The Thin Red Line / İnce Kırmızı Hat (1998)

Doğa, kendi içinde sürekli savaşım halindedir. İnsanın bunu durdurmasına imkan yoktur. Bu doğal bir döngüdür ve hayatın devamlılığı için önemli bir kanundur. Çünkü yaşam dünyanın şartlarına göre doğadan gelişmiştir. İnsanların yaptığı katliamlarla, doğanın doğal savaşı aynı kefeye konamaz. Eğer doğadan ve hayvanlardan üstün görüyorsa kendini, doğayla barışıp en azından kendi arasındaki savaşı durdurabilmelidir insanoğlu. Aksi takdirde çevreye verdiği zararların uzun soluklu geri dönüşü felaketlere sebep olacaktır.

Terrence Malick’in başyapıtı olan “İnce Kırmızı Hat”, doğa, savaş, aşk gibi genel konuları, insanın dünya üzerindeki yerini ve insanın bütün bunlar arasındaki en değersiz varlık olduğunu başarılı bir şekilde işleyen bir yapım. İnsanın doğa ile ilişkisi filmin temel konularından biri. Yönetmenin ilk filmi Badlands’da da benzer bir tema vardır. Sistemden ve toplumdan kaçıp doğada kendi benlikleriyle yaşamaya çalışan iki genç insanın, yine sistem tarafından yakalanıp eski hayatlarına mahkum bırakılmaları anlatılıyordur. Malick’in başyapıtı öncesi verdiği 20 yıllık ara, filmlerinde anlatmak istediklerinin aynı zamanda kendi düşünceleri de olduğunu gösteriyor olabilir. Yine bu filmde Er Witt karakteriyle bu fikirlerini ortaya koymaya devam ediyor. Ana karakterlerimizden biri olan Witt bir asker kaçağı. Film Witt ve arkadaşının cennet benzeri bir sahilde yaşadıkları güzel anılarla başlıyor. Daha sonra Çavuş Welsh ile Witt arasında filmin ana eksenlerinden birini oluşturan çatışmayı gösteren bir konuşma gerçekleşiyor. Aralarında ince bir çizgi var; gerçekçi ve görevine sadık Welsh ile iç sesinde sürekli varoluşçu sorular soran hayalperest Witt arasındaki konuşmanın kısa bir bölümü: 

Welsh: Bu dünyada bir adam, tek başına, bir hiçtir. Ve bundan başka dünya da yok.
Witt: Yanlışın var. Ben başka bir dünya gördüm. Bazen sanırım sadece benim… hayal gücümdü.
Welsh: Göremeyeceğim şeyler görmüşsün.
Image-15-Nature-and-the-front-line-The-Thin-Red-Line
Daha çatışmalar başlamadan, düşmanın yüzü bile görülmeden, adaya yaklaşan askerlerin hissettiği korkuyu görüyoruz. Sonrasında ise adaya ayak basan askerlerin hem Japonlarla hem de doğayla savaşı başlıyor. Filmin zirveye ulaştığı nokta ise önemli bir tepenin alınması için emir veren Yarbay Tall ile Yüzbaşı Staros arasındaki telsiz konuşması. Askerlerini kaybetmek istemeyen yüzbaşı, yarbayın verdiği emri reddediyor ve üstüne karşı geliyor. Vicdan ile onur arasındaki ince kırmızı çizgiyi ve karakterler arasındaki çatışmayı anlatan bu muhteşem sahnede özellikle Nick Nolte’nin oyunculuğu dikkat çekiyor.

Japonlarla göğüs göğüse çarpışılan ve kazanan belli olduktan sonra askerlerin karşılıklı çıldırdığı bir sahnede, yönetmen dış dünya sesini kısmayı ve film boyunca sık sık kullandığı karakter iç sesi yardımıyla şunları sorgulamayı tercih ediyor:

“Bu büyük şeytan. nereden geliyor? Nasıl dünyaya süzülüyor? Hangi tohumdan hangi kökten büyüyor? Kim yapıyor bunu? Kim öldürüyor bizi? Hayatı ve ışığı bizden çalıyor. Bilmeyeceğimiz bir yerden bizimle alay ediyor. Mahvolmamız dünyanın iyiliğine mi? Çimlerin büyümesine, güneşin parlamasına yardımcı mı? Bu karanlık senin de içinde mi? Bu geceden geçti mi?”

Savaş ile arasında ince kırmızı çizgi bulunan olgu ise aşk. Yönetmen, aşkı, film boyunca aralara serpiştirdiği geri dönüşlerle, Er Bell ve eşinin beraber geçirdikleri güzel anılarla anlatmaya çalışıyor:

“Aşk. Nereden geliyor? İçimizdeki bu alevi kim yakıyor? O’nu hiçbir savaş dışarı çıkaramıyor, fethedemiyor. Mahkumdum. Sen özgür bıraktın.”

Ölüm ile yaşam arasındaki ince kırmızı çizgiyi, şans eseri ölen veya şans eseri yaşamına devam eden askerler vasıtasıyla film boyunca görüyoruz. Filmin sonlarına doğru ise yeni gömülenlerin yanlarından geçen askerlerin bakışları çoğu şeyi özetliyor. Yine cevapsız sorular:

“Devam et! Hadi, hadi. Kimin yaşayacağına kim karar veriyor? Kimin öleceğine kim karar veriyor? Hepsi boşuna! Bakın bana! Tam burada ayağa kalktım ve tek mermi yok. Bir atış yok. Niye? Neden hepsi ölmek zorundaydı? Burada dikilirim, tam burada ve bana hiçbir şey olmaz.”

thin-red-8
Filmin başında yerlilerle iyi anlaşan Witt’in, filmin sonunda istemeden geçirdiği değişim sonucu yerlilere yaklaşamaması; savaşın sonsuz yıkıcılığı… Bir hiç uğruna, sevdiği kadından olan Bell’in gözyaşları…

Yönetmen Malick’in Tanrı ile yaşadığı iç hesaplaşmasının eskiye dayandığını görüyoruz. The Tree of Life’de tavana çıkan sorular ve sorgulamalar bu filmde de önemli bir yer kaplıyor. Bu birbirinden tamamen zıt olguların ve çelişkilerin nedenini Tanrı’da buluyor Malick. Savaş da içimizde aşk da. Ve bu çelişkilerin toplamı ve hepimizin bileşkesi ise Tanrı. Bir nevi vahdet-i vücud. Witt’in iç sesinden duyduğumuz şu cümle, yönetmenin o zaman için vardığı sonuç: 

“Belki de tüm insanların bir tek ruhu var, paylaştığı. Aynı adamın bütün yüzleri. Bir büyük kişilik.”

 

Doğa, kendi içinde sürekli savaşım halindedir. İnsanın bunu durdurmasına imkan yoktur. Bu doğal bir döngüdür ve hayatın devamlılığı için önemli bir kanundur. Çünkü yaşam dünyanın şartlarına göre doğadan gelişmiştir. İnsanların yaptığı katliamlarla, doğanın doğal savaşı aynı kefeye konamaz. Eğer doğadan ve hayvanlardan üstün görüyorsa kendini, doğayla barışıp en azından kendi arasındaki savaşı durdurabilmelidir insanoğlu. Aksi …

Genel Puanlama

Senaryo - 95%
Yönetmen - 100%
Oyunculuk - 100%
Teknik - 100%
Müzik - 95%

98%

Okuyucu Oylaması İlk olun!
98

Tuncay Uravelli Hakkında

91 doğumlu. Pamukkale Üniversitesi Gıda Mühendisliği bölümü mezunu. Ankara'da yaşıyor. Lise döneminde Fight Club'ı izledikten ve dövüş filmi olmadığını anladıktan sonra sinemaya ilgisi tutkuya dönüştü. Bu tutku üniversitede edebiyata yönelse de film bitip jenerik aktığında sinemasız yapamayacağını her seferinde yeniden idrak ediyor. (Ayrıca) Je est un autre.

Bir Cevap Yazın