Ana Sayfa Eleştiriler The Grand Budapest Hotel (2014): Pastel Renklerle Donanmış Bir Masal

The Grand Budapest Hotel (2014): Pastel Renklerle Donanmış Bir Masal

The Grand Budapest Hotel (2014): Pastel Renklerle Donanmış Bir Masal 7.5
0
Amerikan bağımsız sinemasının öncü isimlerinden biri olan Wes Anderson, 2012 yılında çektiği Moonrise Kingdom ile kariyerinin üst basamaklarına doğru yol almaya başlamıştı. Moonrise Kingdom’ın üzerinden iki yıl geçmesiyle 2014 yılında The Grand Budapest Hotel ile tekrar seyirci karşısına çıktı. İlk olarak Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) seyirciyle buluşan The Grand Budapest Hotel, festivalden “Büyük Jüri Ödülü” (Silver Berlin Bear) ile ayrıldı. 87. Akademi Ödülleri’nde 9 adaylıktan 4’ünü kazanan yapım sinema tarihinin unutulmaz filmleri arasında da yerini aldı. Auteur yönetmen Wes Anderson,  ilk kez 37. İstanbul Film Festivali’nde izleyeceğimiz “Isle of Dogs” ile konuşuladursun biz bir önceki yapımı olan The Grand Budapest Hotel’e biraz daha bakalım.

Büyük Budapeşte Oteli’nin en ihtişamlı olduğu günlerde otelin bir numaralı çalışanı olan aynı zamanda otelin gözü kulağı, her şeyi, diyebileceğimiz M. Gustave (Ralph Fiennes), otelin idaresini kusursuz bir şekilde yönetmeye devam eder. Otele, Zero (Tony Revolori) adında genç bir bellboy gelir ve aralarında kısa bir süre içerisinde yakın bir dostluk başlar. Bu esnada M. Gustave’ın yaşlı sevgilisi Mademe D. (Tilda Swinton) hayatını kaybeder. M. Gustave son görevini yerine getirmek adına bellboy ve yakın arkadaşı olan Zero ile cenaze için yola çıkarlar. Cenaze sırasında Madame D.’nin sonsuz serveti arasında önemli bir yer tutan “Elma Tutan Çocuk” adlı tabloyu M. Gustave’a bıraktığını öğrenirler. M. Gustave’a kalan bu mirasla Madame D.’nin oğlu Dimitri (Adrien Brody) komplo teorileri kurmaya başlar ve böylelikle M. Gustave ve Zero belalarla dolu bir maceraya atılırlar.

Stefan Zweig‘in öykülerinden yola çıkan bu komedi ve macera dolu hikaye, 20. yüzyılın ilk çeyreği diyebileceğimiz yıllara da ışık tutuyor. Orta Avrupa’yı simgeleyen Büyük Budapeşte Oteli mizah soslu diyalogların altında siyasi söylemler de saklıyor. İki savaş arasında geçen dönemi anlatan The Grand Budapest Hotel, M. Gustave ve Zero ile iyimserliği ve umudu temsil ederek karanlık dönemlerin bir nevi gelip geçiciliğini de gösteriyor. Siyasi söylemler barındıran bu komedi senaryosu tahmin edilebilir olması ve senaryo içerisindeki karakterlerin absürt diyebileceğimiz hal ve hareketleri yer yer izleyiciğiyle arasına mesafe koyabilecek olsa da Wes Anderson’ın yarattığı dünya ve filmin teknik gücü aynı heyecanla filme devam etmemizi sağlıyor.


Teknik kısımdan bahsedecek olursak ilk olarak prodüksiyon tasarımından başlamak gerekiyor. Adam Stockhausen ve Anna Pinnock‘u Oscar ödülüne kavuşturan The Grand Budapest Hotel; pastel tonlarla donatılmış, bazı planlarda oyuncak ev gibi kurduğu dünyada adeta seyirciyi bambaşka bir alemin içine davet ediyor. Milena Canonero tarafından yapılan kostümler ve Tilda Swinton’ı tanınmayacak hale getiren Frances Hannon ve Mark Coulier tarafından hazırlanan saç ve makyajlar bu dünyaya daha çok girmemize yardımcı oluyor. Dönemin sert yapısı ve filmin masalsı tonu buluşup filmin müziklerini ortaya çıkarıyor. 90. Akademi ödüllerinde The Shape of Water ile “En İyi Müzik” ödülüne kavuşan Alexandre Desplat, The Grand Budapest Hotel için yaptığı müziklerle yaratılan evreni en iyi şekilde destekliyor.

Willem Dafoe, Jude Law, Bill Murray, Edward Norton, Saoirse Ronan gibi yıldız isimleri de kadrosunda bulunduran The Grand Budapest Hotel, teknik yönleriyle öne çıkıp Wes Anderson sinemasının en iyi örneği sıfatını sonuna kadar hak ediyor. Pastel tonların hakim olduğu sinematografisi ve masalsı hikayesiyle öne çıkan yapım gösterildiği yılın da en iyileri arasında olmakta zorlanmıyor. Lakin yukarıda da belirttiğim gibi tahmin edilebilir senaryosu ve Wes Anderson sinemasına alışkın olmayanlara absürt gelebilecek karakterler filmi bir nebze aşağıya çekiyor.

Puanlama

7.5

7.5
Kullanıcı Oyu: ( 1 oy ) 6.5

Oğuzhan Durmuş 1994 yılında Kocaeli Gölcük'te doğdu. Sinemaya olan ilgisini durduramayıp Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinde Radyo, Televizyon ve Sinema okumaya başladı ve hala da okumaya devam ediyor. İleride kendi çekeceği filmlerin hayaliyle de yaşamaya devam ediyor.

Bir Cevap Yazın