The Square / Kare (2017)

Filmekimi’nde izleme şansı bulduğum The Square, sevip sevmediğim konusunda kendi kendime tartıştığım bir film oldu. Salondan hayal kırıklığına uğramış bir şekilde çıktım ama yazmak için biraz demlenmesini bekledim, bu sırada sosyal medyada kimi sekanslar konuşulurken çoğu için kendi kendime evet burası gerçekten iyiydi diye düşündüm, sonra acaba filme haksızlık mı ediyorum derken sorunu fark ettim: The Square maalesef güçlü parçaların her zaman kendileri kadar güçlü bir bütün oluşturamaması fenomeninin en son örneği.
 
Cannes 2017’de Altın Palmiye’ye layık görülen The Square, 2014 yapımı Force Majeure ile gönüllere taht kuran ve uluslararası üne kavuşan İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un beşinci uzun metrajı. Force Majeure gibi çok güçlü bir referans ve Altın Palmiye etiketiyle beklentimizi yükselten film 3 Kasım’da vizyona giriyor.


Film, bir modern sanat müzesinin küratörlüğünü yapan Christian’ın konfor alanından çıkmak zorunda kaldığı birkaç günü üzerinden ilerliyor. Modern sanat eleştirisi, burjuvazinin ikiyüzlülüğü, mülteci meselesi gibi birçok büyük meseleyi de bu birkaç güne sığdırmaya çalışıyor. Östlund, toplumun ayrıcalıklı sınıfını irdelemeye bu filmde de devam ediyor anlayacağınız. Aynı adamın farklı sosyal koşullar altında farklı yüzlerinin açığa çıkmasıyla kendimize toplum içinde oluşturmaya çalıştığımız imaj ve gerçek kimliğimizin çatışması ve sonunda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan varoluş krizine de tanık oluyoruz ki Force Majeure’da da burası özelinde benzer bir tema işlemişti Östlund. Ayrıca kendimizi de yer yer ben olsam ne yapardım diye sorgularken buluyoruz.
 
Buraya kadar filmin vaatleri -en azından kağıt üstünde- güzel. Ancak 3 filme yetecek kadar önemli meseleyi 140 dakikada anlatmak isteyince film odağını kaybediyor bir yerden sonra ve sanki arka arkaya skeçler izliyormuşuz hissi veriyor. Parti sahnesi, Christian’ın konuşma provası yaptığı sahne, Elisabeth Moss’un evinde geçen sahne kendi içlerinde güçlü sahneler ancak başta da söylediğim gibi parçalar, bütünün kendisinden daha iyi.
 
Bana göre yönetmenin sinemasının en güçlü yanı, gözlem yeteneği. Hayattaki küçük detayları iyi yakalayan bir adam Östlund. The Square’in genelinde de bu yeteneğin sonuçlarına rastlasak da bazı sahneler inanılmayacak basitlikte. Mesela neon ışığıyla bir şey yazarak yapılan “sanat”la zaten yıllardır dalga geçmiyor muyduk biz? Ya da AVM sahnesinde Christian yardım edecek birini bulamazken bir dilenciden yardım istemesi; sadece bana mı Force Majeure gibi bir filmi çeken adama yakışmayan çiğlikte geliyor? Tamam toplumla dertleri olan bir yönetmen Östlund ama hepsini birden anlatmaya çalışınca filmin kafası biraz karışmış sanki. Üstelik bu durum filmin bir türlü final yapamamasına sebep olmuş sanki. Özellikle son yarım saatinde birkaç kere bitecekmiş hissiyatı verip bir türlü bitemiyor.


Christian’ı canlandıran Claes Bang, filmin şüphesiz en güçlü tarafı. Filmin absürt sahnelerinin çoğu onun dengeli performansı olmasa çok fena sırıtabilirdi. Elini dokunduğu şeyi güzelleştiren taze Emmy ödüllü Elisabeth Moss’u da anmadan olmaz tabi. Rolü çok fazla olmasa da göründüğü sahnelerle filmin enerjisini yükseltmeye yetiyor.
 
The Square, epizodik yapısı ve modern sanat eleştirisiyle bana yer yer Paolo Sorrentino imzalı La Grande Bellezza’yı çağrıştırdı ama onun kadar güçlü değil tabi. Christian’ın, Jep Gampardella gibi ikonik bir karakter olma potansiyeli varmış ama maalesef filmin dağınıklığı yüzünden fırsat kaçmış. Bazı eleştirmenler tarafından da yılın Toni Erdmann’ı olarak anılıyor ki hem Maren Ade hem Sorrentino’nun bu yılın Cannes jürisinde olduğunu düşününce The Square yarışma için daha iyi bir yıl seçemezmiş.
 
Açıkçası ben öyle “izleyince neye uğradığımı şaşırdım, Cannes’ın gördüğü en iddialı seçimi, yıllardır izlediğim en tuhaf şey” gibi duygulara kapılmadım ve maalesef Force Majeure’dan sonra Östlund için geri adım, ancak yarışmadaki Haneke’den Bong’a, Lanthimos’tan Zvyagintsev’e kadar bir çok önemli yönetmenin bu sene hayal kırıklığı yaşattığını düşününce Almodovar jürisinin Altın Palmiye’yi uygun görmesi şaşırtıcı değil. Sosyoloji ve psikolojiyle yakından ilgilenen ve eserlerinde ikisinin de etkisini bolca kullanmaktan çekinmeyen Östlund’un gelecekte çok daha olgun ve ayakları yere basan başyapıtlar çıkaracağına inanıyorum.

Filmekimi’nde izleme şansı bulduğum The Square, sevip sevmediğim konusunda kendi kendime tartıştığım bir film oldu. Salondan hayal kırıklığına uğramış bir şekilde çıktım ama yazmak için biraz demlenmesini bekledim, bu sırada sosyal medyada kimi sekanslar konuşulurken çoğu için kendi kendime evet burası gerçekten iyiydi diye düşündüm, sonra acaba filme haksızlık mı ediyorum derken sorunu fark ettim: …

Genel Puanlama

Genel Puanlama - 65%

65%

Okuyucu Oylaması 3.95 ( 1 Oylamalar)
65

İlkyaz Altuğ Hakkında

Bir Cevap Yazın