Bir Diğer Erdemi

The Disaster Artist (2017): Cehaletin Beklenmeyen Bir Diğer Erdemi

The Disaster Artist (2017): Cehaletin Beklenmeyen Bir Diğer Erdemi 6.0
0
Nerede doğduğu, kaç yaşında olduğu ve nasıl para kazandığı bilinmeyen bir adam 2003 yılında The Room adında bir film çekti. Sadece filmi yönetmekle kalmayan bu adam aynı zamanda The Room’un senaristliğini, yapımcılığını ve baş rolünü de üstlendi. Film o kadar kötüydü ki zaman içinde kendisine sadık bir izleyici kitlesi edindi ve kült bir yapıma dönüştü. Hatta Jodorowsky’nin El topo isimli filminin yetmişlerin başında yarattığı etkiye benzer bir etki yarattı ve farklı bir kültürel bağlamda olsa dahi gece yarısı gösterimlerinin vazgeçilmez nesnesi haline geldi. Yıllar geçtikçe Amerikan sinema sektörünün başarılı isimlerinin de dikkatini çeken film bir efsaneye dönüştü. Bu isimlerden biri de Hollywood’un deli dahilerinden James Franco’ydu. Franco, The Room’un yıllar boyunca çeşitli spekülasyonlara konu olan perde arkasını, orijinal filmin en önemli oyuncularından biri olan Greg Sestero’nun yazdığı kitapta anlatıldığı şekliyle sinemaya uyarlamaya karar verdi. Tıpkı Tommy Wiseau’nun The Room’da yaptığı gibi filmin senaristliğini, yapımcılığını, baş rolünü ve yönetmenliğini üstlendiği The Disaster Artist sinema sektörü üzerine gerçekten iyi bir belgesel niteliği taşıyabilirdi. Fakat Franco hikayeyi kurgusal bir düzleme oturtmayı tercih etti ve bu tercih filmin son yıllarda Hollywood’dan çıkmış en başarılı metasinema örneklerinden birine dönüşmesinin önünü açtı.

Vizyona girişinin üzerinden 15 yıl geçmiş The Room hakkında daha fazla bilgi vermenin gereği yok. Zaten Franco’nun filmi son derece geniş bir çerçeve içerisinde Wiseau’nun motivasyonunu ve filmin arka planına dair bir çok ayrıntıyı gözler önüne sererek bu işi hakkıyla yapıyor. The Disaster Artist; Kristen Bell, Kevin Smith, Lizzy Caplan ve J. J. Abrams gibi ünlü isimlerin The Room hakkındaki yorumlarıyla açılıyor. Konuşan her isim, filmin ne kadar eşsiz olduğundan bahsediyor. Böylelikle Franco, yarattığı mockumentary atmosferiyle daha filminin ilk sahnesinde izledikleri şeyin temelini sağlayan dünyanın en kötü filminden haberdar olmayan seyircinin dahi ilgisini çekmeyi başarıyor.


Açıkçası The Disaster Artist üzerine inşa edildiği The Room’un efsanevi şöhretinden sonuna kadar yararlanıyor. Fakat James Franco projeye gerçekten değer vermiş olacak ki, bu mutualist ilişkiyi yalnızca bir komedi öğesi olarak kullanmıyor. Filmde, The Room’un popüler sahnelerinin parodileriyle doğal olarak sıklıkla karşılaşıyoruz ancak Franco’nun asıl beslendiği yer filmin yapım süreci ve filmin kendisi arasındaki ilişki. Greg ve Tommy’nin karakter geçmişlerini bu sayede başarıyla kuran yönetmen, diğer yandan da The Room’daki çeşitli absürd ayrıntıların neden öyle olduğunun açıklamasını yapıyor. Filmin fanları haline gelmiş kemik kitleye yönelik oldukça başarılı bir hamle bu. Mesela Tommy, Greg’in evine ilk kez gittiğinde onu küçük çocuklarla futbol oynarken görüyor ve Greg’in yalnızlığına referans yaparcasına bu motifi arkadaşlık kavramının perdedeki yansıması olarak filmine ekliyor. Aynı şekilde ünlü teras sahneleri de kişisel bir kilometre taşının sonuçları. Greg hayallerinden vazgeçmek üzere olan Tommy’yi devam etmeye ikna ediyor ve The Room’un doğuşuna ön ayak oluyor. Wiseau da Greg’in bu çabasına filmin en ilginç 
sahnelerinin yer aldığı CGI teras ile karşılık veriyor. Bu örneklerden yola çıkarak öğreniyoruz ki The Room’un kült bir yapıma dönüşmesine Tommy Wiseau’nun senaryoyu kendi hayatının güncel bir temsili olarak yazması da katkıda bulunmuş. Aslında Wiseau’nun teknik bilgi yetersizliğinin ve kısıtlı hayal gücünün ona kurgusal bir hikaye yaratma konusunda otobiyografik yaklaşımlardan başka çare bırakmadığını söylemek daha doğru olur. Fakat ortaya çıkan senaryonun, türünün drama olduğunu iddia eden bir filme göre bu kadar naif olmasının ardında da aynı neden yatmakta. Zaten The Room’un kalıplara sığmayan mizahı, büyük oranda senaryonun bu acayip ve saf yapısı ile seyircinin aşk üçgenli bir dramadan bahsedilince zihinlerinde canlanan realite arasındaki mesafeden doğuyor. Bu noktada Wiseau’nun payına düşen ise oyunculuk temalı bir diğer yakın dönem Hollywood yapımı olan Birdman’deki Riggan Thomson ile aynı: Cehaletin beklenmedik erdemi.


The Disaster Artist, aynı zamanda bir Hollywood eleştirisi olarak okunmaya da müsait. Tommy Wiseau’nun Amerikan sinema sektöründe nasıl başarılı olunacağına dair yaptığı tespitler bu sektörün yapaylığını ortaya koyar nitelikte. Wiseau, teknikten bihaber ve işin yalnızca reklam ve pazarlama kısmına yönelik yarım yamalak icraatlerde bulunuyor. Bir an için Wiseau’nun bu tutumunun bilinçli olduğunu düşünüyorsunuz ve The Room gibi bir filmi yapmasının arkasında protest sebepler olabileceğine inanmak istiyorsunuz. Fakat kabul etmek gerekiyor ki durumun bununla hiçbir alakası yok. Tommy Wiseau yalnızca seyirci kitlesi tarafından karikatürleştirilmiş, kısa yoldan başarılı olmak isteyen bir prodüktör. Yine de bu protest zemine film içerisinde bir alan yarattığı için en azından James Franco’nun yaklaşımının örtük bir eleştirellik barındırdığını söylemek mümkün. Ancak Wiseau’nun hakkını da yememek lazım. Filmdeki James Dean vurgusu, felaket sanatçımızın hayallerinin peşinde koşarken aynı zamanda bir samimiyet taşıdığını da gösteriyor. Ana karakterin yansıttığı bu duygusal kontrast filmi taşıyan en önemli direklerden biri haline geliyor. Bu açıdan baktığımızda akla ilk gelen diğer yapım Milos Forman’ın Man on the Moon’u oluyor şüphesiz ki. Asıl ilginç tesadüf ise Andy Kaufman’ın hikayesini anlatan 1999 yapımı filmin kamera arkası sürecine ve Jim Carrey’nin metod oyunculuğuna odaklanan Jim & Andy: The Great Beyond isimli belgeselin The Disaster Artist ile aynı yıl içerisinde gösterime girmiş olması. Belki de Hollywood’da kurgu-gerçek diyalektiğini araştırmayı kendine misyon edinmiş küçük çaplı bir devrim gerçekleşiyordur. Akla yatkın ihtimal ise bu durumun yaratma sancısına girmiş bir sektörün kendi tarihinden beslenerek hayatta kalma çabasının bir tezahürü olduğu tabii ki.

Filmin zayıf noktaları, doğal olarak arkasındaki ekibin laubaliliğinden kaynaklanıyor. 39 yaşına gelmiş James Franco, özellikle filmin ilk yarım saatinde karakterlerin eşcinsel olma ihtimalleri üzerinden demode ve gereksiz mizahi denemeler yapıyor. Dolayısıyla The Room’un çekim sürecini anlatmaya başlamadan önceki kısım, yani filmin neredeyse üçte biri, seyirci açısından içine girilmesi zor bir hikaye haline geliyor. Ayrıca Greg ve Tommy dışındaki karakterlerin derinliksiz olması, set atmosferinin layığıyla yaratılmasının önüne de bir engel koymuş. Sanırım Franco, Wiseau’nun The Room’da da açıkça hissedilen devasa benmerkezciliğini ön plana çıkarmak istemiş. Bu tercihe, iki filmin içerik açısından paralelliklerini göz önünde bulundurarak saygı göstermek mümkün. Ancak yine de insan içten içe daha kapsamlı bir bakış açısıyla ortaya çıkabilecekleri düşünmeden de edemiyor. Her şeye rağmen şu haliyle bile The Disaster Artist, James Franco’nun kariyerindeki en özel ve en başarılı işlerden biri. Wiseau ile arasında adeta bir Tim Burton-Ed Wood ilişkisi kuran Franco, umalım ki olgunlaşmaya devam etsin ve Hollywood’da ilginç işler yapmayı sürdürebilen büyük isimlerden biri haline gelsin. Fakat kendisinin gelecek yıllardaki takvimine baktığımızda karşımıza çıkan onlarca rol ve proje, Franco’nun ciddiyetsiz ve özensiz film seçimlerine devam ettiğinin birer kanıtı gibi. Bu durumda kendisinin olgunlaşmasını daha uzun süre beklemek zorunda kalacağız gibi duruyor.

Puanlama

6.0

6.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Ziya Aydı 1993, Bursa doğumlu. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. Lisansüstü eğitimine Belçika’da devam ediyor. Film izliyor, düşünüyor, eleştiriyor, arada bir de şiir yazıyor.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir