Ana Sayfa Eleştiriler The Man Who Killed Don Quixote(2018): Bir Modern Zaman Don Kişot’u

The Man Who Killed Don Quixote(2018): Bir Modern Zaman Don Kişot’u

The Man Who Killed Don Quixote(2018): Bir Modern Zaman Don Kişot’u 8.0
0
Cervantes’in Don Kişot’u edebiyat meta-kurgunun en önemli eserlerinden biri kabul edilir. The Man Who Killed Don Quixote, Don Kişot karakteri için önceki denemelerde düşünülen iki isim John Hurt ve Jean Rouchefort anısına açılarak filmin 25 yıllık serüvenini ilk saniyesiyle bile hatırlatıyor; bu serüven senaryoya ikinci bir katman ekleyerek onu bir meta-filme dönüştürüyor. Bu katman onu The Player, Adaptation ve Holy Motors’un yanında meta sinemanın önemli modern örneklerinden biri olarak anılacak seviyeye geliyor. Çoğu filmi hakkında hiçbir şey bilmeden izlemeyi tercih ve tavsiye ederim ancak bu sebepten The Man Who Killed Don Quixote öyle bir film değil. Hatta filmi izlemeden Lost in La Mancha (2002) adlı belgeselin  de izlenmesi filmden alınacak zevki arttıracaktır çünkü filmde, burada göreceğiniz yıllar önce yaşanan trajikomik olaylara da ufak göndermeler var.

Hollywood stüdyo sistemi, Gilliam gibi vizyonu çok geniş, hayal gücü sınırları zorlayan bir yönetmen için bir yandan nimet, bir yandan da hapishane olsa gerek. Nimet çünkü, Gilliam’ın kafasındakileri perdeye istediği şekilde aktarabilmesi için ancak Hollywood’un karşılayabileceği kadar büyük bütçeler gerekiyor. Hapishane çünkü Hollywood bu bütçeleri ancak kaz gelecek yerden esirgemez ve Gilliam’ın Baron Munchausen’in Maceraları gibi büyük gişe hezimetleri var. Ayrıca Gilliam her vizyoner yönetmen gibi filmlerine büyük Hollywood yapımcılarının müdahale etmesine izin vermeyecek bir yönetmen. Bu nedenle Gilliam’ın ömrünün büyük bir kısmı, Don Kişot idealizmiyle Hollywood’un yel değirmenleriyle savaşarak geçti.

Son yılların yükselen yıldızı Adam Driver’ın başarıyla canlandırdığı Toby, bir zamanların idealist öğrencisi, şimdinin ise reklam yönetmenidir. Yapım, Jonathan Pryce tarafından canlandırılan “Don Kişot” karakterinden çok Toby karakterinin Don Kişot’laşma sürecinin filmi. Gilliam her filminde olduğu üzere burada da masalsı bir anlatı kuruyor. The Man Who Killed Don Quixote,kendisiyle özdeşleştiği için  “Gillamesk” olarak da adlandırılabilecek bu tarzın en olgun olmasa da en kişisel, en otobiyografik örneği. Gilliam sineması kendi tabiriyle gerçek ve hayal arasındaki savaşı ve gerilimi temel alır. Fantastik ögeler her ne kadar alamet-i farikası olsa da gerçeklik de onun filmlerinde vazgeçilmezdir. “Belki de bu sayede tamamen delirmenin önüne geçiyorum” diyor verdiği bir röportajında. Filmi izlemeden yönetmenin filmdeki yansımasının Jonathan Pryce olacağını düşünmüştüm ancak aslında gerçek ve hayal arasında sıkışıp sonuç olarak denge kurabilen Toby olduğunu gördüm.

(Spoiler içerir.)
Filmin oldukça karışıklığı kimi seyirci için rahatsız edici olabilir ancak Gilliam’ın bunu bilinçli yaptığı ortada. Anlatısı açık değil çünkü dünyayı Don Kişot ve kendisi gibi bir hayalperestin gözleriyle görmemizi istiyor. Bu nedenle gerçek ve hayal iç içe geçiyor ve filmin tepe noktası olan ve işlerin çığırından çıktığı kale sekansına dolambaçlı yollardan gidiyoruz. Finalde ise gerçek ve hayalin bir arada da var olabileceğini görüyoruz.

Filme getirilen eleştirilerin sebebinin 25 yılın getirdiği beklenti olduğunu düşünüyorum. Yoksa bildiğimiz Gilliam son yıllarının en formda haliyle karşımızda; The Man Who Killed Don Quixote’ye başyapıtı, ustalık eserin demek zor ancak çok özel bir film olduğu su götürmez. Vizyonda tekrar izlemek için sabırsızlandığım filmin son sahnesinde neredeyse ağlayacaktım. Hüzünlü olduğu için değil, 25 yıllık lanetin kalkmasının ve doğduğum yılda bile Gilliam’ın zihninde olan bu filmi nihayet perdede görebilmenin verdiği mutlulukla.

Puanlama

8.0

8.0
Kullanıcı Oyu: ( 0 oy ) 0

Bir Cevap Yazın