Ana Sayfa Eleştiriler Der goldene Handschuh (2019): Cinselliğin Yerine Şiddet

Der goldene Handschuh (2019): Cinselliğin Yerine Şiddet

Der goldene Handschuh (2019): Cinselliğin Yerine Şiddet 6.0
0
2004 yılında Duvara Karşı isimli filmiyle Berlin’de Altın Ayı, 2007 yılında da Yaşamın Kıyısında isimli filmiyle Cannes’da En İyi Senaryo ödülü kazanarak adından söz ettiren Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın’ın son filmi Altın Eldiven, ülkemizde sinema izleyicisi ve eleştirmenlerini ikiye bölerek yılın en çok tartışılan, en çok eleştirilen filmlerinden biri oldu. İçerdiği aşırı şiddet ve cinsel içerikli sahnelerden dolayı izleyenlere katlanılması zor bir deneyim yaşatan Altın Eldiven, Berlinale’de Altın Ayı için yarışan 17 filmden biri olmuş fakat Akın’a ikinci kez bu sevinci yaşatamamıştı. 

Film, Heinz Strunk’un aynı ismi taşıyan Der goldene Handschuh adlı romanından uyarlanarak, 1970’lerin Almanya’sında birlikte olduğu kadınları vahşice katleden seri katil Fritz Honka’nın hikâyesine ışık tutuyor. Üstelik o ışığı gözlerimizin tam içine öylesine cesur bir şekilde tutuyor ki, birçok yerde dayanamayıp gözlerimizi kısmak hatta tamamen kapatmak zorunda kalıyoruz. 


Fritz Honka, bir fabrikada temizlik işçisi olarak çalışan, vaktinin geri kalanını da Altın Eldiven isimli barda geçiren bir alkol bağımlısıdır. Hem filme, hem de uyarlandığı romana ismini veren “Altın Eldiven” barı filmde Honka’nın evi ile birlikte en fazla kullanılan iki mekândan biri. Genellikle yaşlı, kimsesiz ve toplumda var olamayan bitik insanların sığınağı, erkeklerinin ellerinde kalan her şeylerini alkole yatırdığı, kadınlarının bir bardak içki karşılığında o erkeklerle her şeyi yapmayı göze aldığı bir yer burası. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımına uğramış ve üstünden geçen yıllara rağmen bu etkiyi üzerinden atamamış insanlarla dolu. Bizim alkolik, sapkın karakterimiz Fritz Honka da bu mekânın müdavimlerinden biri. İnsana her haliyle tekinsizlik veren görüntüsü, hatta bardaki kadınlardan birinin “Yansa yüzüne bile işemem.” diyeceği kadar bariz çirkinliğiyle, Honka’nın tek sosyal yaşantısı bu barda sınırını bilmeksizin alkol tüketmesi ve buradan tanıştığı kadınlarla birkaç bardak içki karşılığında yaşadığı cinsel (!) birlikteliklerdir.

Uyarı: Yazının geri kalan kısmı sürprizbozan içermektedir.

Filmlerin açılış sahnelerine dikkat etmek gerekir. Bazı filmler daha ilk sahnesinden, ilk karesinden filmin tamamında nasıl bir hikâye izleyeceğimizi bizlere özetlerler. Altın Eldiven yatakta hareketsiz olarak yatmakta olan bir kadının görüntüsüyle açılıyor. Fatih Akın, kamerasını odanın içine, yatağın yakınlarında bir yerlere almak yerine dışarıda tutmayı tercih ediyor ve bizlere daha ilk kareden birkaç önemli detay veriyor. İzleyici olarak duvarın kenarından yatakta yatan kadını gözetler durumdayken, duvarın üstünde asılı olan çıplak kadın fotoğrafları ve hemen altında duran oyuncak bir kız bebeği dikkatimizi çekiyor. Hem kadının yataktaki görüntüsü, hem duvardaki fotoğraflar ve oyuncak bebek, bizlere her hâliyle cinselliği çağrıştırırken karakterimiz Fritz Honka geliyor ve yatakta hareketsiz yatan kadının üzerine atlıyor. İlk bakışta bir tecavüz anını andırsa da, sonrasında aslında kadının ölü olduğunu ve Honka’nın onu bir torbaya sarıp yataktan kaldırmaya çalıştığını görüyoruz. Bu sahnenin ilk görüşte bizlerde bir tecavüz algısı yaratıp sonrasında aslında bir cinayeti izlediğimizi söylemesi elbette tesadüf değil. İzleyeceğimiz hikâye, cinsel iktidarsızlık yaşayan ve cinselliğin yerine şiddeti koyan bir adamın hikâyesi ve film bize bunu daha ilk sahnesinden söylüyor. Sekansın devamında, Honka’nın bir kadeh içki içki sonrası cesedi parçalamadan önce bir müzik açarak işlediği cinayete seks atmosferi katması da aynı amaca hizmet ediyor.


Honka’nın ilk vahşi cinayetine bu mizansenle tanık olduktan sonra hikâye 1974 yılına ilerliyor ve bir lisenin içinde Petra isimli genç ve güzel bir kızla tanışıyoruz. Film boyunca “ulaşamadığı” kadınları temsilen Honka’nın bir arzu nesnesi olarak göreceği Petra, başında kendisine nasihat veren hocasını bile umursamayan, egosu yüksek bir kız olarak karşımıza çıkar. Okul çıkışı bir barın önünde içki içen Petra burada Honka ile karşılaşır. Petra’nın ağzında beklettiği sigarayı “erkeksi” bir jestle yakan Honka, bu karşılaşmadan sonra filmin son anlarına kadar Petra’yı aklından çıkaramayacak ve hastalıklı hayallerinde yaşatacaktır. 

Honka, “ulaşılamaz” olan Petra ile karşılaşmasından sonra soluğu “ulaşabildiklerinin” uğrak mekânı olan Altın Eldiven barında alır. Hem Honka’nın, hem çevresinin, hem de onların ruh hâlinin çok net bir tasvirini yansıtarak filmdeki en önemli mekân olan Altın Eldiven ile de ilk kez burada karşılaşırız. Honka belli ki her zaman yaptığı şekilde bir kadının masasına içki gönderir ve ret cevabı alır. Basit bir hayırdan öte, çok ağır bir karşılıkla bütün “erkekliği” hadım edilir. Yine de şansı yaver gider, kendisinden bile daha acınası durumda gözüken Gerda isimli yaşlı ve alkolik bir kadını alıp evine götürmeyi başarır. Gerda ile ilişki girişiminin iktidarsızlığı sebebiyle başarısız olmasının ardından mutfaktan aldığı bir “kaşık” yardımıyla rahatlar. Ertesi sabah işe gitmeden evvel Gerda’ya evi terk etmesini söylese de Gerda kalacak bir yer bulmanın verdiği sevinç ve orada kalma umuduyla evden gitmez. Gerda, Honka’nın pis, dağınık ve “köpeği bağlasan durmaz” ayarındaki evini bir anne, bir eş edasıyla çekip çevirir. O kadar düşkün bir durumdadır ki, kendisine ne kadar kötü davranılırsa davranılsın o evde kalabilmek için her şeye hazırdır. Honka’nın zaafını kullanarak ona genç ve güzel bir kızı olduğu yalanını söyler. Honka, hayallerinde “Petra”nın yerine koyduğu bu kızla tanışabilmek için Gerda’yı yanında tutmaya devam eder. 


Filmin benim açımdan en fazla eleştirilecek yönü “din” olgusunu çok sığ bir biçimde kurtarıcı olarak yansıtma girişimi oldu. Öyle ki, Honka’nın Gerda’nın kendisine yalan söylediğini fark edip onu öldürmeye yaklaştığı bir anda, Gerda’nın bir kilise görevlisi tarafından kurtarılma hikâyesi ve Fatih Akın’ın yarattığı “Sizi bu bataklıktan kurtaracak olan din ve inançtır.” algısı eminim ben dahil birçok kişide gülünç bir etki bırakmıştır. Akın’ın yarattığı, gülünç derecede basit “kurtarıcı din” metaforu, hemen akabinde aynı seviyede bir “cezalandırıcı din” metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Honka’ya bir araba çarpıyor. Üstelik nerede? Tabii ki tam kilisenin önünde. Ve ne hikmettir ki bu kazadan sonra bizim sapkın, ruh hastası karakterimiz akıllanıp uslanıyor ve alkol dahil tüm kötü alışkanlıklarına tövbe ediyor. Altın Eldiven barına gitmeyi bırakıyor, düzenli bir hayata adım atıyor ve bir iş yerinde güvenlik görevlisi olarak işe başlıyor. Burada temizlik işçisi olarak çalışan bir kadın ve onun kocasıyla arkadaşlık kuran Honka, ilk kez sıradan insanlarla dostluk kurup sosyalleşme yoluna gidiyor. Bunların hepsini başaran şeyin “din”, Honka’ya bütün sapkınlık ve caniliğini yaşatanın “alkol” olarak nitelendirilmesi, böylesine sapık ruhlu bir insanın aklanıp suçun başka olguların üzerine yıkılmasından farklı bir anlamı yok. Dinde büyük bir günah, kötülüklerin anası olarak nitelendirilen alkolden uzak kaldığı süre boyunca naif bir görüntü çizen Honka, nefsine (!) yenik düşüp alkol aldığı anda arkadaşlık kurduğu kadına tecavüz etmeye çalışıyor ve içindeki sapık yeniden ortaya çıkıyor. 

Tecavüz girişimi başarısız olan ama bir şekilde kadının kocasından paçayı yırtmayı başaran Honka, eski hayatına geri dönüyor ve cinayet serisine bir süre daha devam ettikten sonra Altın Eldiven barında tekrardan Petra ile karşılaşıyor. Sapkın hayallerini süsleyen ve ilk gördüğü andan beri arzuladığı genç kızın peşine düşen Honka, evinin önünden geçtiği sırada polis ve itfaiyenin evi çevrelediğini görüyor. Alt kattaki Yunan göçmenlerden dolayı çıkan yangın sebebiyle evde sakladığı cesetler bulunuyor ve Honka, “ulaşılamaz” olan Petra’ya ulaşamadan yakayı ele veriyor.

HONKA’NIN AİLE YAPISI

Yazının buraya kadar olan kısmında Honka’nın cinsel yaşamına, işlediği cinayetlere odaklandım. Fakat bir insanın gelişiminde en önemli rolü oynayan aile faktöründen bahsetmeden herhalde bu karakteri anlamak da anlatmak da pek mümkün olmaz. Böylesine sapkın ve hastalıklı bir kişinin gelişim sürecinde sağlıklı ve yeterli bir ailenin varlığından bahsetmek çok absürd olurdu. Nitekim Honka’nın da böyle bir aile yapısı olmadığını görüyoruz. En önemlisi filmde bir anne olgusundan asla bahsedilmiyor. Buradan annenin, Honka daha bebekken öldüğünü ya da onu terk ettiğini düşünebiliriz. Yani Honka’nın hayatında bir anne kavramı yok. Baba bahsi ise tek bir sahnede geçiyor ve babasının İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kampına götürülen bir komünist olduğunu öğreniyoruz. Filmde gördüğümüz ve Honka’nın ailesinden sağ olan tek kişi ağabeyi. Karısı tarafından terk edildiği için kadın nefretiyle dolu, tıpkı kardeşi gibi alkol bağımlısı olan ağabey karakteri için en azından cinayet işlemiyor diye avunarak kardeşinden biraz daha iyi durumda diyebiliriz. Fakat Fritz Honka’nın ailesinde sağlıklı olan tek bir unsur bile yok. 

GÖÇMEN MESELESİ

Kendisi de göçmen bir ailenin çocuğu olarak Fatih Akın’ın göçmenlik temalarını işlemesine alışkınız. Fakat bu sefer ana hikâyesine fazla gölge düşürmeden bu temayı çok ufak nüanslarla işlemeyi tercih ediyor ve mesajını Türk göçmenler üzerinden değil, Yunan göçmenler üzerinden veriyor. Evinin içindeki gizli bir bölmede ceset saklayan ve insanlara bu cesetlerden ötürü oluşan kokunun alt katındaki Yunan komşularından geldiği yalanını söyleyen Fritz Honka, Akın’ın Avrupa insanının göçmenlere karşı tutumunu yansıtmasında aracı oluyor. Filmin sonunda Fritz Honka’nın yakalanmasına da tüm pisliğini ihale etmeye çalıştığı Yunan göçmenlerin sebep olması yine bu konudaki önemli detaylardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

GÖRÜNEN BAŞARILI, GÖSTERİLEN DEĞİL

Film, aşırı şiddet ve cinsellik içeren cesur sahneleri nedeniyle yoğun bir şekilde eleştirilse de, Fatih Akın, açıklamalarında bu seçiminden pişman olmadığını dile getirdi. Hatta Hamburg’da fuhuş işinde olan erkeklere filmini izlettiğini ve onların da sarsıldıklarını iddia ederek, yaptığı işin doğruluğunu savundu ve amacının kurbanları istismar etmek değil, erkekleri sarsmak olduğunu söyledi. Tüm o tüyler ürpertici, mide bulandırıcı sahneleriyle, bir erkek olarak beni de sarsmayı başardı. 


Filmin atmosferi, mekân seçimleri, mizansenleri, karakter tiplemeleri, oyunculukları, kısacası perdede ya da ekranda gördüğümüz her şey amacına hizmet eder nitelikte başarılıydı. Fakat yazının içinde de eleştirdiğim üzere yönetmenin bize göstermek istediği, karakterin sapkınlığına din ve alkol merkezli yaklaşımı aynı oranda başarısızdı. Sonuç olarak Altın Eldiven, içinde barındırdığı anlamsız ve yersiz bulduğum mesajlarına rağmen uzun süre hafızamdan silinmeyecek bir film oldu. Midesine güvenen herkesin deneyimlemesini öneririm.

Puanlama

6.0

6.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Mete Can Topgüloğlu 1996 yılında İstanbul'da doğdum. Hâlihazırda bu şehirde Sinema ve Televizyon bölümünde lisans eğitimime devam etmekteyim. Sinema en büyük tutkum ve bu tutkuyu sadece izleyerek değil, okuyarak ve yazarak da yaşamayı seviyorum.

Bir Cevap Yazın