Ana Sayfa Eleştiriler Quatre Nuits D’un Rêveur (1971): Bir Hayalperestin Dört Gecesi

Quatre Nuits D’un Rêveur (1971): Bir Hayalperestin Dört Gecesi

Quatre Nuits D’un Rêveur (1971): Bir Hayalperestin Dört Gecesi 7.2
0
Jacques bir ressamdır. Buruk bir aşka sahip olan, görülebilecek en büyük yalnızlardan ve hayalperestlerden olan bir ressamdır. Kahverengi ceketi ve ellerindeki boya lekeleri ile otostop çeker. Bir araba durur ve sorar ona:

—Nereye ?
—Bilmem, nereye olursa.

Sonra bindiği araba, nereye giderse oraya gider. Hiç sormadan sorgulamadan. Mümkün mertebe de hiç konuşmadan. Ona gideceği yollar sunulsa ormanı tercih eder ve öyle de yapar. Ormanın içinden yoluna devam eder çünkü ne kadar insanlardan uzak olup doğada olursa o zaman ‘mutluyum’ diye düşünür. Hatta çayırda öylece yürüyüşü de Sturm und Drang‘ın (Fırtına ve Coşku, Alman edebiyatında bir akım) dahi karakterinin kendisini sadece doğada bulabildiği için ormanın yeşilliklerine girmesi ile benzerlik gösterir. Kafasında kurduğu ‘zihin-evreni’nde şarkısını sesli söyleyerek toplumun içinde toplumdan uzaklaşır. Rahatça adım attığı dünyasında, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler öyküsündeki ‘yazar’ı ile Bresson’un insanlardan kaçan Jacques’ı aynı yaraya sahiplerdir. Aynı yaraları farklı şekilde işler Bresson da Dostoyevski de. Belki de Bresson’u eşsiz bir yönetmen yapan budur; edebi bir eseri sinemaya uyarlarken edebiyattan sıyırır konuyu ve sinemanın kuralları ile kurgular. Jacques kendisini Marthe’da görür, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’deki ‘yazar’ı da Nastenka’da. Bresson, sadece Rus edebiyatının değil, dünya edebiyatına yön veren Dostoyevski’nin gecelere sıkışmış eserini kendi tarzından arka planda bolca ayak sesleri ile beraber renkli şekilde perdeye taşır ve yine Bresson, kendi durgun, durağan ve sade anlatımını o kadar güzel yoğurur ki eşsiz bir uyarlama örneği çıkarmış olur.


Giriş, uzun araba geçişlerinin olduğu sekansla başlar ve ardında biraz gitar sesi tamamlar ekranı. Zaten film boyunca, tüm dünyaya nam salmış olan, her şeye karşı her zaman barışı savunan ve savundukları her şeyi müzikleri ile anlatmaya çalışan çiçek çocukları görürüz. Hippilerin furya furya dünyaya yayılmasından Bresson’un da sade anlatımı etkilenir ve renksiz filmlerinin aksine, renkli olan bu filminde müzik tüm duygu yükselmelerinde kullanılır. Çünkü müzik bazen kelimelerin ve görüntülerin anlatamadığını çok daha iyi anlatır.

 
Omuzlarında sanki gecenin tüm siyahlığını ve karmaşasını taşır Jacques. Sonra aniden bir kadın görür. Kadın köprüde ağlayarak usulca oturur, ayakkabılarını çıkarır kitabının yanına koyar ve nehre kendini bırakmaya hazırlanır. Tam o sırada, sabah yaptığı tuvalden boyaların kalmış olduğu bir el uzanır ve kolundan tutup sanki Marthe’ın kendisini kaptırdığı sert rüzgardan çekip alır. Gece hala omuzlarındadır Jacques’ın. Bu sefer zarif bir kadının kırılganlığı çöker üzerine. Marthe’a yarın o saatte o köprüde buluşacaklarına söz verir ve  Marthe’ı eve bırakır. Kendi hayal dünyasını, yaşamak ve görmek istediği her şeyi ses kayıt cihazına kaydeden Jacques, kendisini dinler sık sık. Sanki gerçekten kendisine burada, bu dünyada yaşadığına ikna etmek istercesine. Kahverengi ceketinin içinde sürekli konuşan ve susmayan akıl-sesini taşır. Jacques, bu dünyada, dünyanın en kenarında hatta düşecek kadar en kenarında yaşar. Usulca yaşar. Çok konuşmadan yaşar. Zaten Marthe ile ikinci gece buluştuklarında da kendisini şöyle anlatır: “ben kimseyle konuşmam, ben çok konuşmam.

Gerçekten de öyledir. Sanat fakültesinden kendisi gibi ressam arkadaşı gelir evine. Sadece iki kelime çıkar ağzından. Halbuki arkadaşı ona, toplumda sanatçının nasıl sorumluluklara sahip olduğunu ve sanatçının sanatçı olarak ne anlatırsa anlatsın, nasıl anlatırsa anlatsın, önemli olanın anlattığı şeyin anlatırken kullandığı ‘şey’in üzerine çıkması gerektiğinden bahseder. Yani hakiki sanatta, anlamın ‘şey’den çok daha değerli olduğu vurgunu yapmaktadır. Tüm bu derin anlamları içeren sohbette bile Jacques sadece dinler. Halbuki bir sanatçı olarak da Jacques’ı ilgilendiren, değerli ve hassas bir konudur görünürde fakat sadece dinler. 


Jacques da hassas bir adamdır hatta o kadar hassastır ki Jacques, kendisi ile barışması için Tanrı’nın ona rüyalarına bir kadın gönderdiğini ve bu yolla var olan kendisini kabul edeceğine inanır. Çünkü rüyalarında gördüğü kadınlara aşık olur ve rüya sonrası sabah dışarı çıkıp rüyasındaki kadına azıcık bile benzeyen kadınları izler. Düşsel gerçekliğini, dünyevi gerçeklik boyutuna indirir ki yaşayabilsin. Çünkü Jacques düşlerinde yaşayan bir delikanlıdır. Marthe ise bir insanın yaşayabileceği en büyük kırgınlığı yaşamaktadır. İntihar etmek istediği köprüde, aslında aşık olduğu adam ile bir yıl önce buluşmak üzere sözleşmiştir. Adam gelmemiştir. Marthe da kendisini suya bırakmak ister. Jacques ile Marthe tam dört gece görüşürler o köprüde. Farklı bir köprü üstü aşkı yaşanır aslında. Çünkü Jacques bu dört gün-gece içerisinde Marthe’a aşık olur. Ses kaydına da sadece onun adını kaydeder binlerce defa. Marthe ise acı çekerken, kendisini sevdiğini bildiği Jacques’a acımasızca yakın davranır. Acımasızca çünkü ona yakın davrandıktan sonra, dördüncü gece bir yıldır kendisine gelmeyen sevgilisini görür ve orada Jacques’ı bırakıp gider.

İnsan sevilmeyi sever fakat kendi taşıdığı sevgi, başkasının kendisine beslediği sevgiden ağır gelir ve sevilme hissi bir anda önemsizleşir. Çünkü kendi sevgisi her şeyi, evrenin her bir karesini kaplamaktadır. Her ikisi de toplumda mutlu olmayan toplumla beraber kolay kolay yaşayamayan yalnızlardandır. Her ikisi de birbirinde kendilerini görür fakat bazen sevginin yanılsamaları insanı şaşırtabilir ve yalnız kalan Jacques, yaşayamadığı bir aşkı hayal dünyasında yaşayarak ses kayıt cihazına anlatır. Daha sonra anlattığını dinler, böylece kendi gerçekliğinde Marthe ile aşkını yaşar.


Bresson tarzı bir durağanlıktan söz etmek sanıyorum çok da beylik bir laf olmayacaktır. Sadeliğin filmini çekebilen bir yönetmen Bresson. Aşık olmanın bile sadeliğini, nefes alışının sakinliğini, kulağı yırtarcasına olan sessizliğini görmek hayret ettirecek kadar şahanedir. Bresson, müzik ile beraber harmanladığı renkli karelerini öyle bizlere sunar. Film o kadar sessizken o kadar gürültülüdür ki… Özellikle ısrar edercesine vurulan ayak sesleri, belki de filmin gerçekliğini ispat etmeye çalıştığı noktaları oluşturmaktadır. Ayak sesleri arkadan vurgulu şekilde gelirken kameranın ayakları odaklayarak izleyiciyi içine çeker. O sadece filmlerde olur anlayışının tam aksini gösteren Bresson, en gerçekçi Dostoyevski uyarlamalardan birini sunar bize. Başrollerinde Marthe’ı canlandıran Isabelle Weingarten, çillerle kaplı yüzü ve soğuk güzelliği ile adeta büyüler insanı. Jacques’ı canlandıran Guillaume des Forêts ise sanki gecenin tüm yükünü taşıyan kahverengi ceketi ile tepeden tırnağa sırılsıklam, iflah olmaz bir yalnızdır. Dışarda olan dünya ile kendi dünyamız ile ne derece şeffaf bir bağ kurabildiğimiz ve bağı kurarken aşkı nasıl yaşadığımız; bizi biz yapan en temel meselelerden biri. İnsan soyu tarihi boyunca hep önemliydi bu mesele ve hep de önemli bir mesele olmaya devam edecektir. 

Puanlama

7.2

7.2
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Sedef Açıkgöz 'Germanistik deryasında Tarkovski karakteri gibi elimde mum ile 'Işık'ın peşindeyim'

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir